21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

25 KASIM ŞAPKA “İNKİLÂBI”NIN SENE-İ DEVRİYESİ

Hasret Yıldırım

MahmutEsatBozkurtSAPKAYeni rejimin bizi bizden koparan belki de en mühim ve en vurucu inkilâbı, 1 Kasım 1928 tarihli “Harf İnkilâbı” iken; 25 Kasım 1925 tarihli “Şapka İnkilâbı”nın etkisi ve halk üzerinde oluşturduğu baskı aşırı derecede itici olmuş, oluk oluk kan akmıştı. Belki de halkın mevzuya karşı koyuşu, yeni düzenin “yaratmak?” istediği yeni insan modeline karşı; cumhuriyet'in 2. yılında bir duruş, bir karşı koyuş mantığı idi… Sonuçta, kanunî zorbalıklar neticesinde; İstiklal Mahkemesi silahıyla, yıldırılan kitlelere kabul ettirilen bir “inkilâp” olarak tarihe geçti “Şapka”… Biz mevzu hakkındaki klasik söylemlerden ziyade; Kemal Paşa'nın en yakınlarından, gazeteci ve 1923-1950 yılları arasında milletvekilliği yapmış olan Falih Rıfkı Atay'ın “Çankaya” isimli hatıra kitabının, mevzu ile alâkalı kısmını aktaralım. Şapka inkilâbı evveli ve sonrası yaşanılanları birinci ağızdan okuyalım…

Ben ilk şapkayı Dahiliye Nazırı Talât Bey'le beraber Bükreş'e gittiğimiz vakit, 1913'de giymiştim. Bir hasır şapka idi. Otel kapısında Nazır'a rastladığım vakit; alışkanlık yüzünden, elimle selâm vermeye kalktığımda şapkayı nasıl yere düşürdüğümü hatırladıkça hâlâ sıkılırım.

Mütareke devrinde Rus, Ermeni ve Yahudilerle beraber şapkalı gezmeye özenen Türk'lere pek kızardık. Bu taassup duygusundan gelme bir şey değildi. Ali Suavi, Galatasaray Sultanisi Müdürü olduğu vakit, dış kapı üstündeki alafranga saati alaturkaya çevirmiş. Beyoğlu Osmanlısı bu yüzden kendisine softalık ve yobazlık damgası vurmuş. Ama millet ve devlet saati alaturka idi. Ali Suavi'nin o hareketini, bizim mütarekedeki şapka nefretimize benzetirim. Türkiye'de saat, takvim ve başlık değiştirmeğe çalışmak ayrı bir şeydir, sırf milletten ayrı görünmek için hiç kimsenin yapmadığını ve kullanmadığını yapmak ve kullanmak ayrı bir şey... Biri Rum, biri Ermeni iken, pekiyi Osmanlı olduklarından feslerini çıkarmayan Panciru Beyle, Osmanlı Bankasında Keresteciyan Efendiyi ne kadar sevmiştik.

Atatürk'ün başlık meselesine dair bazı hâtıralarını dinlemiştim. 1908 Meşrutiyetinde İttihat ve Terakki tarafından, teşkilât meseleleri için, Trablusgarb'a gönderilmişti. Bindiği vapur Sicilya'ya uğrar, bir hayli durur. Mustafa Kemal açık bir araba ile kısa bir gezintiye çıkar. Başında fes olduğu için Sicilya çocukları arabayı limon kabuğuna tutarlar. Mustafa Kemal çocukların terbiyesizliğinden fazla, Türk kafasının neden böyle yabani bir başlığa esir olduğuna tutulur, kendi fesine kızar. Tüylü Tirol şapkası ile Picardi manevralarındaki kalpak hikâyesini daha yukarılarda anlatmıştım.

Mustafa Kemal bir tatlı su Türk'ü değil, hür fikirli bir Türk devrimcisi idi. Fes ve şapka demek, medeniyet demek olmadığını pekiyi bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık değiştirmenin din ve iman değiştirme olduğu gibi batıl inanışlara saplanan ve mıhlanan bir kafaya, hiçbir ileri tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi. Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmakta idi. Bu başlık değil, baş dâvası idi.

