21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

1960 DARBESİ, CHP VE İSMET PAŞA’YI BAŞA GETİRMEK İÇİN YAPIL(MA)MIŞTI

Hasret Yıldırım

Bir 17 Eylül daha geldi çattı… 54 sene evvel; 27 Mayıs darbesinin ardından tutuklanarak, Yassıada'da “tiyatro”nun bitmesini bekleyen, mazlum Başbakan Adnan Menderes beyin idam tarihi…

Bu ülkede oynanan her türlü kirli oyunun içinde, “muhakkak ama muhakkak” CHP'nin ve kullandığı maşaların parmağı vardır…

Bu konuda sayısız eserler, sayısız makaleler yazıldı, sayısız tartışmalar yapıldı ve her sene-i devriyede; tarihin altın sayfalarında “kara bir leke” olarak kalan bu gün, zalimlere lanet edilerek yâd edildi…

Biz bugünkü yazımızda Adnan beyin idamından ziyade, ‘tiyatro'yu bugünlere getiren vetirenin kudretli komutanlarından Alparslan Türkeş'in 1964 yılında, gazeteci-yazar ve eski milletvekili Tekin Erer'le yaptığı röportajda söylediklerini, harfine dahi dokunmadan köşemize taşıyor e diyoruz ki; Bu ülkede oynanan her türlü kirli oyunun içinde, “muhakkak ama muhakkak” CHP'nin ve kullandığı maşaların parmağı vardır…

İhtilalin beyni olarak kabul edilen Albay Alpaslan Türkeş'le yirmi sene evvel tanışmıştım. Fakat Türkeş'i 1964 yılına kadar tekrar görmek kısmet olmamıştı. Kendisiyle tekrar yirmi sene sonra karşılaştığımız zaman, Albay büyük bir hafıza zenginliği içinde ilk tanışmamızı benden çok daha iyi hatırlamıştı.

Eski dostluğa dayanarak bazı sualler sordum. Bana samimî olarak 27 Mayıs'ı anlatmasını rica ettim. Türkeş şunları söyledi:

“Kurduğumuz ihtilâl teşkilâtı 14 Eylül 1959 da, Millî Birlik Komitesi adı altında faaliyete geçti. Ondan evvelki hazırlıklarımız bir proje halindeydi. Fakat temel, 14 Eylül 1959 da atılmıştır. 27 Mayıs bir ihtilâl değildir. Bir ihtilâl olarak hazırlanmamıştır.

Bundan dolayı daha ilk günden beri bunun bir “Ak devrim” vasfı içinde kalması için çalışmıştık. Komitemiz çalışmalarında tam bir birlik teminini kabul etmiş, üst kademe, as kademe, generaller, küçük subaylar, şu, bu diye bir ayırıma yer vermemiş, aksine bu istikametteki tutumları önlemeyi esas kabul etmişti.

27 Mayıs şimdiye kadar eşi görülmeyen gayet, güzel ve örnek derecede bir plânlamanın eseridir. Bunun içindir ki, 27 Mayıs sabahı üç buçuk saatte memleketin bütün idaresini ele almıştır. Fakat bu güzel teşebbüsü komite içindeki Halk Partililer ve CHP teşkilâtı dejenere etmiştir.

Bazı arkadaşlarımız daha ilk günden Halk Partisi'ni ve İsmet Paşa'yı iktidara getirmek gayesiyle hareket ediyorlardı. Biz bu tutumu ordu için mahzurlu gördük. Çünkü bu takdirde ordu bir partiyi kayırmış, onunla birlik olmuş ve milletin bir kısmının karşısına geçmiş olacaktı. Bu ise, millî birliğe ve silahlı kuvvetler fikrine aykırı idi.

Böyle bir tutum memlekette tek parti diktatörlüğüne yol açacağı ve demokrasiyi imha edeceği için mahzurlu idi. Arkadaşlarımızın çoğunluğu bu fikri kabul ederek partiler üstü tutumun muhafaza edilmesi fikrinde mutabık kalmıştık.

