27 MAYIS 2020 ÇARŞAMBA

BATI’DA İKİNCİ ‘AFRİKALI KÖLE’ SENDROMU; MÜLTECİLER

UHİM Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Küçük ile son zamanlarda İslam coğrafyasında yaşananları, Avrupa’nın yükselen ayrımcılığını ve zaman geçtikçe büyüyen mülteci krizini konuştuk.


BATI’DA İKİNCİ ‘AFRİKALI KÖLE’ SENDROMU; MÜLTECİLER

Röportaj: Furkan Hasdemir / Yeni Söz

Ayhan Bey, UHİM'i bize kısaca tanıtır mısınız?

Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi (UHİM) olarak, siyasetten hukuğa, ekonomiden kültür-sanata, ekolojiden sağlığa, medyadan eğitime kadar hayatın her alanında gerçekleşen ihlallere ve bu ihlallere zemin hazırlayan kurum ve kuruluşlara karşı mücadele etmek üzere yola çıktık. Raporlar, basın açıklamaları, yurtiçi ve yurtdışında yapılan yerinde gözlem çalışmaları, etkinlikler, salon toplantıları, ulusal ve uluslararası organizasyonlarda yaptığımız sunumlarla bu alandaki çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Yaşanan gelişmeleri bizzat yerinde gözlemlediğimiz, siyasi merciler ve sivil toplum kuruluşları ile görüşmeler gerçekleştirdiğimiz, tespit ve görüşme notlarımız çerçevesinde hazırladığımız raporlarla yaşanan sorunların çözümüne dair öneriler sunduğumuz bölgeler arasında Arakan, Somali, Mısır, Lübnan ve Çeçenistan sayılabilir. Bu çalışmalarda, iç savaş, kıtlık, yoksulluk gibi sorunların söz konusu bölgelerin kendi iç dinamiklerinden mi kaynaklandığını, yoksa sistematik olarak uygulanan dış müdahalelerle suni olarak mı oluşturulduğunu ortaya koymaya çalıştık.

“Canlı hayatını ilgilendiren her alanı önemsiyoruz”

“Hak ihlali” algılamasını değiştirmek, ihlallerin yalnızca özgürlük alanlarına yapılan müdahalelerden ve bireyi hedef alan hukuksuzluklardan ibaret olmadığını göstermek için canlı hayatını ilgilendiren her alanı önemsiyoruz. Bu bağlamda özellikle hak arama bilincinin oluşması doğrultusunda toplumda ciddi bir farkındalık oluşturduğumuzu görüyoruz. Öte yandan rapor çalışmalarımız ve basın açıklamalarımız aracılığıyla kamuoyunun dikkatine sunduğumuz görüşlerimizin gerek sivil toplum alanında gerek siyasi merciler nezdinde dikkate alındığına şahit oluyoruz.

“Mazluma yardımın ön şartı, zalime dur demektir!” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

İşgal, iç savaş, yoksulluk ve salgın hastalıklarla felakete sürüklenen ülkeler ‘insani yardım' faaliyetlerinin odak noktasını oluşturuyor. Söz konusu bölgeler için sürdürülen kampanyalar, bir ‘yara sarma' sürecinden öte geçmiyor. İnsanları ve coğrafyaları ‘yardıma muhtaç' hale getiren sebepleri ortadan kaldırmanın gerekliliği göz ardı ediliyor.

3

“Mazluma yardımın ön şartı, zalime dur demektir”

İşgal ve katliamlara maruz kalan coğrafyaları yeniden ayağa kaldırmak insanî bir erdemdir; ancak bu coğrafyaları kaosa sürükleyen uluslararası yapılara karşı mücadele etmek öncelikli görevimizdir. Mazluma yardımın ön şartı, zalime dur demektir. Açlık ve yoksullukla boğuşan bölgelere gıda yardımı yapmak vicdani bir gerekliliktir; ancak toplumları yoksulluğa sürükleyen uygulamalara karşı mücadele etmek çok daha elzemdir.

