30 MAYIS 2020 CUMARTESİ

ALLAH’LA SAVAŞAN KAYBEDER

 İnsanlık Tarihi ibretler ve tekerrürlerle dolu. İsrail'in Filistin topraklarında ve Kudüs'te gerçekleştirdiği son zulüm ve işkenceler, vahşet ve katliamlar insanlığa Firavun'un zulümlerini ve Hazreti Musa'nın hicretini yeniden hatırlattı.

O dönemi yakından görmek için M. Asım Köksal'ın ‘Peygamberler Tarihi'ne göz attım. Sizler de aşağıdaki satırları okuyunca bu günlerle  o günlerin ne kadar yakından benzeştiğine şahit olacaksınız.

İşte oradan yaptığım bazı seçkiler:

(…) “Hakikat, Firavun, o yerde (Mısırda) aşırı zulme kalktı. Ora ahalisini, fırkalar haline getirdi. Onlardan bir zümreyi zaafa uğratıyor, onların oğullarını boğazlıyor, kızlarını, diri bırakıyordu. Çünkü o, fesatçılardandı.” (Kasas Suresi,Ayet: 4)

(…) Firavun yapılan yüksek kulenin üzerine çıktı.

Kendisine bir yay getirilmesini emretti.

Semaya doğru nişan alıp ok attı.

Ok, kana bulaşmış olarak ona geri çevrildi.

Bunun üzerine Firavun: “Ben Musa'nın ilahını öldürdüm” dedi.

Bu anlatılan olaydan Firavun'un ‘Allah'ı öldürmeye cüret edecek kadar' azgınlaştığı ve kontrolden çıktığı anlaşılıyor. Buradan şu mesaj çıkıyor. Azgınlığın vardığı zirve noktadan sonra ilahi tokat geliyor.

Yapılan zulümler doruk noktasına çıkınca Musa Aleyhisselam İsrail oğullarıyla birlikte Mısır'dan gizlice ayrıldı.

(…) Yüce Allah, Musa Aleyhisselama:“Kullarımı gece yola çıkar. Çünkü tâkib edileceksiniz!"...Kullarımla, geceleyin yola çık da, (düşmanların) yetişme(sin)den korkmayarak (boğulmanızdan da) endişelenmeyerek onlara, denizde kuru bir yol aç" diye vahy etti.

Firavun da, şehirlere asker toplayıcılar saldı. Musa Aleyhisselâm, telakki eylediği vahy üzerine, İsrail oğullarının, her dört ev halkının, bir evde toplanmasını, Mısırdan ayrılmalarını, Kıbtîlerden, süs eşyalarını, emanet olarak almalarını, Hiç bir kimsenin, arkadaşına, yüksek sesle seslenmemesini, Kandillerin sabaha kadar yanık bırakılmasını,Yola çıkanlardan, kim oldukları sorulunca, Parola olarak "Amr" diye cevap verilmesini, Evinden ayrılan kimsenin, yola çıktığı bilinmek üzere, kapısına kan sürmesini, mayalanmalarını beklemeden, ekmeklerini pişirmelerini(306) emretti.

Bu anlatılan olaydan da; Firavun'dan kurtulup Allah'ın yardımıyla kurtuluşa ermek için bile bir gayret ve disiplini gerektirdiği, insanların sünnetullahın gereği olan ‘kendine düşen vazifeyi yapmasının gerektiği' ortaya çıkıyor.

Bundan sonra, Musa ve Hârûn Aleyhisselâmlar, İsrail oğullarıyla birlikte Kıbtîlerin haberi olmadan, Mısır'dan yola çıktılar.

Musa Aleyhisselâm, İsrail oğullarının başında ardcı kumandanı,Harun Aleyhisselâm da öncü Kumandanı olarak bulunuyordu. Musa Aleyhisselâm; İsrail oğulları cemaatinin başında yola çıktı. Yirmi yaşına basan, küçüklüğünden, altmış yaşına basan da, büyüklüğünden dolayı, sayım dışında bırakıldı.

