1 HAZİRAN 2020 PAZARTESİ

Hüseyin Yağmur

BALKAN HARBİ FACİASINI HATIRLAYANINIZ VAR MI?

Hüseyin Yağmur

Balkan Savaşı, dört Balkan devletinin kurduğu ittifak ile Osmanlı Devleti arasında oldu. 8 Ekim 1912'de Karadağ'ın, 17 Ekim'de Bulgaristan ve Sırbistan'ın ve bir gün sonra da Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmeleriyle başladı.

Osmanlı-Yunan Savaşında Yunanlıların yenildiğini bilen Avrupalı Devletler, Balkanlı Devletlerin Osmanlıya karşı harp ilan etmeleri üzerine ‘harp nasıl biterse bitsin neticede statükonun mahfuz kalacağını' ilan ettiler. Ancak Osmanlı Devleti savaşta mağlup olup toprak kaybedince bu sözlerinden vazgeçtiler.

Savaşın başlaması ile birlikte ilk kaybımız Arnavutluk toprakları oldu. Osmanlı Devleti'nin Balkan devletleri ile mücadelesinden faydalanan Arnavutluk 28 Kasım 1912'de istiklaliyetini ilan ederek Osmanlı'dan ayrıldı.

Samiha Ayverdi'ye göre dönemin İttihatçı yöneticileri gaflet içindeydiler: Masum halkı canından bezdiren İttihat ve Terakki, bir körlük içinde Balkanlı toplulukların da el ele vermekte olduklarından habersiz bulunuyordu. O kadar ki, dış siyaset karşısında kabinenin en hassas azası olması gereken Hariciye Nazırı Asım Bey bile, büyük bir rahatlıkla "Balkanlar'dan vicdanım kadar eminim" demek suretiyle, bu gafletini etrafına da sirayet ettiriyordu. (Ayverdi,2014:58)

Bu gaflet o kadar ileri seviyedeydi ki Sırbistan'ın, Almanya'dan satın aldığı ağır silahların Selanik Limanı üzerinden geçirilmesine şaşırtıcı bir biçimde izin verilmiş ve dolayısıyla Balkan Devletleri'nin silahlanması konusunda adeta kayıtsız kalınmıştı.Gafletin bir başka boyutu da bölgedeki askerimizin terhis edilmesi şeklide ortaya çıkmıştı. Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen  bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.(Apak,1988:91)

8 Ekim 1912 – 30 Mayıs 1913  tarihlerinde cereyan eden ve Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlanan Balkan Savaşı şüphesiz bir sebep değil sonuçtu. 1909 yılında İngilizlerin tahrikleriyle gerçekleşen 31 Mart Darbesi ile Sultan 2.Abdülhamit'i tahttan indiren İttihatçılar, Onun yıllardır izlediği ‘Balkan Devletlerini birbiriyle uğraştırma' siyasetini ortadan kaldırdılar .Böylece Balkan Devletleri arasında kurulacak ittifakın temellerini atmış oldular.

Balkan Savaşı büyük toprak kayıplarına sebep olduğu kadar Osmanlı ordusu ve ülkenin insan kaynakları açısından tam bir facia oldu.Çünkü Osmanlı Ordusu, bir çok bakımdan bu savaşa hazırlıksız vaziyetteydi.

Savaşa katılan subaylardan biri olan Albay Rahmi Apak, hatıralarında yalın ve acı tesbitlerde bulunur.Türk ordusunda harp mefhumunu bilen kumandan yok gibi idi.1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı'ndan  beri Osmanlı Ordusu savaşı unutmuştu. Biz Harp Akademisindeyken Siyasi Tarih dersimizi Diran Kelekyan okuturdu. Kelekyan, Sabah Gazetesinde başmakaleler yazardı.Balkan harbi patlamak üzere iken bize şunları söylemişti:Siz harp edemezsiniz.Bakınız etrafınızdaki 15 subaydan hanginizin elbisesi birbirine benzer? Her birinizin elbisesinin kumaşları ayrı, biçimleri başka.Kiminizin saçı uzun kiminizin kısa.Daha yeknesaklık bile sağlayamamışsınız. Sizin askeriniz atış yapmasını bile bilmez.(Apak,1988:49-92)

