Hasret Yıldırım

AHMET HAKAN AKLINCA MEYDANI BOŞ BULDUN DEĞİL Mİ?

Hasret Yıldırım

“Kimseden vefa görmesem de, vefa göstermeye devam edeceğim.” (Hz. Ali k.v.)

Yusuf Kaplan Hoca'nın “Küresel sistem, çeyrek asırdır, soğuk savaşın bitirilmesinden sonra, terörle savaşıyormuş gibi yaparak postmodern sinsi / cynical yöntemlerle İslâm ile savaşıyor. Bizzat dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas'ın ağzından “küresel sistemin önündeki en büyük tehdit İslam'dır” diyerek küresel sistemin, İslam ile savaştığını açıkça ilan ediyor.

Üç temel hedef belirlediler: Öncelikle, İslâm'ı terörle özdeşleştirerek, dinin bittiği Batı'da -üstelik de okumuş yazmış kesimler arasında- hızla yayıldığı gözlenen İslâm'ın yükselişini durdurmak. İkinci olarak, Batılıların, bütün dünyanın, özellikle de Müslüman kitlelerin İslâm'dan nefret etmelerini sağlamak. Üçüncü olarak, İslâm dünyasında, haricî mantığına ve protestanlaştırıcı mantığa dayalı iki paralel din icat ederek; İslâm'ın içerden çökertilmesine, çözülmesine, fosilleştirilmesine yoğunlaşmak.

Bu nedenle önce, (genelde) İslâm terörle özdeşleştirilerek dolaylı olarak hedef tahtasına yatırıldı. Sonra da, son birkaç yıldır, doğrudan cemaatler hedef hâline getirildi” [Yeni Şafak Gazetesi, 14 Temmuz 2017] diyerek yaptığı ikazın ardından; evvela İsmailağa ve Menzil Dergâhları, ardından Abdülmetin Balkanlıoğlu ve İhsan Şenocak Hocaefendilere yapılan saldırılar…

ABD, EHLİ SÜNNET İLE SAVAŞILMASINI İSTİYOR

“Bayram değil, seyran değil… Eniştem beni niye öptü?” derken açıklanan, “ABD Dışişleri Bakanlığı'nın 19 yıldır geleneksel olarak yayınladığı Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu” mevzuya açıklık getirmiş oldu. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson tarafından teferruatla nakledilen raporda, en vurucu kısımlardan biri; “Hükümet, Türkiye'deki tarikat ve cemaatlere yönelik resmi yasağı zorlamıyor. Bu gruplar yaygın ve aktif olmayı sürdürüyor” cümleleri idi.

Av köpeklerinin, 15 Temmuz'da derdest edilmeleri ile neye uğradığını şaşıran “Büyük Şeytan”, direkt Ehli Sünnet Cemaatleri ve Kıymetli Hocaefendileri, dava adamlarını hedef göstermiş oldu. Mesajı alan taşeronlar düğmeye basarak, “sistemli” bir şekilde linç kampanyasını başlattılar. Tabii bu kampanyanın, Üstad Kadir Mısıroğlu gibi; hayatını emperyalist güçlerle mücadeleye adamış bir dava adamına getirilmemesi imkânsızdı.

Alakasız yere, yıllar evvel bir kitap fuarında söylenmiş sözler, süslendirilmiş bir propaganda ile medyaya servis edildi. Vaziyet öyle bir hâle geldi ki, memleketin başka bir meselesi yokmuş gibi; tüm kanalların haber bültenleri, “akıllı” geçinen yazar-çizer-prof takımı, Nişantaşı çocukları, hergeleler, baykuşlar, ayyaşlar, ‘ist'ler-pistler, ‘solda' sıfır hiçler, alt yapı-bel aşağısı-çukur seviyesindeki seviyesizler, düzenbaz, madrabaz, kumarbaz, hokkabaz, hilebaz, bayağının bayağısı maskeli haydutlar, ağız birliği ederek Üstad Kadir Mısıroğlu'na saldırdılar… Şaşırdık mı? Hayır! Büyük şeytan vazifesini icra ediyor.