Böylece ordunun yalnız bir parti tarafından değil, bütün partiler tarafından saygılı halde tutulması da temin edilmiş oluyordu. Çoğunluk tarafından kabul edilen bu fikre rağmen arkadaşlarımızdan; Ekrem Acuner, Rafet Aksoylu, Fikret Kuytak, Mucip Ataklı, Haydar Tunçkanat, Emanullah Çelebi, Suphi Gürsoytrak, Ahmet Yıldız, Sezai Okan, Şükran Özkaya, devamlı olarak CHP'den emir ve talimat alıyorlardı.

Bilhassa Ekrem Acuner daha ilk günden İsmet Paşa'yı lider yapmak istiyordu. Bunlar kendilerini millete değil, CHP'ye adamış gibi hareket ediyorlardı.

Ben radyolarda ilk anda okuduğum gibi tarafsız bir idarenin taraftarı idim. Bunu ihtilâlin ertesi günü Harbiye'de ziyaret ettiğim rahmetli Adnan Menderes'e de söyledim. Yanımda Selim Sarper ve Harbiye'den Albay Müçteba ve birkaç subay daha vardı. Menderes'le karşılaştığım zaman kendisine aynen şunları söyledim:

 “Memlekette kardeş kavgasını ve partiler arasındaki çatışmayı önlemek için ordu idareye el koymuştur. Sizin emniyetinizi temin bakımından misafirimizsiniz. Memleket idaresinde bize söyleyeceğiniz bir sır veya temenni varsa, bunu öğrenmek için fikrinizi almağa geldik. Hayatınız emniyettedir ve her türlü istirahatinizi temin etmek için mümkün olan yapılacaktır.”

Menderes buna aynen söyle cevap verdi:

 “Evvelâ Selim Sarper gibi dirayetli bir arkadaşımızı Hariciye vekili yaptığınız için çok memnun oldum. Benim devlet idaresinde size söyleyeceğim hiçbir sır yoktur. Her şey dosyalarda ve bakanlıklardadır.

Alâkalı memurlardan istediklerinizi öğrenebilirsiniz. Memleket idaresine el koymanıza sevindiğimi samimiyetle belirtmek isterim. Çünkü benim geceleri gözüme uyku girmiyor, memleketi bu çıkmazdan nasıl çıkaracağımızı düşünüyor, bir hal çâresi göremiyordum.

Muhalefet amansız bir şekilde yakamıza yapışmıştı. Acele bir seçim yapsak, seçim sandıklarının başını ne hale getireceklerini bütün memleket biliyordu. Havanın yatışmasını beklemek için seçimi geri bıraksak, bu gidişle havanın yatışması değil, her gün biraz daha bozulması mukadderdi.

İstifa etsek, bu defa da vazifeden kaçtı diye yapmadıklarını bırakmayacaklardı. Şimdi tarafsız bir şekilde ordunun işe el koyması ve tarafsız bir seçim yapmağı taahhüt etmesi Türkiye için en isabetli yol olmuştur.

Bu seçimlerde halkın kimi tuttuğu, kimi tutmadığı bütün vuzuhu ile ortaya çıkacaktır. Sizi tasvip ettiğimi, bu hareketinizi desteklediğimi isterseniz yazılı olarak beyan edebileceğim gibi, radyodan millete açıklamağa da hazırım.”

Menderes'in yanından samimî duygularla ayrıldım. Menderes'ten yazılı bir beyanat veya söz almak arkadaşlar arasında makbul karşılanmadı. Silahlı kuvvetlerin tarafsız olduğunu göstermek için buna lüzum vardı.

Hatta Menderes dâhil bütün liderlerin radyodan silahlı kuvvetlerin hareketini tasvip ettiğini söylemesi vatandaşlar arasında bizi daha kuvvetli gösterecekti. Fakat komitenin CHP kanadı yalnız Halk Partisine istinat etmekte fayda görüyordu.

Menderes'ten sonra Bayar'la da görüştüm. Yine yanımda Selim Sarper vardı. Bayar da Menderes gibi Selim Sarper'in elini sıkarak yeni vazifesini tebrik etti. Bayar'a da şunu söyledim:

Turkes_Gursel

“Vatanperverliğinize hitap ediyorum. Halk Partisinin bir ihtilâl teşebbüsünü önlemek veya buna mukabele etmek için halkı silahlandırdığınız söyleniyor. Eğer böyle bir şey varsa lütfen bana söyleyin. Bir kardeş kavgasına mâni olmak için böyle bir teşebbüs vuku bulursa bunu vaktinden evvel önleyelim.”