Osmanlı Ordusunda Balkan Savaşına katılan General Cemil Conk da  ‘askerin savaşmasını dahi bilmediğini' yaşayarak görenlerdendir. General Cemil Conk Hatıralarında ;Balkan Savaşı'nda askerin deneyimsiz eğitimsiz olduğunu hatta   savaşmasını dahi bilmediğini, oysa Bulgar ordusunun muntazam ve eğitimli olduğunu bol silah ve cephaneye sahip bulunduğunu anlatmaktadır (Koçak,2012:102)

Nitekim savaş sırasında Osmanlı topçu bataryalarının yeteneksizliği açıkça gözler önüne serilir. Osmanlı ordusunun topçu menzili düşman hedeflerine dahi erişemezken, Bulgar topçusu attığını vurmaktadır. (Koçak,2012:103)

Balkan Savaşı için İstanbul'a gelen Alman Subayı Hochwaechter “Diğer Alman subayları ile birlikte, tren biletlerinin parasını kendi ceplerinden ödeyerek bir tren bulmayı başardıklarını söylemektedir.(Koçak,2012:187)

Hochwaechter'in anlattığına göre; Cephe hattında haberleşme hemen hemen hiç yoktur. Komutanların da savaşın aldığı gerçek durum hakkında ayrıntılı bilgileri yoktur. Hochwaechter, uzun zaman yollarda görev alacağı topçu birliğini arar. Ancak birliğin nerede olduğu belli  değildir. Sonunda, Kırk Kilise'de (Kırklareli) Mahmud Muhtar Paşa'nın  kurmay heyeti'ne dahil olur.(Koçak,2012:188)

İşte bu şartlarda cephelerde bulunan Osmanlı Ordusu, çok feci yenilgiler alır. Bu yenilgiler askerlerin perişan bir şekilde geriye çekilme ve yaşam mücadelesi verme sonucunu doğurur. Ancak bu çok acıklı ve zorlu bir süreçtir.

Balkan Savaşı, Türk askeri bakımından çok acıklı ve hüzünlü sahnelerle doludur.Bu sahneler yerli yabancı müellifler tarafından sonraki yıllarda kaleme alınmıştır. Bunlardan bazılarını bu vesile ile paylaşalım.

Tarık Zafer Tunaya Balkan Savaşından bir  dramatik bir fotoğrafı şöyle nakleder:“Askerlerin ekmeği, kumandanın telgrafı yok...Abdullah Paşa'nın zabitleri mısır köklerini tırnakları ile kazıyarak, biraz unla kaynatıp kumandanlarına veriyorlardı. 175 bin kişilik bir kuvvet kumandanının yiyecek ekmeği yoktu... Bu bir hastalar ve yaralılar kafilesi değildi, bunlar gerçek insan paçavralarıydı. Yeşilimsi ve yanık yüzlerinde ızdırap gerginliği, acının verdiği perişanlık içinde sürüklenmekteydiler...Kimini arkadaşları taşıyordu, kimi de yük arabaları üzerine asılmışlar, cesetlerle karma karışık yürüyorlardı. Arabalardan feci bir inilti ve hırıltı konseri yükseliyordu. Bu can çekişenler kortejinin arkasında, çamur deryası boyunca, bağırsaklarını toprağa boşaltan iki büklüm gölgeler seçiliyordu... Havanın fenalığı, gıda yokluğu, üniforma uymazlığı, kunduraların biçimsizliği, bitik düşmüş, kötü kumanda edilmiş bu biçarelere Hıristiyan ahali, pencerelerden tüfekle ateş ediyordu... Bir ordu ki harp etmeden, önemli kayıplara uğramadan, hatta bir kısmı galip gelmişken dağılıyor, perişan oluyor... Askerler tekerleklere yapışmış et parçaları için birbiriyle kavga ediyor..Çerkezköy'den İstanbul'a yirmi saatte” gidilen buralarda “yaralıları yıkamak için su bile yok”, “Neferler obüslerin açtığı yaraları kendileri pis paçavralar ya da çamaşır parçalarıyla sarmakta.Acaba tarih buna benzer bir durumu kaydetmiş midir?” (Tunaya,1989:459)

Savaşa katılan subaylardan biri olan Albay Rahmi Apak, o acıklı halleri şöyle anlatır:Şimdi kasabaları,şehirleri,vilayet ve kıtaları bırakıp çekiliyoruz.Her tarafta perişanlıklar devrilmiş arabalar, terk edilmiş toplar, dizlere kadar çamurlar içine yürüyen Mehmetçikler..  (Apak,1988:71)

Balkan Savaşı'ndaki en önemli Osmanlı cephelerinden biri olan Yanya'da Yanya Kalesi müdafaasına katılan Binbaşı İsmail Hakkı Okday da o günlerde yaşanan trajediye şahitlik yapan subaylardan biridir.