Allah, mucize ile kurtaracağı beni İsrail'e peygamberi aracılığıyla bir çok mükellefiyet yüklüyor. “Armut piş ağzıma düş” kabilinden bir kurtuluş değil yaşanan mucize…

(…) Musa Aleyhisselâmın; İsrail oğulları ile birlikte Mısır'dan çıkışı, Bahar Mevsiminin başında ve ilk ayında ve nisanın onbirinci günü idi.

Musa Aleyhisselâm; gecenin evvelinde soldaki Şam'a doğru giden yolu bırakıp, İsrail oğullarını, denize doğru götürdü.İsrail oğulları arasında bulunan bir adam, Musa Aleyhisselâm için:"Yolu, bıraktı! " dedi.

Musa Aleyhisselâm:"Ben, böyle emrolundum!" dedi.

Firavun; Musa Aleyhisselâmla İsrail oğullarının Mısır'dan çıkıp gittiklerini, ancak, gecenin sonuna doğru öğrenebildi.

Hatırlanacağı üzere Peygamberimiz de hicret sırasında Medine'ye ters yoldan gitmiş ve çölde karşılaştığı bir kişiye kendisini tanıtmaktan imtina etmişti.

Buradaki metedolojiden görüyoruz ki Allah'ın lütfettiği mucize, müminlere sunulan kurtuluş merdiveninin son basamağı. Kurtuluşa ermek isteyen müminlerin merdivenin diğer basamaklarını özenle, sabırla ve akıllıca çıkmaları gerekiyor.

(…) Mısırın yerlisi Kıbtîler; kütle halinde ölen gençlerinin defin işleriyle uğraştıkları için, Musa Aleyhisselâm ile kavminin ardlarına , ancak, güneş doğarken, düşebildiler.

Milyonluk Firavun ordularının öncü komutanı, Firavunun Veziri Hâmân idi. Bu orduların Yedi yüz bini, erkek atlı süvari olup süvari atlarının içinde bir tane bile kısrak yoktu.Her süvarinin başında miğfer ve elinde de, harbe (kargı) vardı. Her bin kişinin başında ise bir Kral bulunuyordu. Kralların oğullarından veya onların tebaasından hiç kimse geride bırakılmamıştı. Firavun da; kır atlılar dışında yetmiş bin kara atlı ordusunun başında, Musa Aleyhisselâmı talep ve tâkib ediyordu.

Firavunun ordusunun tıpkı bugünkü çağdaş firavunlar Trump ve Netenyahu'nun orduları gibi son derece güçlü ve her türlü silahla mücehhez olduğu görülüyor.

(…) Firavun; böylece, orduları ile birlikte Musa Aleyhisselâmla İsrail oğullarının ardlarına düşmüştü.Firavunun ordusu uzakta gözükünce, Musa'nın Eshâbı: “Muhakkak, erişilip yakalandık!” dediler.

(Musa):"Hayır! Hiç kuşkusuz, Rabb'im, benimle beraberdir. O, beni, (selâmet) yol(un)a iletecektir!" Umulur ki, Rabb'iniz, düşmanınızı, helak edecek, sizi, bu yerde hükümdar yapacak ta, sizin nasıl hareket edeceğinize bakacaktır." Dedi.

İsrail oğullarından bazıları da "Ey Musa! Bize va'd ettiğin yardım ve zafer, nerede kaldı?! (Ey Musa!) Sen, bize (Peygamber olarak) gelmezden önce de, bize geldiğinden sonra da, biz, işkenceye uğratıldık. Onlar, oğullarımızı, boğazlıyorlar, kızlarımızı sağ bırakıyorlardı, Bugün ise, Firavun, bizi yakalayacak, yakalandığımızda da, bizi, öldürecektir! Önümüzde deniz, arkamızda da, Firavun var! Denize girersek, boğuluruz!" dediler.

Bu sözler bugün Filistin'de, Mısır'da Arakan'da Suriye'de zulüm içinde yaşayan ve her geçen gün sabırla ve iştiyakla Allah'ın yardımını bekleyen müminlerin sözlerine ne kadar benziyor değil mi?