Çankaya'da resmî kıyafet ve başlık meseleleri, 1925'de sık sık görüşülmüştür. Esvap işinde bazı kimseler, ucuz ve kolay olacağı için, ceket-atay yahut redingotu ileri sürmüşler, içlerinde îstanbolin veya yaldızlı sırmalı üniforma teklifinde bulunanlar da olmuştur. Bazı arkadaşlarımız da Amerika ve İsviçre'de olduğu gibi, firak kabul edilmesi fikrinde idiler. Cumhuriyet bayramında vekillerin ve milletvekillerinin firakla Meclise girişlerini seyreden köylülere dair hoş bir fıkra vardır. Eski törenlerde valinin ve büyük memurların giydiği redingotu hatırlanarak, bir köylü yanındakine sorar:

—        Gazi Paşa ne diye esvapların eteğini kestirmiş?

—        Etek öpmeyi kaldırmış da ondan!.

Atatürk'ün başlık meselesini halletmek için sıra ve fırsat beklediğini seziyorduk. Çiftlikte bir traktör üstünde alınan fotoğrafından anlaşılacağı üzere, ara sıra panama giyerdi. Fakat panamasının siyah kurdelâsı yoktu.

MustafaKemalSapka

Atatürk'ün Kastamonu ve İnebolu'ya doğru bir seyahate karar verdiğinin akşamı Çankaya'daki eski köşkünde bulunuyorduk. Hazır olanlardan İsmet Paşa, Şükrü Kaya, Ruşen Eşref hatırıma geliyor. Başlık bahsi açıldı. Türlü fikirler arasından başlıcası şu idi: İstanbul'da başı kaşınan alafrangalardan birkaçı şapka giyerler. Tabiî halk arasından bunlara tecavüz etmeye kalkışanlar olur. Polis de her vatandaşın dilediği başlığı kullanmakta serbest olduğunu söyleyerek, tecavüz edenleri karakola götürür. Sonra orduda Enveriye'yi biraz daha katılaştırırız. Nihayet devlet memurlarına sıra gelir. Böylece şapka umumileşip gider. Başlığa siper-i şemsli serpuş (güneş siperli başlık) adı verilmesi de ileri sürülen fikirler arasında idi. Konuşmalar arasında Atatürk Avrupa'da bulunmuş arkadaşlarından şapkanın kullanılışına dair bilgi alıyordu. Hattâ bir iki arkadaş talim bile yaptı.

1925 Ağustos'unun yirmi dördünde Mustafa Kemal Kastamonu'ya hareket etti. Ben de milletvekili olduğum Bolu'da bir dolaşma yaparak İstanbul'a gitmek üzere yola çıkmıştım. Dağlarda haydutlar eksik olmadığı için, azılı bir eşkıyayı yakalamak üzere takipte bulunan Bolu ve Kocaeli valileri ve jandarma komutanları ile Düzce'de buluştuk. Akşam beraberce yemek yediğimiz sırada şapka giyilmek ihtimalini söyledim. Sofrada bulunanlar:

—        İşte yalnız bu olamaz, dediler.

Gündüz olsa da insan pencereden başını çıkarıp bir sokağa baksa bu söze hak vereceğine şüphe yoktu. Biz daha Düzce'de iken ajanslar Atatürk'ün 27 Ağustos'ta İnebolu Türk Ocağındaki nutkunu ve isim muvazaasını da bırakarak şapka adını kullandığını haber vermesinler mi?

Güvenilen, inanılan bir büyük lider ne demektir? İradesini zayıf sinirler üstüne nasıl yayar ve imkânsızlıkla dövüşecek bir azmi nasıl yaratıverir, bir misalini daha görüyordum. Aynı arkadaşlar: “Mustafa Kemal giydi mi, giymedi mi, kimin haddine karşı koymak” diyorlardı.

Mustafa Kemal o yolculuktan Ankara'ya şapkalı döndü. Şehir yakınlarında kendisini karşılamaya gidenlerden Yunus Nadi'nin şapkasını beğenerek kendisininki ile değiştirdi. İlk havadisi duyar duymaz başına şapka giyerek İstiklâl Mahkemesine geldiği için «Vakit» muhabirini huzurundan kovan ve hapsettirmeye kalkışan rahmetli Afyon milletvekili Ali Bey de, şapkası ile, karşılayanlar arasında idi. Bir hayli sonra, meselâ İzmir gibi aydın çevreler varken, ilk şapkayı niçin Kastamonu taassubu içinde giydiğini Mustafa Kemal'den sormuştum. Şu cevabı verdi:

—        İzmir tarafı halkı beni birçok defa gördü. Eğer orada şapka giysem, bana değil, şapkama bakarlardı. Beni ilk defa görenler ise şapkamla olduğum gibi kabul ettiler.

