21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

“ATATÜRK” SOYADININ MUCİDİ BİR ERMENİ Mİ? (4)

Hasret Yıldırım

DALKAVUKLAR DEVREYE GİRİYOR

İ.İnönü Kemal Paşa'ya Atatürk soyadı verilmesi ile alâkalı olarak meclis kürsüsünde şunları söylemiştir:

“Düşündük ki; soyadı kanunu tatbik olunurken Büyük Önderin taşıyacağı adı tayin etmek, Büyük Meclis'in borcu ve hakkıdır. İnanıyoruz ki; Ulusun en değerli varlığı olan Cumhur reisimizin adını söylerken derin saygı ve sevgi duygularımızı birlikte sezdirmiş olacağız... İnanıyoruz ki; ATATÜRK adı ile Büyük Türk ulusu en büyük oğluna, en büyük, en saygılı hitabını yapmış olacaktır."

Hemen ardından dalkavuklar devreye girmiş, Türk Dil Kurumu'nun faal çalışanlarından İsmail Müştak Mayakon, 27 Kasım 1934 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde; “O'na Niçin Atatürk Dedik” diye sorarken verdiği cevaplarla, zamanın dalkavukluğunda nasıl bir zirve olduğunu ispatlamıştır:

Niçin mi? Daha iyisini diyemez, daha büyüğünü veremezdik te onun için. Türklükten daha temiz soy, atalıktan daha yüce boy tanımıyorduk ta onun için. Gönüllerimizde yaşamış, gözyaşlarımızda büyümüştü de onun için. Onun hamuru Türk sızılarının ateşiyle, onun fidanı Türk acununun güneşiyle pişmişti de onun için. Türklük onda öz benliğini bulmuş, o Türklükte kendi yolunu görmüştü de onun için. Onun dileğiyle Türkün yüreği bundan daha ünlü bir ad üzerinde birleşemezdi de onun için. Geçmişi geleceğe bağlayan büyük yol üstünde onun hızına Türk atasının sesinden başkası yetişemezdi de onun için. ATATÜRK derin bir inançla sonsuz bir kıvançtan doğdu. Onun adını düşünmeden koyduk, konuşmadan anlıyoruz!.  ATATÜRK Türk'ün ta kendisidir. Türk'e kutlu olsun...

 

Kemal Paşa, kendi çevresinde bulunan sevdiği bazı kişilere de birer soyadı vermiştir. Bu kişiler şöyle sıralanabilir: İsmet Paşa (İnönü), Celâl Bey (Bayar), Dr. Tevfik Rüşdü (Aras), Receb Bey (Peker), Hasan Rıza (Soyak), Salih Bey (Bozok), Nuri (Conker), Ali Sâib (Ursavaş), İbrahim Necmi (Dilmen), Ahmed Cevad (Emre), Naim Hazım (Onat), Dr. Refik (Saydam), Dr. Saim Ali (Dilemre), Ali Cânib (Yöntem), Cevad Abbas (Gürer), Kâzım Paşa (Özalp), Ali (Çetinkaya), Afet (İnan), Ruşen Eşref (Ünaydın), Vasıf (Çınar) ve Fahri Sabit (Korutürk). Bu küçük listedeki gibi; soyadı kanunu çıktıktan sonra, herkes soyadını Atatürk'ten almak havasında idi. O da karşısındakinin hal tercümesine ve başından geçen vakalara uygun bir soyadı takardı. Bunlardan bazılarını aktararak iktifâ edelim:

TÜRKÇE AD TAKINIZ

Dil davası ile uğraşmayanlardan ve Dışişleri Bakanlığı yüksek memurlarından Osman Grandi saf; fakat içi dışı bir, fakat içi de dışı da düzgün bir insandı. Grandi, Mussolini'nin Dışişleri Bakanının adı idi. Bir akşam Atatürk kendisine “Ne taşıyorsunuz bu soyadını” diye sorar: “Çok eskidir, tarihidir, efendim” diye cevap verir. Atatürk: “Ne imiş tarihi bakalım?” der. “Efendim cedlerimizden biri gemi ile Mısır'dan geliyormuş, teknenin kaptanı imiş, yolda büyük bir fırtına çıkmış, imdat gelinceye kadar içindekilerin hepsi boğulmuşlar. Fakat ceddim grandi direğine çıktığı için kurtulmuş soyadımızın hikâyesi budur.” Atatürk: “Ne? Ne? Bütün gemidekiler boğulduktan sonra yalnız kendi canını kurtaran kaptanın hatırası mı olur? Beyefendi!. Yalnız bu sebeple bırakınız da, bir Türkçe ad takınız…” der. (Falih Rıfkı Atay: Çankaya, İstanbul-1969, Sayfa: 569-570)