Şimdi Kızıldeniz'in kenarına gelmiş İsrailoğullarını yeni bir sürpriz bekliyordu.

(……) Denizin suyu, son derece çoğalmış, rüzgâr, denizin dalgalarını, dağlar gibi kaldırıp kaldırıp geri bırakıyordu.

Musa Aleyhisselâm, İsrail oğullarının arkasından, önüne geçti. Kendisinin yanında kardeşi Harun ve Yuşa; b.Nûn Aieyhisselâmlar olduğu halde, dalgaları, birbirine çarpıp köpüren denize bakıyordu.

İsrail oğulları, Musa Aleyhisselâma:''Bize va'd ettiğin şey nerede?!Şu deniz, önümüzü, kesti! Firavun ve orduları da arkamızı kıstı! Ne firara imkân var, ne karara derman var!?" dediler.

Firavun ve orduları; İsrail oğullarına, olanca kinleri ve kızgınlıkları ile gelip kavuşmuş bulunuyorlardı.İş büyümüş, çetinleşmiş, gözler, yerinden kaymış, yürekler, boğazlara gelmişti.Yuşa' b.Nûn Aleyhisselâm:"Ey Kelîmullâh! Arkamızdan, Firavunla, önümüzden de denizle kaplandık!" dedi.

Firavun Hanedanından bir Mü'min de; Mûsâ Aleyhisselâma; "Önünü şu deniz, arkanı Firavun Hanedanı bürüdü. Nereden geçmekle emrolundun?" diye sordu.Musa Aleyhisselâm: "Denizden geçmekle emrolundum!" deyince, bu ve başkaları, denizden geçmek üzere, hayvanlarını, denize dalmağa zorladılarsa da, hayvanların ön ayakları suya batmağa başlayınca, gerilediler. Hiç biri, denize girmeğe güç yetiremedi.

Harun Aleyhisselâm, ilerleyip denize, asası ile vurdu. Deniz, vurulmak istemedi ve "Kimdir bu, bana vuran Cebbar?!" diyerek homurdandı. Yüce Allah, denize vahy edip "Sana, kulum Musa, Asası ile vurduğu zaman; Musa ve yanındakiler, geçecek şekilde on iki bölüme ayrıl! Ondan sonra, Firavun ve taraftarlarının üzerine kapan, birleş!" buyurdu.Musa Aleyhisselâma da "Asanı, denize vur!" diye vahy etti.

(…) Musa Aleyhisselâm, denize: "Ey Ebâ Hâlid! Allah'ın izniyle yarıl!" diyerek Asasını, vurunca, deniz, derhal yarıldı. Denizin her parçası, kocaman dağ gibi oldu. Denizde, İsrail oğullarının on iki kabilesi için, on iki yol açılmıştı. Yüce Allah, bir de, rüzgâr gönderip yaş yolu kuruttu. (Yürümeye elverişli hale getirdi) Her kabile, bir yola girip ilerlemeğe başladı.

Bu sahne şöyle anlatılır: “Kendisi de, askerleri de, o yerde (Mısır'da), haksız yere büyüklük tasladılar ve hakikaten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Bunun üzerine biz de, hem onları (Firavun ve ileri gelenlerini) hem askerlerini yakalayıverdik de, denizin içine attık.

Bütün anlatılanlardan; Allah'ın vaadinin hak olduğu, ancak bu müjdeye ulaşabilmek için bütün müminlerin üzerlerine düşen görevleri yerine getirmesi gerektiği görülüyor.

Durum onu gösteriyor ki; Kudüs topraklarını işgalci Yahudilerden kurtarabilmemiz için en az onların yüz yıl önce çalıştığı kadar çalışmamız gerekiyor. Her Yahudi saldırısının ardından ‘yahudi malı ambargo listesi' yaymakla bu işin olmayacağı, bu bilincin bir hayat tarzı haline getirilmesi gerektiği anlaşılıyor.

- TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  325177

-