17 KASIM 2019 PAZAR

Lütfi Bergen

ANADOLUCULUK - FÜTÜVVET

Lütfi Bergen

Fütüvvetnâme'de şöyle yazıyor: “(Hz. Peygamber) H. İmam Ali'yi çağırıp önüne gelerek, mübarek elini Hz. Ali'nin göğsü üzerine koydu ve Al-i İmran (3) 16-19. ayetlerini okudu. Bundan sonra şunu dedi: Ey Ali, bu kemeri Miraç gecesi kardeşim Cebrail, benim belime bağladı. Ben de senin beline bağladım. Bunu dedikten sonra, Hz. İmam Ali'nin beline bağladı ve şu duayı okudu: “Allah'a hamd olsun ki, Âdem'i hikmetiyle halifesi kıldı ve ahd aldıktan sonra beline şeddi bağlaması için Cebrail'i gönderdi.” Daha sonra döndü ve sahabeye şunları söyledi: “Ey insanlar! Allah yolunda cihat, taat ve Allah rızası için şeddi belinize bağlayın. Allah'a, şeriat ve tarikat ahkâmına, hibe hükümlerine rıza gösterin. Bilin ki, Allah Teâlâ Hazretleri, sıratta bir geçit kıldı ki oradan ancak “fityan” yani “gençler” geçer ya da cömert ve doğru sözlüler geçer. Bilin ki, Allah merhametlilerin en merhametlisidir. Gerçektir ki, fütüvvet şereflidir ve latif bir rabıtadır. O, tüm nebi ve peygamberlerin şiarı, birçok velinin ve takva sahibinin alametidir” (Abdulganî Muhammed b. Alâuddin el-Hüseyin er-Radavî,  Fütüvvetnâme-î Tarîkat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınevi, 2011: 111-113).

Fütüvvet fikrinin Hz. Âdem'e dayandığını daha önce bir yazımızda zikretmiştik. Bunu fütüvvetnâme'de de okumaktayız: “Hz. Cebrail, cennete girip yünden bir kuşak getirdi. Hz. Âdem'in beline kuşattı ve şöyle dedi: “Ya Âdem, bu kuşağa vefâ şeddi derler. Hak Teâlâ için senin beline bağlarım ki, ahdine vefa gösteresin ve kovulmuş Şeytan'a tabi olmayasın. Allah Teâlâ'nın kaza ve kudretine sabr edip dünyaya muhabbet etmeyesin. Allah'ın rızasını talep edesin.” Bundan sonra Cebrail, “Bismillah” deyip kuşağı sağ yanından kuşattı” (Abdulganî Muhammed b. Alâuddin el-Hüseyin er-Radavî,  Fütüvvetnâme-î Tarîkat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınevi, 2011: 89).

Böylece Hz. Peygamber (asv)'in Hz. Ali'ye bağladığı gelen fütüvvet şeddinin Hz. Âdem'den gelen bir marifet bilgisi ve alameti olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Âdem (de) fütüvveti Şit'e teslim etmişti: “Hz. Şit (as) akıl baliğ olunca, Hak Teâlâ'dan Âdem'e hitap geldi: Ey Âdem, fütüvvetnameyi oğlun Şit'e teslim edesin ve Şit'e dahi emret ki, kardeşlerini terbiye etsin ve tarikat-ı müstakim'e hidayet eylesin.” Hz. Âdem de Allah'ın emrine itaat edip fütüvvetnâmeyi oğlu Şit'e teslim etti” (Abdulganî Muhammed b. Alâuddin el-Hüseyin er-Radavî,  Fütüvvetnâme-î Tarîkat, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınevi, 2011: 93).

Fütüvvet fikri böylece Hz. Ali (ra)'ye emanet verilmiş ve bu fikir Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu'ya getirilmiştir. Ali Bolat, Abbasi Halifesi Nâsır li Dînillah'ın (1179-1225) fütüvvet zümrelerini düzenli bir teşkilat haline getirdiğini, bu zümrenin ahlakî kıymeti ve toplumsal seviyesi yüksek bir İslâm Şövalyeliği'ne dönüştürdüğünü yazar (Ali Bolat, Melâmetilik, İnsan Yayınları, 2003: 262-263). Halife Nâsır, Bağdat'ta Reîsü'l-Fityan olan Şeyh Abdulcabbar b. Yusuf b. Salih el-Bağdâdî'nin (ö.1187) elinden fütüvvet erkânı ile elbise giymiş ve merasimle teşkilata üye de olmuştur. Halife, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başında bulunan İzzeddin Keykavus'a 1214 yılında Şihabüddin Sühreverdî'nin başkanlığını yaptığı bir heyetle fütüvvet teçhizatı (kâse, şalvar) göndererek Keykavus'u da teşkilata dâhil eder. Ali Bolat'a göre, Nâsır'ın bu faaliyeti Anadolu'da Ahilik teşkilatının gelişip yaygınlaşmasında etkili olur (Ali Bolat, 2003: 266-267).

