13 ARALIK 2018 PERŞEMBE

Abbas Pirimoğlu

AVRUPA MERKEZCİLİK VE DERRİDA(2)

Abbas Pirimoğlu

Mustafa Şerif'in kendisine yönelttiği soru üzerine Derrida'nın bilimcilik ve kapitalizm hakkında olumsuz kanaatlerini ifade ederken, sekülerizm konusunda tasvibkâr tavır sergilediğini belirtmiştim.

Sıralanan üçlünün Batının alâmetifarikası olmasına rağmen filozofumuz neden “sekülerizm” konusunda farklı düşünmekteydi? Politika ile teokratik ve teolojik olanın ayrılmasının bu denli ısrarlı takipçisiydi? Üstelik devletin egemenliğinin kökenlerinin teolojik olduğunu söylemiş olmasına rağmen.

Sorunun cevabı aslında çok basit! Derrida kıymetli ve namuslu bir düşünürdü belki ama her düşünür gibi o da belli bir coğrafyanın, belli bir zaman diliminin mahsulüydü. Yani “mekân” ve “zaman” ile kayıtlı idi. Bilimcilik ve kapitalizm hakkında düşünürken, müşahede ettiklerini, vicdanı ve aklı ile tartıyor ve reddediyordu; lakin iş sekülerizme gelince aynı müşterek tarihin yoğurduğu Avrupa ile hemfikir hale geliyordu. Zira Batılı zihnin, Hıristiyanlık ile daha doğrusu ruhban ile devlet arasında yaşamış olduğu acı tecrübe onu bu şekilde düşünmeye sevk etmişti. Kısacası sekülerizm hakkındaki kanaatlerinde de aslında çok haksız denilemezdi. Bir şartla ki evrensel bir hakikatin değil, belli bir coğrafyanın lokal müktesebatı ile fikir beyan etiğinin farkında olunarak.

İşte bizim aydınlarımızın bilmediği incelik burada. Batının tecrübelerinin insanlığın evrensel kazanımları olduğunu vehmetmek. “Anlamak” denilen fiilin epistemolojik değil, ontolojik kökenli olduğunu fark edememek.

Hatta her ne kadar Avrupa merkezci olmasa dahi düşünürümüzün geleceği yine Avrupa'da gördüğü satır aralarında rahatça okunmaktadır. Evvela Amerikanlaşma ile Avrupalılaşma arasında bir ayrım yapmak gerektiğini ifade eder. Evet, “dünya hiçbir zaman bu kadar eşitsiz ve marjinal olarak paylaşılabilir ve paylaşılmış olmamıştır”, dahası “Avrupalılaşmaya karşı çıkanların dahi Avrupalılaşmanın belli bir teknik, tekno-bilimsel, bazense tekno-ekonomik-bilimsel yanını kullanmasının” paradoksuna işaret ederek “kavramlara tekrardan iyice bakmak lüzumu vardır” dese de küreselleşmenin henüz gerçekleşmediğini,  Amerika ile Avrupa'yı ayırmanın gerektiğine işaretle ütopyası olan “gelecek demokrasiye”  açılmak için Müslümanları Avrupa ile işbirliğine davet eder(Sf:80-81)

Amerika Birleşik Devletleri'nden kurtulmak için, ayrıca dünyadaki, Arap Müslüman dünyadaki daha önce bahsettiğim ‘gelecek demokrasiye' açılmaya hazır olan diğer güçlerle bağlantı kurmak ve yeni sorumluluklar almak için kendini yaratma sürecindeki belli bir Avrupa'ya ihtiyaç vardır”

Elbette geleceğin güzelleşmesi için Avrupa'ya da düşen görevler olacaktır, olması da gerekir. Buna kimse itiraz etmez. Lakin mütefekkirimizin, dünyayı değiştirmek için bahsetmiş olduğu “birisi bunun için inisiyatif almalıdırsözü ile “ ihtiyaç vardır” sözü birlikte değerlendirildiği zaman, sanki bu rolü tekrar Avrupa'ya biçiyor izlenimini uyandırmaktadır.

Kısacası geleceğin dünyası için “Avrupa” önceliği, üstünlüğü tekrar ele alacak,  Müslümanlar başta olmak üzere dünyadaki şikâyetçi kesimler Avrupa'nın yol göstericiliğine ayak uydurmak suretiyle yardımcı olmalılar, demeye getirmektedir Derrida

Filozofumuzun bu teklifinde nasıl aşılacağı suali belirsiz kalan önemli müşkiller bulunmaktadır.

 İlki, Derrida'nın muhayyilesinde ki ‘gelecek demokrasi'nin de seküler olacağı aşikârdır. Oysa Müslüman toplumlar Batı yanlısı olanlar hariç tutulmak kaydıyla dünyanın temel sorununun sekülerizm olduğu inancındadır. Yaklaşımlardaki bu temel farklılık nasıl giderilecektir? Dahası illaki seküler temelli bir işbirliği dayatması, orijinallik kazanamayan “Avrupa merkezcilik” in kendisinin tekrarı olamayacak mıdır?

Kendi coğrafyasının yerel birikimlerini evrensel gerçeklermiş gibi dayatmasının devamı durumunda “kendisini yaratma sürecindeki Avrupa” daha işin başında şüpheleri beraberinde getirmeyecek midir?  Geleceğin daha adil ve daha güzel bir dünyası için “Avrupa” gerçekten işbirliğine hazır mıdır? Yoksa “Avrupa merkezcilik” mevcut haliyle yürümeyeceği anlaşıldığı için, yürütebilecek yeni bir Avrupa mı tasarlanmaktadır?

Kaldı ki söyleşinin bir yerinde “inancın sosyal bağın gerekliliği” olduğunu söyleyen( sf 77) Derrida bu şartlar altında dünyadaki halkların tekrar Avrupa'ya inanmasını nasıl temin edecektir? Evet, inanç asıldır ve olmazsa hiçbir toplumsal devamlılık olamaz. Hatta ertesi gün güneşin tekrar doğacağına inanç olmasa insanlar arasındaki ilişkiler tamamen yok olur. Peki, bu bağlamda mağdur toplumlar Avrupa'ya nasıl güvensin ve neden inansın? Asırlardır yapılan yağma, sömürü,  köleleştirme ve haksızlıklar karşısında insanlar neden Avrupa'ya itimat etsin ve önderliği tevcih etsin?

İnsanlığın aynı delikten ikinci kez ısırılmamasının güvencesi nedir?

İşte cevabı verilemeyen bu soruya Batı tatmin edici bir cevap bulamadıkça inandırıcı olmayacaktır. Çağrısına hiçbir halk olumlu cevap vermeyecektir.

Tabiî ki Batıcılar ve halklarını zorbaca yöneten işbirlikçiler müstesna. Zira onlar cam küreye bakmak suretiyle de olsa inançlarını yenilerler.

 

 

ABBAS PİRİMOĞLU - TERCÜMEİHÂL

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  151410

-