İNSAN ÖLMÜŞ VEFA ÖLSE NE OLUR

Lâkin “Vefa; İstanbul'da bir semt adıymış meğer… Vefasızlar sarmışken etrafı, vefalılar cezalandırılıyorlarmış meğer!” dizelerinde haykırılan hakikat da, ortaya çıktı ne yazık ki! Üstad Kadir Mısıroğlu'nun rahlesinden geçmiş; Milliyetçi-Muhafazakâr-Mukaddesatçı kanattan yazarların, münevverlerin sessiz kalmaları… ‘Her şey Hâk için' diyerek yola çıktığı, diyar diyar, ülke ülke konferans verdiği; vakıfların, cemiyetlerin, birliklerin, derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının hiç bir kınama dahi yayınlamadıkları gibi, oralı olmamaları… Acı, çok acı! Bu satırları yazarken, sakın Üstad'ın bir müdafaaya ihtiyacı vardı da, ‘şunlar bunlar ses çıkarmadı' gibi algılanmamalı! Birazcık sadâkat, kıymet bilme, ehemmiyet verme…

Mühim olan, iş işten geçmeden, ortaya bir şeyler koyabilme… Gidenin yeri dolmuyor efendiler, dolmuyor! Bu minvalde, Üstad'ın ne zaman hedef tahtasına oturtuluyorsa; ellerinden geldiğince mücadele veren, Ebubekir Sifil ve İhsan Şenocak Hocaefendilere müteşekkirim.

Gelelim, Üstad'a saldırmayı kendine vazife addetmiş “maşa”ların “paşa”sı Ahmet Hakan Coşkun adlı şahsiyete… Biz kendisine şahsiyet diyerek, bir makam vermiş gibi gözüksek de, gaza gelmemesinde fayda var! Şahsiyet olmak, onun ulaşamayacağı bir mertebe… O yüzden biz bu “hergele”ye, direkt “dalak”tan dalarak, “Dalaksız Ahmet” diyeceğiz… Arzu ederseniz, daha evvel adliye koridorlarına kadar taşınan bu sıfatların kısa hikâyesini, dönemin Sabah Gazetesi yazarlarından Sevilay Yükselir'in kalemiyle iktibas ederek…

“Banu aradı. Bizim gazetenin avukatı. "Ahmet Hakan senin hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Şikâyet etmiş savcılığa. İfade vermen lazım" dedi.

Meslek hayatımda ilk kez birinin beni yazdıklarımdan dolayı şikâyet etmesinden duyduğum mutluluktan olsa gerek, "Ayy çok sevindim ya. Gerçekten yapmış mı bunu?" diyerek çığlık atmaya başladım. Yüklendiği vekâletin farkında olan Banu ise şaşkın ve soğuk bir ses tonuyla, "Nesine seviniyorsun anlamadım. Dava açılabilir sana" dedi...

"Açılsın Banucuğum" dedim... "Açılsın ki dosyalar, tanıklar, olaylar resmen ortaya çıksın. Ve beni Başbakan'a sansürletmeye çalışmanın dışında, yazdıklarıma cevap veremeyen Ahmet Hakan'la mümkünse mahkemede hesaplaşalım. İşte o zaman herkes kimin doğru, kimin yalan söylediğini öğrenecek!"

Böylece Sultanahmet'in yolunu tuttuk. Savcının odasına girer girmez önümüze epeyce kalın bir dosya konuldu. Ahmet Hakan onun askerlikten yırtmasına sebep çizdirdiği midesine, aldırdığı dalağına istinaden yazdığım tüm makaleleri iliştirmiş bu kalın dosyaya ve "Bu kadın bana hem iftira attı, hem de hakaret etti" demiş...

Savcı sormaya başladı: "Siz, Ahmet Hakan'a hergele demişsiniz..."

"Onu ben demiyorum efendim" dedim... "Onu Ahmet Hakan'ın yazdığı gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök diyor. Niye yalan söyleyeyim Özkök'ün kendisine hergele demesini iltifat kabul eden Ahmet Hakan'ı biraz da ben mutlu etmek istedim. O nedenle, 'Hergele' diye hitap ettim. Vallahi bundan dolayı alınacağını bilseydim asla o şekilde hitap etmezdim" diye cevap verdim.

"Ama aynı zamanda ona 'Dalaksız Ahmet' demişsiniz. Resmen hakaret etmişsiniz" diye devam edince, o an Can Yücel Baba'nın şu meşhur mahkeme olayı geldi aklıma ve bu kez de ustadan feyiz alarak, "Ne münasebet Sayın Savcım. Dalağı varmış da ben ona dalaksız mı demişim? Şimdi dalağı olmayan bir adama, dalaksız demenin neresi hakaret?" dedim.

Benim son derece ciddiyetle ortaya koyduğum bu tezi her nedense esprili bulan bizim Banu ile kâtip hanım ister istemez gülüşmeye başladılar...

Ortamın Cem Yılmaz'ın stand-up'ını aratmayacak bir duruma doğru kaydığının farkına varan Savcı Bey ise önlem almak maksadıyla olsa gerek, oturduğu yerde sert bir hamleyle kaykılarak, "Ciddi olun hanımlar" manasına gelecek biçimde kesik kesik öksürmeye başladı ve "Evet devam edelim. Ahmet Hakan'ın dalağının olmadığını nereden biliyorsunuz Sevilay Hanım?" dedi...