Bayar bana, bu sualim karşısında aynen şu cevabı verdi:

“Bir vatanperver, halkın bir kısmını, diğer bir kısmı aleyhine nasıl silahlandırır? Bunun aslı yoktur. Asıl bu yalanları uyduranların üzerinde durmanız lâzımdır.”

Bayar'a da her türlü istirahatlarının temin edileceğini ve inşallah bu muhafaza süresinin kısa süreceğini söyledim.

Benim her iki partiye karşı da tarafsız tutumum derhal Halk Partisinde ve komitedeki Halk Partili arkadaşlarım arasında aleyhimde bir cereyanın yaratılmasına sebep oldu.

Böylece ilk günden itibaren komitede bir ikilik başladı. Bir kısmı komitenin tarafsız olmasını istiyor, bir kısmı da Halk Partisi emrinde veya onun talimatlarıyla hareket edilmesini talep ediyordu. Bana bir takım Nasyonal Sosyalist fikirler taşıdığımı isnat ederek, propaganda yapmağa başladılar. Bizzat bu fikirler Almanya'da tarihe karıştı.

Dünya yeni bir devreye girdi. Yeni fikir cereyanları doğdu. Beni yıkmak için bu eski köhnemiş fikirlerin taraftarı göstermek gayretine düştüler. Halk Partisi bütün basını aleyhime çevirdi.

İhtilâli alkışlıyorlar, göklere çıkarıyorlar, fakat ihtilâlin Halk Partisi için çalışmadığını gördükçe de, ihtilâli yapan adamı yerin dibine batırmak istiyorlardı. Bu elektrik ışığından istifade edip, sonra da bu elektriği bulan Edison'u suçlandırmaya benzeyen bir tezat oluşturuyordu.»

Türkeş'e, bir ihtilâl yapmaya neden lüzum gördünüz sualini sordum. Türkeş bu sualime şu cevabı verdi:

“İki partinin millî birliği bozucu mücâdelelerini önlemek, kardeş kavgasına meydan vermemek, millî birliği temin etmek, o güne kadar partilerin başaramadığı ve başarmaya muktedir olamadıkları büyük reformları yapmak. Yoksa Demokrat Partiyi yıkıp yerine C.H.P. yi getirmek değil.”

Alpaslan Türkeş'e sorduğum bir başka sual de şu idi:

“Yassıada'nın yerini kim buldu? Komutanı kim tayin etti? Yassıada'da zulüm yapıldığı doğru mudur?”

Bu suallerime de şu cevabı aldım:

“Bu teklif doğrudan doğruya Gürsel Paşa'dan gelmiştir. Komutanı da kimseye sormadan o tayin etmiştir. Yassıada da zulüm yapıldığına gelince; bana da öyle bir haber geldi, haberi aldığım zaman çok rahatsız oldum.

Bunu komitedeki C.H.P. li kanadın yapabileceğini düşündüm. Ertesi günü Başbakanlığa Rıfat Baykal arkadaşımızı çağırdım. Kendisine itimadım vardı. Dedim ki, derhal şimdi uçakla İstanbul'a gideceksin.

Yassıada'yı ziyaret edeceksin. Başta Bayar ve Menderes olmak üzere bütün sanıkları göreceksin. Kendilerine zulüm yapıldığı haber verildi. Hangi asırda yaşıyoruz? Ordu için böyle lekelerin gelmesini istemem.

Düşmanına dahi zulüm yapmamış Türk ordusunun kendi vatandaşlarına zulüm yaptığı şayiasının çıkması kadar bizi yıkacak bir itham olamazdı. Böyle bir şey varsa derhal bana haber ver. Rıfat Baykal o gün İstanbul'a gitti.

Yassıada'yı ziyaret etmiş. Kendisine adayı gezdirmişler. İki gün sonra Millî Birlik Komitesi üyesi bulunan Baykal arkadaşım geldi. Kimsenin bir şikâyeti olmadığını, sanıklara elden gelen ihtimamın gösterildiğini söyledi.

Menderes

 

Sonra da şunları ilâve etti. «Buna rağmen, sanıklar çok olgun kimselerden teşekkül ettiği için bir şikâyette bulunamamış olabilirler. Kumandanları ve subayları çok sert buldum. Buna sebep olarak, disiplini tesis etmek için böyle hareket etmeye mecburuz, dediler.