Kimlerle mücadele ediyorsunuz?

Biz yaşanan sorunların yaşanmaması için;

  • Küresel salgınlardan beslenen ilaç endüstrisine,
  • Toplumları manipüle eden ve işgalleri meşrulaştıran Hollywood ve küresel medyaya,
  • Tek tip bireyler üreten popüler kültüre,
  • Tüketimi teşvik eden ve ülkelerin kaynaklarını sömüren lobilere,
  •  İşgal ve soykırımlara zemin hazırlayan BM, UCM, AİHM, IMF, NATO gibi küresel kuruluşlara,
  •  Etnik ve mezhepsel farklılıkları çatışmaya dönüştürerek ülkeleri iç savaşa iten silah endüstrisine karşı mücadele ediyoruz…

Son yıllarda Avrupa'da İslam düşmanlığı giderek tırmanıyor. Bu konuda ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

“Avrupa'da Yükselen Ayrımcılık: Nefret, İslamofobi ve Irkçılık” projesiyle, Avrupa'da yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan milyonlarca göçmenin yaşadığı sorunları ve bu sorunlara sebep olan yapıları tartışmaya açtık.

Bugün Avrupa'ya kıta dışından göç etmiş, başta Müslümanlar olmak üzere, farklı din, dil ve ırktan milyonlarca insan bulunuyor. Çeşitli gerekçelerle yaşadıkları topraklardan ayrılan bu insanlar acaba neden buradalar? Yüzlerce yıldır milyonlarca insan neden vatanını terk ediyor? Bu göç dalgaları yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanabilir mi? Yoksa bu süreci tetikleyen başka etkenler mi var? Varsa, Avrupa'nın bunda payı ne kadar? Bugün de başta Afrika ve Ortadoğu olmak üzere, dünya üzerinde yaşanan kaos ortamı, yeni göç dalgalarına zemin hazırlayıcı bir rol üstlenecek mi?

Göçmenler Avrupa'da nasıl muamele görüyorlar? Her şeyden önce can ve mal güvenlikleri sağlanıyor mu? Yaşadıkları ülkelerin vatandaşı olduklarında, diğer vatandaşlarla eşit haklara sahip oluyorlar mı? Yeterli siyasi temsile sahipler mi? Eğitim imkânlarından eşit ölçüde faydalanabiliyorlar mı? Bilgi ve becerileri ölçeğinde istihdam edilebiliyorlar mı? İnançlarını özgürce yaşayabiliyor, düşüncelerini dile getirebiliyorlar mı? Dini ve kültürel farklılıklarını yaşamalarına izin veriliyor mu? Sosyal, siyasal, kültürel hayatta ayrımcılığa maruz kalıyorlar mı?

UHİM olarak bu ve benzeri soruların peşine düşerek hazırladığımız rapor çalışmamız esnasında pek çok Avrupa ülkesine ziyaretler gerçekleştirdik. Siyasiler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve göçmenlerle görüştük. Raporumuzu hazırlarken bu ziyaretlerimiz esnasında elde ettiğimiz bilgi ve belgelerden, görüşme kayıtlarımızdan ve gözlemlerimizden istifade ettik. Ayrıca raporumuzun oluşturulmasında, konu ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından daha önce yayımlanmış uluslararası pek çok rapordan, ulusal ve uluslararası medyada yer alan haberlerden yararlandık.

11 maddede Avrupa'da yükselen ayrımcılık

Peki rapor çalışmanız sonucunda bu sorularınıza karşılık hangi cevapları buldunuz?

Elde ettiğimiz sonuçları en kısa şekliyle şöyle sıralayabilirim:

1-  Irkçı partiler oy oranlarını giderek arttırıyor ve devlet yönetimlerinde söz sahibi oluyor.

2- Her yıl can ve mal kayıplarına sebebiyet veren binlerce şiddet eylemi gerçekleşiyor.