DİRİK

İran Şahı Rıza Pehlevi Atatürk'ün Misafiri olarak Türkiye'yi Ziyarete gelmişti. Ege gezisi sırasında tanıştığı İzmir Valisi Kazım Paşa'yı dinç ve hareketli görür. Konuştuğu Azeri Türkçe'siyle “Maşallah Sen Dirik Paşa” demiştir. “Dirik” sözcüğü Atatürk'ün çok hoşuna gider ve 10 Aralık 1934 tarihinde Kazım “Dirik oldu” ifadeli bir yazıyla, Kazım Paşa'nın Soyadı Dirik olur. (Orhan Dirik: Babam Kazım Dirik ve Ben, İstanbul-1998, Sayfa: 69)

TANDOĞAN

Atatürk Ankara Valisi olan Nevzat Bey'e Tandoğan soyadını vermiştir. Kendisi sistemli, düzgün ve metotlu çalışırdı. Sabahları çok erken kalkardı. Atatürk ona bu yüzden ve erkenciliğinden dolayı “Tandoğan” soyadını vermiştir. Atatürk kendi el yazısı ile “Nevzat oldu Tandoğan” ibaresini yazmıştır. Bu soyadının kendisine Atatürk tarafından tevcih edildiği gün Nevzat Bey son derece mutlu ve gururludur. Arkadaşı Kazım Atakul bu olayı şöyle anlatır: Kendisinin yanına girmiştim soyadı kanunun yürürlüğe girdiği günlerdeydi. Bana, senin soyadın ne? Diye sordu; “Atak ya da Atakul” sözcüklerini düşünüyorum dedim. Hayır, olmaz Atakul olsun dedi ve ilave etti; “Bak Kazım, bana Ulu Önder Atatürk Tandoğan soyadını verdi. Ben onu tescil ettiriyorum” dediler. (Hayri Orhon, Celal Keseroğlu, Mehmet Belek, Kazım Atakul: Meşhur Valiler, Ankara-1967, Sayfa: 577)

ÖNGÖREN

Dr. İbrahim Tali Bey'e, Atatürk onun önden gelirliğini ve önden yürürlüğünü takdir ederek “Öngören” soyadını vermiştir. Trakya Umumi Müfettişi olan Dr. İbrahim Tali Bey, 9 Ocak 1933 tarihinde İçişleri Bakanlığına yazdığı yazıda Atatürk “Öngören” soyadını verdi ve “Yılın ilk gününden beri bu adı kullanmaktayım. Arz ederim” demişti. (Hayri Orhon, Celal Keseroğlu, Mehmet Belek, Kazım Atakul: Meşhur Valiler, Ankara-1967, Sayfa: 492)

PEKER

Recep Bey prensip sahibi, bildiği konularda ödün tanımayan, dik başlı, pek yürekli, halkın dört dörtlük dediği türden bir kişi olduğu için Atatürk ona “Pek-er” der ve Peker soyadını verir. (Teoman Göl: Türk Siyasal Hayatında Recep Peker, Ankara-1998, Sayfa: 16)

SAYDAM

Dr. Refik Bey çalışkan, ileri görüşlü, kibar bir devlet adamı idi. Yaptıklarını söylememek, fakat söyledikleri yapmak tevazu ve azmine sahip olan Dr. Refik Bey'e Atatürk “Şeffaflık” anlamında “Saydam” soyadını vermiştir. Atatürk “Ben Ona niçin Saydam dedim, O içi dışı bir, tertemiz bir insan pırlantasıdır da ondan” derdi. (Naim Onat: Büyük Kaybımız İçin, Ulus Gazetesi, 9 Temmuz 1942)

TANRIÖVER

Hamdullah Subhi Bey Romanya'da iken, Türkiye'de 21 Haziran 1934'de Soyadı Kanunu kabul edilir. Hamdullah Subhi ve baba tarafından bütün erkek akrabaları eski aile isimleri olan “Kocamemi”yi soyadı olarak almayı düşünürler. Abdullah Subhi Bey Soyadı alışını şöyle anlatır: “Sofrada idik, Atatürk bana sordu” “Hangi Soyadını aldın?” “Cevap Verdim” “Eski bir aile ismimiz vardır, Kocamemi” Atatürk: “Memi'nin, Memo ve Memiş gibi Arapçadan geldiğini” söyledi ve ilave etti: “Ben sana tam bir Türkçe bir isim vereyim Hamdullah'ın tercümesi “Tanrıöver”dir.” Atatürk bu ismi kendi eliyle kâğıda yazdı, kağıdı sofranın üstünde duran geniş bir tasın içine koydu ve "Her ikisini de yadigar olarak sakla” dedi. (Mustafa Baydar: Hamdullah Subhi Tanrıöver'in Hatıraları, Cumhuriyet Gazetesi, 10 Ağustos 1966)

