31 MAYIS 2020 PAZAR

Hüseyin Yağmur

ALMAN KRALINA HEDİYE EDİLEN DAĞ

Hüseyin Yağmur

Yıllar önce TRT'de Orta Afrika'nın sahil kesiminde yer alan Tanzanya ile ilgili bir belgesel izlemiştim. 8. ve 9. Yüzyıldan itibaren İslam'la tanışan bu ülke, halkı 1880'den itibaren Almanya'nın bir sömürgesi haline geliyor. Daha sonra İngiliz egemenliğine geçiyor. 1961 yılına kadar İngiliz sömürgesi olarak kalan Tanzanya ile ilgili belgeseli izlerken bir bilgiyi dinleyince hayretler içerisinde kaldım.

Tanzanya'da bulunan ve Afrika'nın en yüksek noktası sayılan 6 bin metre yükseklikteki ve 60 km çevre genişliğindeki Kılimanjero Dağı'nı İngiliz Kraliçesi, Alman İmparatoruna doğum günü hediyesi olarak vermiş. O kadar ki bu dağ, 1902'den 1918'e kadar 'Kaiser-Wilhelm-Spitze' olarak adlandırılmış.

Sömürgeciliğin vardığı küstahlığı ve özgüveni bundan daha iyi anlatan bir örnek olabilir mi?

Başkasının ülkesindeki bir dağı, bir başka ülke kralına doğum günü hediyesi olarak veriyorsunuz.

............................

Bir ülke ve onun halkı bir kez zayıf düşmeye görsün. O ülke halkı malını, canını, namusunu, iffetini, izzetini de kaybediveriyor.

Bir zamanların güçlü imparatorluğu Osmanlı da zayıflayıp güçsüz düşünce, ekonomik, siyasi, kültürel anlamda güçlü Avrupa ülkelerinin sömürgesi haline gelmiş.

O kadar ki; Osmanlı Devleti 1877'de İstanbul'a Rusların yaptırdığı zafer anıtına dahi dokunabilecek bir güç ve iktidara sahip değildi.1877 Ayastafanos Antlaşması zafer hatırası olarak Rusların yaptıkları büyük anıt göze çarpıyordu. (Sarıbay, 1982: 69) Yıllar sonra 1.Dünya Savaşı yıllarında yıkılıncaya kadar Rusların bu zafer anıtı İstanbul'da işgalcilerin bir anıtı olarak kalmıştı.

Rumeli Topraklarındaki Dedeağaç'ta mutasarrıflık görevinde bulunan Ebubekir Hazim Tepeyran'a göre; Dedeağaç'ta deniz taşımacılığı Osmanlı tebaasına ait yetmiş yelkenli mavna ile yapılırdı. Bu suretle her birinde beşer aileden ortalama 1500 kadar nüfus bu işten geçinirdi. Halbuki 8-9 yıldan beri bunlar işsiz bırakılarak acıklı bir yoksulluğa mahkûm edilmişler,bu imtiyaz şehre yerleşmiş yabancılar tarafından kullanılmaya başlanılmıştı. (Tepeyran,1998: 73)

1900'lü yılların başından itibaren Osmanlı'nın yaşadığı bu büyük inkıraza birçok son dönem aydını eserlerinde yer vermiş. Bunlardan biri de Şevket Süreyya Aydemir. Aydemir, kendi hayat hikayesini de anlattığı 'Suyu Arayan Adam' isimli eserinde o döneme ait çarpıcı ifadeler kullanıyor.

Avrupa ülkelerinin Afrika'dan birbirlerine dağ hediye ettiği o günlerde bizim yaşadığımız yokluk ve sefalet manzarasına bakarak bugün neden bazı şeylerden geri kaldığımızı anlayabilirsiniz.

İşte o çarpıcı tesbitlerden bazıları: (.....) Şahin atlar üstünde Avrupa'ya giden atlıların bu çocukları, şimdi her tarafından torbalar, bakraçlar sarkan bu gıcırtılı arabalarla, yüzyıllarca süren bir egemenliğin ellerinde kalan bu hazin artıklarını geriye doğru taşıyorlardı.

(.....) Edirne'deki bizim kenar mahallenin çocuklarından, benden başka mektebe giden olmadı. Bu mahallede her çocuk, biraz çalışabilecek yaşa gelince, ya bir dükkanına çırak olurdu, yahut da ağalarının, babalarının yanında kır ve toprak işlerine başlardı.

 (.....) Zaten bizim mahalle halkı arasında askere giden delikanlıların, döneceklerini beklemek pek de alışılmamış bir şeydi. Dönüş ya olur, ya olmazdı. Giden gider ve gidenlerden çok defa haber gelmezdi. Zaten öyle anlaşılıyordu ki, orduda da pek intizam yoktu. çünkü kışlalarla şehrin arasından geçen Tunca nehrinin üstündeki Saraçhane köprüsünün başına, kışladaki askerler ikide birde silah çatarlardı. Yani bu köprüyü kesip, sabah kışlalara geçecek olan zabitlerini, kumandanlarını veya ordu kumandanını geçirmezlerdi. Bunun manası terhis istemek demekti.

(.....) İsyanlar ise her tarafta öylesine yayıldı, öylesine genişledi ki, Yemen, Havran, Arnavutluk, Dersim, hükümetin elinde mi yoksa değil mi bir zaman belli olmadı. Dağlarda, kırlarda yollar gene kesildi. Hatta bu sefer Anadolu'da bile eşkıyanın üzerine taburlar, alaylar sevk etmek lazım geldi.Bizim kenar mahalle, bütün Türk köyleri ve şehirleri gibi, gene durmadan boşalıyordu.

 (.....) Bir devlet ve bir zihniyet olarak imparatorluk, daha Cihan Harbinden önce ve Balkan yenilgisiyle zaten sona ermiş oluyordu...

(.....) Anadolu'da köy denilen şey, bozkırın boşluklarında kaybolmuş birtakım kovuklardı. Ara sıra rastlanan küçük istasyon kulübelerinin önlerinde kımıldaşan insanlar, bu çorak toprakların yürüyen parçaları gibiydiler.

 (.....) Savaşta Motorlu nakil vasıtalarını hiç kimse görmemişti. Gerçi ordunun emrinde iki Alman kamyonu vardır deniliyordu ama, onları da gören yoktu. Bir tek şehirde, bir tek kasabada bir tek elektrik ampulü yanmıyordu. Hiç bir vilayette bir fabrika bacası tütmüyordu. Bütün vilayetler fabrikasız, tamirhanesiz, hatta mektepsiz, hastanesizdi. Biz harbe işte bu şartlar içinde girmiştik.

(.....) İstanbul'dan çıkışımızla harp cephesine varabilişimiz arasında tam kırk gün geçmişti.

(.....) Beni tayin ettikleri birliğe katılmadan önce son geceyi cephenin biraz gerisinde harap bir köyde geçirdim. Sabahın erken saatlarında, top, tüfek sesleriyle uyandık. Köyün üstünde iki yabancı uçak dolaşıyordu'.

Eğer siz kendi ülkenizdeki bir savaş cephesine tam 40 günde varacak kadar acziyet içindeyseniz düşmanınız sizi cephede uçakla karşılayacak kadar güçlüyse siz bu savaşı 50 yıl öncesinden kaybetmişsiniz demektir.

Çok şükür hiç olmazsa şu günlerde kendi özgüvenimizi tekrar kazandık. Başkasının dağına değil ama kendi dağlarımıza ve sınırlarımıza sahip çıkacak kadar bir cesaretimiz var artık.

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  987906

-