3- Hemen her gün yabancılara ait bir ev, iş yeri, araç ya da ibadethane kundaklanıyor.

4- Gençlik Daireleri, göçmen ailelerin çocuklarını sudan sebeplerle ellerinden alıyor.

5- Avrupalı olmayan çocuklar, zekâ geriliği yaşayan öğrencilerin eğitim aldığı okullara yönlendiriliyor.

6- Avrupa medyası ve siyasiler, Müslümanlar üzerinden suni korku ve nefret dalgaları inşa ediyor.

7- Pek çok Avrupa ülkesinde Müslümanlarla ilgili düzenlemeler ‘güvenlik' kapsamında ele alınıyor.

8- Antisemitizm, homofobi gibi konularla ilgili yasal düzenlemeler yapılmasına rağmen, İslamofobi görmezden geliniyor.

9- Avrupa'da yaşayan yabancı kökenliler, nüfuslarıyla kıyaslanamayacak kadar düşük bir siyasi temsile sahip.

10- Müslümanların maruz kaldığı ayrımcı uygulamalar ‘İslamofobi' kavramıyla ele alınsa da olgunun temelinde korku değil düşmanlık olduğu görülüyor.

11- Avrupa medyasının hem kendi ülkelerinde hem de diğer coğrafyalarda gerçekleşen olayları yansıtırken kullandığı ayrımcı dil, ayrımcılığı tetikliyor.

Bugün küresel ölçekte karşı karşıya olduğumuz en önemli sorunlardan biri de mültecilik. Siz bu soruna nasıl bakıyorsunuz?

Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) verilerine göre 2014 yılında 200 binin üzerinde insan Akdeniz'i geçip Avrupa'ya ulaşmaya çalışırken, 3 binin üzerinde insan bu yolculuklar esnasında yaşamını yitirdi. 2015'te bu sayı daha da arttı. Biz küresel bir kriz haline gelen mültecilik sorununun müsebbibi olarak küresel aktörleri gördüğümüz için şu soruları yönelttik:

Ortadoğu ve Afrika coğrafyasından her yıl yüzbinlerce insan ülkelerini neden terk ediyor?

İnsanlar neden ölüm riskini göze alarak sonunu bilmedikleri tehlikeli bir yolculuğa çıkıyorlar?

Afrikalılar, denizcilikten hayvancılığa, madencilikten tarıma kadar tüm geçim kaynakları küresel aktörlerce sömürüldüğü için ülkelerini terk ediyor olabilir mi?

Batı, kendi refahı için milyarlarca insanı sefalete, yoksulluğa ve ölüme mi sürüklüyor?

Afganistan, Irak, Libya ya da Suriyeliler, Batılı küresel devletler tarafından ülkeleri işgal edildiği ve iç savaşa sürüklendiği için mi çareyi vatanlarından ayrılmakta buluyor?

Küresel güçlerin vahşi uygulamaları ülkeleri kaosa sürüklüyor

Soruları çoğaltmak mümkün. Irak'tan Afganistan'a, Mısır'dan Doğu Türkistan'a, Arakan'dan Tunus'a, Yemen'den Mali'ye, Orta Afrika Cumhuriyeti'nden Ukrayna'ya kadar dünya coğrafyasının dört bir yanı küresel aktörlerin müdahaleleriyle bir yangın yerine dönmüş durumda. İşgaller, iç savaşlar, ambargolar, ekonomik manipülasyonlar, çok uluslu şirketlerin vahşi uygulamaları ve siyasi müdahalelerle onlarca ülke derin bir kaosa sürükleniyor.

 Bu ülkelerde yaşayan milyonlarca insan da bu müdahaleler sebebiyle ailesini, sevdiklerini, evini, işini kısacası sahip oldukları her şeyi kaybederek bir anlamda yaşayan ölülere dönüştürülüyor. Bu noktada her yıl yüzbinlerce insan ne hazindir ki içinde bulundukları durumun müsebbibi olan ülkelere sığınmaya çalışıyor.