ŞİRRET

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Trakya'dan köylerden gelen bir şikayet üzerine 23 Aralık 1930 günü Kemalköy (Doğanca) köyüne gitmiştir. Köy halkı, Atatürk'ün yakından tanıdığı çeltikçi Karabekir'in, çeltik ekerken sığır yolunu çeltik alanı içine soktuğu, hayvanların bu meradan istifade edemediğini ve sıtma hastalığından yakınıyorlardı. Çeltikçi Karabekir ise kendisinin Edirne ve yöresinde çeltik ziraatını başlatmak suretiyle yeni iş alanı açtığını ve işsiz köylüye iş temin ettiğini, pirinç ziraatının memleket ekonomisine olan katkısından örnekler vererek anlatırken; köylülerden Salih isminde bir ikide bir lafa karışırmış, adamın lafa karışmasına kızan Gazi köylüye sert bir şekilde hitap ederek: “Sus bire Şirret adam” diye hitap etmiştir. Köylü Salih'in ismi “Şirret Salih” olmuş ve soyadı kanunu çıkınca soyadını “Salih Şirret” olarak almıştır. Salih Efendi bu soyadını Atatürk verdi der ve öğünürmüş. (Mehmet Serez: Atatürk ve Milli Mücadelede Tekirdağ, T.C.Tekirdağ Valiliği Yayınları, Sayfa: 132)

DİLAÇAR

Gelelim makalemize konu olan Agop efendiye… Kendisi de bir ermeni olan gazeteci-yazar Levon Panos Dabağyan; Yedirenk Yayınları'ndan 2010 senesinde çıkan, “Osmanlı Ermenileri” adlı eserinde (Sayfa: 218) mevzuu şöyle aktarır: “Gündüzleri Türk Dil Kurumu'ndaki işlerde tutkuyla çalışırken, geceleri başka çabalara çağırılır. Atatürk'ün Çankaya Köşkü'nde düzenlediği dille ilgili tartışmalara katılmaktadır. Yazın da Dolmabahçe'de, yine bu amaca yönelik oturumların önde gelen konuklarındandır. Özellikle yabancı sözcüklerin kökünü açmakta aranan bir uzman olmuştur. Nitekim bu derya Hoca'yı mükâfatlandırmak ister ve ona en manalı, en ruh okşayıcı, en gurur verici hediyeyi sunarak, şöyle buyurur: “Agop Efendi!. Bundan böyle senin soyadın “Dilaçar” olsun.”

ATATÜRK SOYADI AGOP EFENDİ'NİN İCADI MI?

Bazı tarihçilerin bu iddiasını destekleyici manadaki hatıraları ve yaşanılanları yazımızın bu bölümüne kadar aktardık. Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer “Agop Martayan'ı biliyor musunuz?” serlevhalı, 26 Ocak 2012 tarihli yazısında bu iddia ile alâkalı şunları söylemektedir:

“Hani biz Mustafa Kemal Paşa'ya ‘Atatürk' diyoruz ya... İşte bu Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşa'ya ‘Atatürk' soyadını teklif eden adamdır. Agop Martayan, Mustafa Kemal Paşa'ya ‘Atatürk' dediği için biz O'na Atatürk diyoruz. Çünkü Mustafa Kemal vatanı kurtarıp cumhuriyeti kurduktan sonra her alanda olduğu gibi Türk dili üzerinde de derinlik ve genişliğine çalışmalara başlar. 22 Eylül 1932 tarihinde Dolmabahçe Sarayı'nda gerçekleştirilen Türk Dili Konferansı'na Agop Martayan ile birlikte İstepan Gurdikyan ve Kevork Şimşyikyan da uzman olarak davet edilirler. Çünkü Agop Martayan devrin en büyük dil âlimlerinden biridir. (…) Yabancı sözcüklerin kökünü açmada uzman olduğu için Atatürk tarafından kendisine “Dilaçar” soyadı teklif edilir, o da bu soyadını memnunlukla kabul eder. “Beni buraya Atatürk getirdi, ölünceye kadar O'na ve Türkçe'ye layık olmaya çalışacağım” diyen Agop Dilaçar, TDK Başuzmanı olarak 45 yıl görev yaptı. Soyadı Kanunu'nda Mustafa Kemal'e Atatürk soyadını teklif eden de oydu. Ey, “Türkler Ermenilere soykırım uygulamıştır” diyen iftiracılar, Agop Martayan'ı bu tezinizde nereye oturtacaksınız?”