Ad koyma hâdisesi için şöyle demişti:

—        Fena uyumuştum. Sinirli ve rahatsızdım. İnebolu'da halk toplantısına gittiğim vakit simsiyah bir kalabalık bulunca sinir gerginliğim büsbütün arttı:

 «— Nedir bu milleti bu geriliğe mahkûm etmek?» diye düşünüyordum. Söze başlamadan önce su içmek istedim. Elim titredi, bardağı dudağımda güç tuttum. Bu da bende şiddetli bir aksülâmel (tepki) yaptı. Bildiğiniz nutku söyledim ve başımdakini halka göstererek:

—        «Bunun adına şapka derler,» dedim.

İstanbul'un ileri kafaları arasında bile, Mustafa Kemal düşmanlığı yüzünden, bu kararı hoş görmeyenler olmuştur. Aralarında Cavit Bey'in de bulunduğunu anlatmışlardı. Bir şapkalı resminin gazetelerde çıkması, partisi hükümetinin düşme sebeplerinden olan eski Maliye Nazırına Mustafa Kemal kızmış:

«— Beyimin dinine mi dokunuyor acaba?» demişti. O vakitler doksan yaşlarına basan eski Sadrazam Tevfik Paşa: “Yahu bu festen de kolay geçti, sokakta hiç kimse taşlanmadı” dediğini duymuştum.

Eskilerden bir sofu milletvekilinin bir teklifini de hâtıralarıma katayım: Başvekile gelir, “Paşam” der, “Gazimiz emretti giydik. Fakat şunun burasına (melon şapkasının ön tarafını göstererek) bir ay-yıldız işletsek olmaz mı?” (İ.İnönü'nün daha sonra yayınlanan hatıralarında cevap olarak: “Canım biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz. Sen ne teklif ediyorsun.” dediği aktarılmaktadır.)

FalihRifkiAtayYemek hazmetmek değildir. Şapkanın benimsenmesi, giyilmesinden çok uzun sürdü. Pekiyi hatırlıyorum; Ekim ayı sonlarına kadar fötr ve melon biçimlerine alışan iç sokaklar halkı, bizi ilk defa silindir şapka ile gördükleri vakit peşimize takılmışlardı. Bazı pencerelerin arkasından «GÂVURLAR» iltifatını da işitmiştik.

Taassup ve din istismarcılığı pek ağır bir darbe yemişti. Asırların nice milyonlarda bir yetiştirmediği büyük inkılâpçı, her şeyden önce ve her şeyin üstünde büyük Türk ve şüphesiz son çağ müslümanlığının en hayırlı adamı, Harun'lar ve Memun'lar devrinde eski Yunan ayarı bir medeniyet yaratan İslâmlığı kafasından boğa boğa, karanlığa sürükleye sürükleye, nihayet yirminci asırda - Mustafa Kemal Türkiye'sinin on üç on dört milyon Türk'ü müstesna - yüzlerce milyonluk geri bir kölelik sürüsüne çeviren taassubu yere çarpmakta devam ediyordu.

Şapka, Kemalizm'i Osmanlı ıslahat hareketlerinden tavizci ve muvazaacı olmamak karakteri ile ayırır. Mustafa Kemal deniz kızı masalına inanmıyordu. Ya balık, ya insan vardır. Mustafa Kemal geri bir memlekette medeniyet meselesi halledilmedikçe hiçbir meselenin halledilemeyeceğini biliyordu. Şarklı - garplıya inanmıyordu. Ya şark, ya garp vardır. Garp medeniyetinin temeli, hür tefekkürdür. Şapka bir başlık taklidi değil, tefekkür inkılâbının bir sembolü idi.

Bu inkılâp, müspet ilme dayanan ilkokul eğitimi ile köyde halkın derin köklerine kadar inmeli idi. Ömrü buna yetmedi. Medeniyet meselesi halledilmedikçe hiçbir meselenin halledilemez olduğunu bugün de görmüyor muyuz?

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  783077

-