Osmanoğulları devletinin kurucuları, fütüvvet ehlinin arkadaşları idiler. Nitekim bu konuyu, Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde ele almaktadır. Ömer Lütfi Barkan der ki: “Şeyh Edebâlî'nin nüfuzlu bir Ahi Şefi bulunduğu, kardeşinin de bir Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Filhakika Bursa fethinde Orhan'a yoldaşlık eden Ahi Hüseyin, mevzubahis Şeyh Edebâlî'nin kardeşi Ahi Şemseddin oğlu idi” (Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları, 2013: 58).

Ahmet Refik, “Ankara Ahilerine Dair” yazısında şöyle yazmıştır: “Ahiler Anadolu'nun her tarafında yayılmışlardı. Müessisleri Abbasi Halifesi Nâsır li Dînillah'tı. Menşeleri Hazret-i Ali'ye kadar çıkıyordu. Ahiler hükümet etmezlerdi; bununla beraber hükümdarın bulunmadığı yerlerde hâkim onlardı. Ankara'da da aynı teşkilat mevcuttu. Fakat orada hükümdar bulunmadığı için, memleket Ahilerin ellerindeydi. Ahilerin saltanatla alakaları yoktu; bu sebepten Selçukî Devleti'nin hâkimiyet ve inkırazı, Ahilik üzerinde hiçbir tesir icra edememişti. Ankara, Selçukîlerin inkırazından sonra İlhanîlerin eline geçtiği zaman, Ahilik Ankara'da yine hâkimdi (…) Ahilerin meslekleri “Fütüvvet”ti. “Fütüvvet Kâsesi” ve “Fütüvvet Şalvarı”, indlerinde mukaddesti (…) Bu teşkilat dinî bir mahiyeti haizdi (…) Şeyhlerine hükümdarlar bile hürmet ve riâyet ederlerdi”  (Yusuf Turan Günaydın, Ahilik Araştırmaları: 1913-1932, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2014: 151-152).

Anlaşılan o ki, “Fütüvvet” Anadolu'ya “Ahilik” olarak girmiştir. Bir “esnaf teşkilatı”na da indirgenemeyecektir.

Anadoluculuk fikri, Anadolu'nun Doğu ve Batı'nın kesiştiği bir “son vatan” olmasının ötesinde bir değer taşımaktadır. Anadolucular, “Fütüvvet”i, Hz. Âdem (as) ile başlamış bir irfan ve feragat ahlâkı olarak görüp şedd kuşandılar. Ashab-ı Kehf'in de Kuran-ı Kerim'de “Gençler/fityetu” (18 Kehf 10) diye anıldığını hatırlarsak, fütüvvet, “Allah katında tek din olan İslâm”ın hak olan hareket hattıdır. Fütüvvet bize Ehl-i Beyt üzerinden geldi ve Ebu'l Hasan Harakânî tarafından da Türkmenleri örgütledi.

Ehl-i Beyt'e (Fütüvvet'e) sahip çıkan Türkmenler, tarihte yücelmiş ve yerleştikleri toprakları da aziz-adil yurt(medine) kılmıştır. Anadolu'nun önemi, fütüvvet hareketinin önünü açan siyasetin, bu toprakların tamamını karıp harmanlamasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı'dan bahsedenlerin Fütüvvet ve Ahilikten yüz çevirmeleri, bu irşad hareketini “esnaf teşkilatı”na indirgemeleri, Ehl-i Beyt muhibbi Yesevî-Türkmenleri bu topraklardan silmek anlamına gelmektedir.

Türklerin fütüvvetten kopması, Anadolu'nun tarih ve mekân bütünlüğünü parçalıyor. “Anadolu”, Türkmenlerin fütüvvetle yeniden şenlendirdiği “Horasan” demektir.

“Anadolu” terimi de, “Horasan” terimi de “Güneşin doğduğu yer” anlamına gelir.

Anadoluculuk, fütüvvet hareketidir.

Ayna tuttum yüzüne, Ali göründü mü gözüne?

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  028939

-