REJİMİN “DİLAÇAR” ÇIKMAZI

Yazımızın sonunda “Kemal Paşa'ya Atatürk soyadını Agop efendi verdi, vermedi” tartışması bir kenara; rejimin Agop efendi yaşarken ki “ermeni” yaklaşımı, Agop efendinin ölümü ve sonrasında yaşanılanlar ile de devam etmektedir. Bu yaklaşımın en bariz misallerinden birini, rejimin gazetesi Cumhuriyet; 13 Eylül 1979 tarihli nüshasında, Agop Martayan'ın ölüm haberini küçük puntolarla, küçük bir haber ile verirken; “Türk Bilimcisi Dilaçar İstanbul'da Öldü” başlığında, “A”yı da yok ederek göstermiştir.

Hele ki, hayatını TDK'na adamış Agop efendi'nin hayatı ile alâkalı; Türk Dil Kurumu Yayınları'ndan, 1982 senesinde çıkarılan ve Kaya Türkay tarafından hazırlanan “Türk Diline Emek Verenler Dizisi”nin 19. Kitabının kapağı, A.DİLÂÇAR şeklinde yazılmıştır. Zaten TDK'da Agop efendinin ölümünde farklı bir tutum sergilememişti. Bu teferruatı da Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin Genel Sekreterlerinden Yalçın Yusufoğlu şöyle anlatıyor:

“Türk Dil Kurumu'nun gazeteye verdiği ilanda müteveffanın adı “A. Dilaçar” olarak yazılıydı. Cenazenin hangi camiden kaldırılıp, hangi kabristana defnedileceği belirtilmiyordu. Dahası da, sadece TDK'nın ilanı değil, gazete haberleri de “A. Dilaçar öldü” diyorlardı. Zira AA bültenleri de öyle yazmışlardı; hiç bir gazete de, ya bilgisizlikten veya resmi jargonu izlemekten dolayı düzeltme yapmamıştı. Kısacası, her nedense müteveffanın soyadı vardı, adı yoktu. O sırada benim de yazı yazdığım Gerçek Gazetesi günlük yayınlanıyordu, sadece bu gazete dilbilimcinin ön adını yazmıştı: “Basının A. Dilaçar diye andığı bilim adamının adını AGOP DİLAÇAR diye vermişti. Gerçek dışında bütün gazeteler Agop adını gizlemişlerdi.”

Ertesi gün, bu konuya değinen bir yazıyla resmi görüşün ve onun izlemcisi medyanın bu tutumunu eleştirdik. (Gerçek Gazetesi-14.09.1979) Tabii ki, Gerçek gazetesinin sesi büyük basın içinde duyulmadı bile, buna rağmen o yazıdan her nasılsa haberdar olan bir kaç Ermeni yurttaş telefonla teşekkür etmişlerdi.

İki gün sonra İlhan Selçuk köşesinde aynı konuyu işleyip, Dilaçar'ın Agop olan adının sansür edilmesini eleştirdi. Bu sayede hiç değilse daha genişçe bir kesim devlet kurumları olan TRT, TDK ve AA ile izlemcilerinin tutumlarını öğrendi.”

Türkiye'deki Ermeni toplumunun Türkçe ağırlıklı ilk gazetesi Agos'tan Levent Özata, 21 Eylül 2012 tarihli A.Dilaçar ile alâkalı yazısına şu şekilde son veriyor: “Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkçe hocalarına göre “hocaların hocası” Dilaçar, Türkçe eğitiminde dili doğaçlama öğrenmiş çocukların Türkçelerinin şekillendirilmesi, kurallara oturtulması ve geliştirilmesini temel gaye edinmiş dil eğitiminde. Ancak dil kıvraktır, durduğu yerde durmaz. Ömrünü adayıp, yeniden yaratmaya çabaladığı Türkçeye, şimdi ‘agopça' ve yahut ‘uydurukça' deniyor. Bir de Şişli'de bir sokağı var: “A. Dilaçar Sokağı”. Devlet bildiği şekilde ‘isimsiz' kahramanını ödüllendirmiş; adını saklayarak.”

SON

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  286061

-