Bunun üzerine, başladım onu dalaksız bırakan hikâyeyi ayrıntısıyla anlatmaya Cumhuriyet Savcılığı'na... Hikâye bitince, "Peki bu yazdıklarınızı kanıtlayacak bir belge var mı? Neye dayanarak yazdınız bunları?" diye sordu haklı olarak...

"Elbette efendim" dedim ve devam ettim; "Tüm bu anlattıklarımın kanıtı GATA'daki raporlarda mevcuttur. Ayrıca davanın kabul edilmesi halinde bana bu bilgileri veren kaynaklarımın isimlerini şahit olarak mahkemeye sunacağım."

Sonra imzamızı atıp çıktık savcılıktan... Kapının önünde, "İnşallah bir terslik olmaz Banu" dedim. "Yani inşallah Savcı takipsizlik filan vermez! İnan çok üzülürüm. Çünkü şiddetle arzuluyorum bu adamla mahkemede karşılaşmayı."

Güldü, "âlemsin sen yahu" dedi ve "kusura bakma ama ben senin gibi düşünemem. Benim görevim seni savunmak ve mümkünse takipsizlik çıkmasını sağlamak" diye ekledi...

Dün öğrendim ki Banu'nun temennisi gerçekleşmiş. Tatilde kendisi. Aradım, "Çok moralim bozuk. Savcılık takipsizlik kararı vermiş. Neden böyle oldu?" diye dert yanmaya başladım. Haberi benden alan Banu, bir hukukçu olarak kazandığı zafere mi sevinsin yoksa benim perişan bir halde dertlenmeme mi üzülsün bilemedi.

"Kahretsin. Böyle olmaması gerekiyordu" dedim üzgün bir ses tonuyla... "Yok mu başkaca bir yolu? Yani kendi kendimi şikâyet etsem filan. Olmaz mı?" diye sordum... "Var bir yolu. Eğer Ahmet Hakan itiraz ederse bu sonuca dava açılabilir belki" dedi.

Bir kez daha umutlandım. Yani evet bu hukuki karar Ahmet Hakan'ın askerlikten kaçmak için dalağını aldırmaya kadar varan macerasını kaleme alan beni kamuoyu nezdinde resmi olarak haklı pozisyona getiriyor ama yetmiyor...

Çünkü ben hâlâ aynı noktadayım...

Yani onu Nişantaşı'ndan alıp, tıpış tıpış askere yollamanın ve kamuoyuyla yüzleşmesinin, olayların tüm çıplaklığı ile ortaya dökülmesinin derdindeyim...

O nedenle Ahmet Hakan'dan rica ediyorum huzurlarınızda...

"Lütfen asıl bu davaya. Bırakma işin peşini. Bak itiraz hakkın da varmış. Son bir kez şansını dene. Dene ki daha önce yazdığın gibi benimle mahkemede hesaplaşma imkânı yakalayabilesin. Hadi göster kendini Ahmet! Sen büyük 'hergelesin.' Ama çok büyük!"” [Sabah Gazetesi, 24 Temmuz 2009]

 “HERGELE VE DALAKSIZ” COŞKUN

Hergeleliği ve dalaksızlığı, Türk adaleti tarafından tescillenmiş Ahmet Hakan Coşkun; Üstad Kadir Mısıroğlu ile alâkalı yazdığı makalelerde ve höykürdüğü haberlerde, şu “seviyesiz” üslup ile çeşitli sıfatlar yumurtluyor: Fesli Kadir, Deli Kadir, hunhar, fitneci, meczup, adî, alçak…

Dalaksız Ahmet'in ağzında pelesenk olmuş “Deli Kadir” ithamına, Üstad Kadir Mısıroğlu, 7 Ekim Cumartesi günü yaptığı konferansta, öyle “kalite” cevap verdi ki; “askere gitmemek için sağlam dalağını aldıran” Dalaksız Ahmet, o gece “Nişantaşı” sokaklarına vurdu kendini, hergele…

Üstadım buyurdu ki; “Beyler! Bunlar zannediyorlar ki; ben de kendileri kadar yaşadım, kendileri kadar okudum, kendileri kadar vukuata müşahit oldum. Ben bir asra yaklaştım; 84'den gidiyorum efendiler, 84'den… Oyuncak değil! Çocukluğumdan beri bu işle meşgulüm! Ben 60 sene bu inkılâp tarihi ile uğraştım. 6 gününü vermemiş adam bana hakaret ediyor, beni yalancılıkla itham ediyor. 64 tane kitap yazdım. Bunları üst üste koysam, Ahmet Hakan'ın boyunu aşar! Başkası da kitap yazar; 50 sayfa, 100 sayfa… Benim kitaplarımın çoğu; 500 sayfa, 700 sayfa… Birinin de içine dalsa, “okyanusa düşmüş gibi” boğulur. Bu, beni delilikle itham ediyor. Takmış kafaya!