Sırp hududundan itibaren yürüye yürüye gitgide takatten düşerek ilerleyen, bir iskelet gibi tanınmaz hale gelen, hiç bir kapıdan bir dilim ekmek bile alamadan, kendiliğinden biten yabani otlarla beslenerek Yanya'ya ulaşan Anadolu'nun asil evlatları ruhlarındaki asalet ve mertliğin pek tabii olan hisleriyle kahramanca ölmekten çekinmiyorlardı.Böylece Sırp hududundan Yanya'ya gelmiş olan askerlerin üniformaları yırtık ve kirliydi.Çoğunun paltoları kunduraları bile yoktu.Yanya Garnizonu'nu takviye edecek olan askerler, işte bu zavallı, aç ve sefil, kuvvetten düşmüş, acınacak bir halde bulunan Anadolu çocuklarıydı.(Okday,1994:40)

(…)1913 yılı Ocak ayı sonuna kadar Garb Ordu'muzdan gönderilen 8500 Anadolu askeri Yanya'ya yardım etmek üzere imdadımıza yetişmiş ise de bu askerlerin iki bini kuvvetsizlikten ve açlıktan tamamen bitik bir halde idi.(Okday,1994:106)

(…) Askerlerimiz şişmiş ayaklarıyla siperlerde düşman  hücumlarını karşılıyor,gece gündüz değişilmeksizin soğuk su ile dolu siperler içinde yarı aç yarı tok Yanya'yı müdafaa ediyorlardı.(Okday,1994:109)

Balkan Savaşı'nda askerler ve cephenin durumu kötü olduğu kadar hastane ve  erzak gibi geri hizmetlerinin de son derece zayıf ve yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden cephelerde ölenler kadar hastanelerde bakımsızlıktan ölen çok sayıda asker olduğu anlaşılmaktadır.

Garp Ordusu'nun mevcudu on yedi bin erden ibaretti. Subayların yüzde onu şehit olmuş yahut sefaletten ölmüştü.Ordunun iki bini ağır hasta, tamamen aç,bitli, bakımsız ve kısmen silahsızdı.Bu harap olmuş subaylar merhamet edilecek bir halde bulunuyorlardı.Hepsi de açlıktan son derece zayıflamış, üniformaları lime lime  olmuştu. Bu bedbaht askerlerin her gün iki yüz kadarı ölüyordu. Bunların çoğu tıbbi yardım da alamıyorlardı. Zira ilaç da bulunamıyordu.Caddelerin sağında solunda açlıkla terk-i hayat etmiş askerlerin yeni kazılmış mezarlarının toprak yığınları görülüyordu.(Okday,1994:122)

Çok zor şartlarda savaşan askerimiz yoğun bir şekilde erzak sıkıntısı da yaşamaktadır.Erzak tedarikindeki zorluklar fazlasıyla büyümüş ve menfi tesirini göstermeğe başlamıştı. Un kalmamıştı. Ekmek sadece mısırdan pişiriliyordu.Günde  10 ila yirmi beygir, yemsizlikten ölüyordu. Yem ve saman  yokluğundan cephelerdeki 8000 at ölmüştü. (Okday,1994:100)

Binbaşı Okday, Yanya Müdafaası günlerinde hiç unutamayacağı bazı dramlara da şahit olur.Haber getirmek için binek katırımla ilk hatlara doğru giderken sancıdan inleyen yaralı bir askere rastgeldim. Bana  bacağının iki yerden kırık olduğunu, iki günden beri tek bir mısır tanesi bile yemediğini, bir damla su tatmadığını, tek bir sedyecinin gelip kendisini en yakın sargı yerine götürmediğini, yere düştüğü andan beri ölümü beklediğini söyledi. Kendisine mataramdan su, palto cebimde yolda yemek üzere sakladığım katıksız mısır ekmeğinden verdim.Yakında göndereceğim sedyeci Sıhhiye efradını beklemesini rica ettim. (Okday,1994:93)