Bu iş ziyaretle anlaşılmaz. Orada birkaç gece kalmak lâzımdır, dedi.

Kumandana telefonla talimat verdim. Aslında bu kumandanı değiştirmek lâzımdı, fakat bu da mümkün olmadı. Orada selâhiyetli bir Millî Birlik Komitesi üyesi arkadaşımızın 3-4 gün kalması kaabil değildi. Çünkü komitenin iç meseleleri çok karışık bir hal almıştı.”

Türkeş'e:

“Kısa bir müddet komite tarafsız tutumunda devam etti. Sonra nasıl oldu da Halk Partisi'nin peyki haline geldi?” diye sordum.

Bu sualime de şu cevabı aldım:

“Bir gün Gürsel Paşa ile konuşuyorduk. Birden bire içeriye İstanbul'daki 61. Tümen komutanı girdi. Bizi selâmladıktan sonra, elinde bir tomar kâğıtla söze başladı. Şimdi İsmet Paşa'nın yanından geliyorum. Nasıl hareket etmemiz hakkında talimat verdi.

Kendisiyle ve arkadaşlariyle birkaç saat görüştük. İşte plânlar, bunlar üzerinde hemen görüşmemiz lâzım, dedi. Kendisine sert bir şekilde çıkıştım. Sen kimsin, dedim. Kıt'andan ayrılıp Ankara'ya gelmek ve burada İsmet Paşa ile görüşmek için sana kim tâlimat verdi? diye sordum.

O esnada ben Cemal Paşa'nın yanında oturuyordum. Yavaşça elimi sıktı. Sözümü keserek, benim sorduğum sualleri Paşa sormaya başladı. Kıt'anı nasıl bırakır da, Ankara'ya gelirsin? İsmet Paşa ile hangi selâhiyetle konuşursun? diye o da tümen komutanına bir hayli çattı.

Elinden tomarları aldım. Paşayı derhal kıt'ası başına gönderdik. Ben Cemal Paşa'nın Halk Partililerle sık sık temasına mâni olmağa çalışıyordum, çünkü bu temaslar sonunda bizim gitmek istediğimiz dürüst yolun tıkanacağını ve memleketin C.HP. hegemonyası altına gireceğini biliyordum.

Gürsel Paşa İstanbul'a geldi. Boğazda avukat Şevket Karadeniz'in evinde İsmet Paşa ile buluşmuşlar.

Burada Gürsel Paşa izaz, ikram edilmiş. Ertesi gün de Heybeliada'da tekrar İsmet Paşa ile görüşmüş. Paşa Ankara'ya dönüşünde fikirlerinde ve görüşlerinde büyük değişiklikler olduğunu hissettim. Komite içinde Halk Partisine karşı da tarafsız hareket etmek isteyen grubun tehlike içinde bulunduğunu anladım. Bunun için ihtilâlin çekirdeklerinden olan Orhan Kabibay'ı çağırarak bizim emniyetimizin muhafazası için tedbirli olmasını rica ettim. Fakat Kabibay arkadaşımız, gerekli muhafaza tedbirlerini almakta ihmal gösterdi. Bundan dolayı 13 Kasım'da komite içindeki idealist ihtilâlciler baskına uğrayarak memleket dışına gönderildiler.”

“Siz de komitede kalsaydınız, şimdi temelli senatör olacaktınız değil mi?” Sualime de Alpaslan Türkeş şu cevabı verdi:

 

Bu haber üzerine bütün komite üyeleri Fikret Kuytak'a hücum ettiler. Üzerine yürüdüler. Ona neler denilmiyordu ki: «Bize Halk Partisi rüşvet veriyor, biz rüşvet almak için ihtilâl yapmadık.» Masaların üzerine yumruklar iniyor, Halk Partisi'nin bu oyununa gelinmemesi en ağır kelimelerle ifade ediliyordu. Sonra bu en çok küfreden arkadaşlardan bazıları da bu maddeyi kabul ederek temelli senatör oldular.”*

* Yassıada ve Sonrası – Tekin Erer (Rek-Tur Kitap Hizmeti/Yeni Matbaa/İstanbul-1965/Sayfa:54-60)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  768322

-