31 MAYIS 2020 PAZAR

Hüseyin Yağmur

AK PARTİ'NİN KURULUŞ HİKAYESİ

Hüseyin Yağmur

AK Parti, Türk Siyaseti'nde 1999 yılından itibaren ortaya çıkan Yenilikçi Hareket'in Partiye dönüşmesiyle teşekkül etmişti.28 Şubat Darbesinin ardından; ülkedeki siyaset tarzına farklı bir yaklaşım ve yeni bir üslup getirmek isteyen parti kurmayları, bunun altyapısını oluşturmaya başlamışlardı.

 

1960'lı yılların sonlarında başlayan toplumun daha dindar kadrolarının yönetim talebi, geçen yıllar içinde daha rafine bir hale geliyor, kendine meşru bir çıkış yolu arıyordu. Milli Görüş Partileri bu vadide önemli bir fonksiyon icra etse de toplum, merkeze daha yakın, söylemi daha vasat bir dindar parti talebini her defasında bir kez daha tekrarlıyordu.

 

İşte bu beklentilerinin doruğa çıktığı bir noktada AK Parti siyaset sahnesinde yerini aldı. Özal'ın ölümüyle Türkiye için 1990'lı yıllar adeta kayıp yıllar olmuştu. 2002 yılında Ak Parti iktidara gelinceye kadar Türkiye tarihinin 10 yılı bir kara delik tarafından adeta yutulmuştu.

 

Dini motifleri kullanmayan ,devletle kavgalı olmayan, demokrasiyi özellikle vurgulayan görüşleriyle öne çıkan  bu yeni  siyasi grup, bütün toplum kesimleri tarafından kısa zamanda büyük bir rağbet gördü. Çoğunluğu milletvekili olan bu siyasilerin başında, şiir okuduğu için hapis cezası alan İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunuyordu.

 

Siyasi, ekonomik, sosyal anlamda mevcut siyasi oluşumlardan ümidini kesmiş Türk Halkı, psikolojik olarak bu yenilikçi harekete sıcak bakıyor, bir an önce partileşmesini bekliyordu. Milletin vicdanı, ortak aklı, basireti böyle bir yapılanmaya uzun süredir hasretti.

 

Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde yürütülen partileşme çalışmaları, 1 Ağustos 2001'de Afyon'da yapılan toplantıyı takiben, çeşitli toplumsal ve siyasal yelpazeden isimlerin teşkil ettiği 121 kişilik Kurucular Kurulu'yla 14 Ağustos'ta sonuçlandırıldı.

 

Yenilikçi Hareket, AK Parti adıyla Partisini kurdu. Kurucular Kurulu'nda Erdoğan'ın da yer aldığı Parti, Türkiye'nin 39'ncu Partisi oldu.

 

AK Parti, çeşitli partilerden milletvekillerinden oluşan bir grupla TBMM'nin 21. yasama dönemi faaliyetlerine katıldı. AK Parti, gerek Meclis içinde gerek dışında yenilenme, reform ve demokratikleşme misyonunu taşıyabilecek siyasi parti olduğunu gösterecek bir performans sergiledi.

 

AK Parti'nin siyasi propagandası Türk siyasi tarihinde görülmedik biçimde ihtiyatlı ve gerçekçiydi. Gerek başörtüsü ve özgürlükler konusu gibi politik konularda, gerekse popülizm beklentisine bu derece hazır bir ortam varken ekonomik konularda gerçekçi bir söylem kullanılmıştı.

 

Uluslararası İlişkiler Profesörü John L. Esposito o günlerde AK Parti'nin kimliğine dair şu tesbitleri yapıyordu: AK Parti gibi hem modern, hem demokratik hem de samimi bir Müslüman olabilmek; demokratikliğin bir parçası olarak açık ve çoğulcu bir siyaset izlemek mümkün.