(…) Yolda bir çok silahsız Türk askerinin Ergani şehrine doğru gittiklerini görüyorduk.Yorgunluk ve sefaletten dolayı yoluna devam edemeyenler, yolun kenarında yatıp kalıyor ve açlıktan kıvranarak kargalarla akbabaların yemi oluyordu.Gündüz bu canavar kuşlar gece ise çakal ve sırtlanlar ölmüş askerlerimizi parçalayıp yiyordu.(Okday,1994:146)

Dönem subaylarından Selahattin Adil Paşa da Yanya'da yaşanan büyük dramdan şöyle bahseder: Yanya'daki erlerin,  özellikle birliklerine katılmamış olan dağınık erlerin durumu yürekler acısı idi. Zavallı  askercikler haftalardan belki aylardan beri bir avuç bazen kavrulmuş bazen haşlanmış, bazen ekmek haline getirilmiş mısırdan başka bir gıda alamamış, en ufak hastalıktan kendilerini kurtaracak ilaçtan yoksun, bütün dünya ile alakası kesilmiş, eski moralinin zerresi kalmamış, benliğini değil, varlığını unutmuş gibi idi. Gıdasızlık yüzünden yarı deli, vücudu  bir deri bir kemikten ibaret kalmış ve üzerindeki palaspare elbisesinin omuzlarından bir iskelet veya korkuluk halini almış olduğu görülen, yüzü ve organları bir mumya gibi kararmış ve kurumuş bu memleket çocuklarına yollarda veya açlıklarını gidermek için ot bulmak ümidiyle dolaştıkları sırtlarda sık sık rastlanıyordu. Tam bir yoksulluk içinde ümitsiz bir sefalet ve perişanlığa düşen ve Eyüp sabrına benzer ümitsiz bir tevekkülle sessizce dayanabilen bir toplumu bilmem tarih yazmış mıdır? (Sarıbay,1982:188)

Osmanlı Ordusunun yaşadığı bu büyük facianın gerisinde ekonomik ve sosyal bakımdan geri kalmış Osmanlı Devleti gerçeği yatmaktadır. O kadar ki Balkan Savaşı'nda Edirne'yi kurtarmak için hücum yapacak olan devletin buna harcayacak parası olmadığından bu para Alman Hükümetinden borç olarak alınır.

Savaşlar Osmanlı aleyhine sonuçlanmış, sırasıyla büyük şehirler düşmüştü. Yanya (6 Mart 1913), İşkodra (10 Nisan 1913), Kırklareli (24 Ekim 1913), Selanik (9 Kasım 1913), Manastır (18 Kasım 1913) gibi belli başlı merkezleri imparatorluk yitirmiştir. Yüz elli beş günlük bir direnişten sonra Edirne de düşmüş, Ege adaları kaybedilmiş, düşmanlar Çatalca'ya kadar gelip dayanmıştı.

Netice olarak Osmanlı Devleti, Balkan Savaşında tarihinin en ağır hezimetine uğradı. Devletin batısı Adriyatik Denizi kıyılarından Meriç nehrine kadar geriledi. Böylece altı yüz yıldır Türk vatanı haline gelmiş bulunan Rumeli kaybedildi. Bu sonuç Balkanlarda yaşayan binlerce Türk'ün de anavatan topraklarına göç etmek üzere yollara dökülmesine neden oldu. Bu göç sırasında bin bir facia yaşandı ve birçok sivil Türk hayatını kaybetti. İstanbul'un büyük Selatin Camileri Balkan Harbi'nde koleraya yakalanan askerler için hastane olarak kullanıldı.

Osmanlı Devletinin bu savaşta uğradığı maddi ve manevi büyük kayıplar geleceğini olumsuz yönde etkiledi. Komşularının saldırısına uğrayan Bulgaristan'ın Osmanlı sınırından askerlerini çekmesini fırsat bilen Osmanlı Devleti Edirne'yi geri aldı. Savaş 30 Mayıs 1913'de Londra Barış Antlaşması ile sona erdi.

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  411157

-