Peki, madem deliyim; “Deliler gayri mes'ûldür”, niye saldırıyorsunuz bana, niye? Siz nerede gördünüz, bir delinin konuşmasını 1,5 milyon insan dinlesin? Bu, 1,5 milyon insan da mı deli? Diyorum ki, Allah beni ayakta tutmak, hizmetimi devam ettirmek istiyorsa; 1 tane değil, 70.000 tane Ahmet Hakan saldırsa, hiçbir şey olmaz…”

DELİ DİYENLERİN TAMAMI “TIMARHANELİK”

Üstadım, Estağfirullah ne deliliği? Sen misin, kimsenin bilmediği veya üstü örtülmüş hakikatları haykıran! Sen misin, düşmanın büyüğü ile savaşan! Sen misin, “resmî” denilen tarihteki sahtekârlıkları delillerle ispatlayıp ezber bozan! Sen misin, vesikalarla tarihe damga vuran, tarihi titreten! Sen misin, rejim tarafından pısırıklaştırılmış-susturulmuş, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” teranesiyle uyutulmuş Millete, cesaret ve celâdet zerk eden! Sen misin, gençliğin fikrî ve ahlâkî olarak hayra temâyul etmesinde, en büyük hisse sahiplerinden biri olan!

Tabii ki, “ağzı süt kokan çocuklar”; hayatını tedrise, tedrisata vakfetmiş bir insan hakkında, ağza alınmayacak sözler ile alay edecekler. Tabii ki, kendini ‘aydın' diye isimlendirmiş ‘karanlık' insanlar, köşelerinden nefret kusacaklar. Tabii ki, Dalaksızlar, Hergeleler, Nişantaşı çocukları, sizin gibi “mukteda” bir münevvere savaş açacaklar. Şuraya yazdığımız birçok kelimenin manasını, lügate bakmadan bilemeyecek “uyduruklar” ve “uydurukçular”, tabii ki sizin hakkınızda “uyduracaklar!”

Lâkin sizin rahlenizden, zerre miktarı nasiplenmekle şeref duyan muhibbanınız olan biz acizler; sizin "Hakkınızı da bilin, haddinizi de! Ezik olmayın" sözünüzdeki sırra istinaden, (kabul buyurursanız) elimizden ne gelirse yapmaya devam edeceğiz! Kınayıcıların kınamasından korkmayacağız! Bir “imparatorluk vârisi” olarak, yürürken yeri titreteceğiz! Dava taşını gediğine koyana kadar, mücadele edeceğiz! Garip ve dertli Anadolu'yu dile getireceğiz!

‘SERDENGEÇTİLER' YOLUNDAN DÖNMEYECEK!

Bizler, Vatan'ın kurtuluşunu “İnkılâp Tarihi” dedikleri, şeflerinin fotoğraf albümünden başka bir şey olmayan, derme-çatma kitaplardan öğrenecek değiliz. Sizin gösterdiğiniz istikâmette; vesikalarla, kendi kaynaklarındaki delillerle, “slogancıların” sloganlarını boğazlarına tıkacağız! Osman Yüksel Serdengeçti ağabeyin lisanıyla haykıracağız: “Davamız; Allah Davası, Millet Davası, Vatan Davasıdır. Bu mukaddes dava karşısında biz; nefsimizi sildik, kendimizi bildik. Sinmedik, yılmadık, ölmedik! Çünkü O'na inanıyoruz. O'na güveniyoruz. Hiç ölmeyene, hiç solmayana, eşi nazîr olmayana gönül verdik. Mücadeleye, er meydanına yalın kılıç atılanların, “Serdengeçtiler kafilesine yeni katılanların” pervasızlığı, imanı, heyecanı, zindeliği var içimizde... Kim ne derse desin, önümüze hangi engel çıkarsa çıksın; bu ateş sönmeyecek, bu dava ölmeyecek! Serdengeçti yolundan dönmeyecek!

(Devam edecek)

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Malum kişi bu durumlarda sık sık haber sunarken “ meyve veren ağaç taşlanır” der kendiside taşlamış....bu tipler söylediklerinin kaale alınmadığını bildikleri durumlarda saldırma şekli budur....” deli” bu sözle itham ettiğinde kökten çözdüğünü düşünerek rahatlar......ancak.....üstad öyle akıllıca cevap vermiş ki....başka söze ne hacet .” madem bir deli...deli gayri mesuldür...niye uğraşıyorsun.....sen hiç bir deliyi 1.5 milyon insanın dinlediğini gördün mü?” Burası da benden; sen de bu kadar coşkun akıllı olma eğer buna akıllılık diyorsan ......

Yorum Yaz

  621162