 

Prof. Dr. Şerif Mardin'in ‘merkez' ile ‘çevre' olarak kavramsallaştırdığı bu iki sosyal gücün mücadelesinde AK Parti'nin yeri belliydi. Bu kavramsallaştırmayı Emre Kongar ‘devletçi-seçkinci' kesimle ‘gelenekçi-liberal' kesim arasındaki mücadele; İdris Küçükömer ise ‘batıcı-laik' kesimle ‘doğucu-İslamcı' kesim arasındaki mücadele olarak ifade ediyordu. AK Parti, İttihat Terakki'den bu yana iktidarı elinde bulunduran, ayrıcalıklı kesimlerin dışında kalan toplum kesimlerinin temsilcilerinden biri olma konumundaydı.

 

2002 yılına girildiğinde yerleşik seçkinler AK Parti'yi ve onun Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ı siyaset sahnesinden silmek için sürekli yeni planlar ve hukuki süreçler planlamakla meşguldüler.

 

‘Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yargılanmasına izin verilmesi için başvurmuş, bu talebi Danıştay tarafından reddedilmişti.'

 

İşte tam bu günlerde garip bir gelişme oldu. Mevcut Hükümette Başbakan Yardımcısı olarak bulunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Temmuz ayında ‘3 Kasım'da seçime gidelim' sözünü ortaya attı.

 

Bu tarihi sözün ardından Türkiye bir seçim atmosferine girdi. Koalisyon ortakları oylarının eridiğinin farkına varıyorlar, bunun durdurulabilmesi için seçimi kendileri için bir fırsat görüyorlardı.

 

Yüksek Seçim Kurulu AK Parti İstanbul Milletvekili olarak listede yer alan Tayyip Erdoğan'ın adaylığını veto etti. Partiyi lidersiz olarak seçime sokarsak şimdiden önünü kesmiş oluruz diye düşünüyorlardı.

 

İşte bu minvalde Türkiye, 3 Kasım 2002 seçimlerine ayak bastı.2002 yılında manzara şuydu: Vesayet ve darbe odakları ile onların taşeronları olan yöneticiler Türkiye'nin tam 10 yılını çalmışlardı.

 

Ekim 1991-Kasım 2002 arasındaki 11 yıla sekiz hükümet sığmıştı. Bu 11 yılda ortalama hükümet ömrü bir buçuk yılı bulmamıştı. Sadece Aralık 1995-Nisan 1999 yılları arasında ikisi azınlık hükümeti olmak üzere dört hükümet kurulmuş, Meclis'te milletvekili dengesi 209 kez değişmişti.

 

Seçimler öncesinde yaşanan ekonomik krizin yol açtığı sosyal travmaların etkisiyle mevcut siyasi yapıdan çoktan uzaklaşmış olan geniş halk kesimleri ciddi bir alternatif arayışına girmişti. Bu durum, AK Parti'nin tasfiye sürecine girmiş olan diğer partiler arasından kolaylıkla sıyrılmasına imkân verdi. AK Parti'nin makul bir alternatif olarak ortaya çıkmasında liderlik ve kadro düzeyinde yürüttüğü akılcı politikaların da önemli bir payı vardı.

 

Bir başka ifadeyle, AK Parti tartışmalı konuların üzerine gidip sistemle kavga etmek yerine, önceki koalisyon hükümetleri zamanında sık sık gündeme gelen yolsuzluk iddialarının toplumda yarattığı bıkkınlık havasını doğru algıladı ve seçim kampanyasını temiz toplum, dürüstlük ve adalet kavramları üzerine inşa etti. Böylece, AK Parti, seçmenlerin büyük bir bölümünü, bir merkez-sağ parti olduğuna ikna etti.

 

Sonuç AK Parti açısından memnuniyet vericiydi: Geleneksel seçmen yanında, kırsal kesimdeki milliyetçi seçmeni, hatta ılımlı kentli merkez seçmeni de saflarına çekmeyi başarmıştı.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  884127

-