Ancak dünyada mültecilik sorununa yol açan uygulamaları gerçekleştiren devletler, Akdeniz'i aşarak kendilerine sığınmaya çalışan bu insanları adeta ikinci kez ölüme itiyor. Son yıllarda giderek artan ve dünya kamuoyuna birer “kaza” olarak lanse edilen tekne facialarına bu gözle bakıldığında, yaşananların birer kaza olmadığı açıkça görülecektir. Nitekim mültecilerin ülkeye sokulmaması ve daha da acısı teknelerin açık sularda batırılmasının bir çözüm olarak görülmesi, geri dönmesi mümkün olmayan binlerce insanı ölümün kucağına itmek anlamına geliyor.

Bugün Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve bağlı kuruluşlar, her platformda dünyada mültecilik sorununun çözümü için ne kadar çaba sarf ettiğini anlatıp dursa da sorunun çözümüne dair etkin rol oynamıyorlar. Avrupa kıtasındaki toplam mülteci sayısı birkaç 100 bini geçmezken bugün Türkiye yalnızca Suriye'den gelen 3 milyon sığınmacıya ev sahipliği yapıyor.

Peki son günlerde Edirne ve Esenler Otogarı'nda Avrupa'ya gitmek için toplanan mülteciler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sanırım UHİM olarak Edirne'de gözlemlerde bulundunuz. Orada neler olup bitiyor?

Evet biz UHİM olarak Edirne'ye gittik ve orada incelemelerde bulunduk, göçmenlerle bizzat görüştük ve gözlem yaptık. Bu gözlem ve görüşmeler neticesinde, orada sürecin normal bir süreç olmadığı, birtakım manipülasyonların yaşandığı kanaatine ulaştık.

Suriye'de yaşanan iç savaş son yılların en büyük mülteci krizine yol açmışken, Avrupa devletleri yıllardır sırt çevirdiği ve görmezden geldiği bu sorunu, şimdi de kendi çıkarları çerçevesinde manipüle etmeye çalışıyor.

 Türkiye iç savaş sonrasında büyük bir fedakarlıkla 2 milyondan fazla insana kucak açarken, Avrupa devletlerinin tamamında bu sayı birkaç 100 bini geçmedi. Buna karşın son günlerde, Avrupa devletlerinin Suriyeli göçmenlere kapılarını açtığı ancak Türkiye'nin mültecilerin ülkeyi terk etmesine izin vermediği şeklinde Avrupa medyasında suni bir algı oluşturulmaya çalışılıyor.

Edirne'deki mülteciler üzerinden provokasyon

 Bu durumun doğal bir neticesi olarak Edirne'de birikmeye başlayan Suriyeli mülteciler üzerinden Türkiye'ye karşı büyük bir provokasyon yürütülüyor. Bizim orada gerçekleştirdiğimiz inceleme, gözlem ve görüşmelerimizde öne çıkan hususlar şunlardı:

Avrupa ülkelerine iltica etme umudu ile Edirne'de bulunan göçmenlerin neredeyse tamamı, iç savaş sebebiyle Türkiye'ye sığınan ve birkaç yıldır kamplarda değil Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaşamını sürdüren insanlardan oluşuyor.

Suriyeli göçmenler Avrupa devletlerinin kapılarını kendilerine açtığı zannıyla hareket ediyorlar.

Bu suni algı Avrupa medyasının manipülatif haber anlayışı ile oluşturuluyor.

Avrupalı basın mensuplarının Suriyeli mültecilere bu yönde telkinlerde bulunduğu anlaşılıyor.

Göçmenlerin Avrupa'ya geçmesini Türkiye'nin engellediği şeklinde bir algı oluşturularak tepkinin Türkiye'ye yöneltilmesi amaçlanıyor.

Bugüne kadar Türkiye'nin 2 milyonun üzerinde sığınmacıya 3 yıldır ev sahipliği yaptığı unutturulmaya çalışılıyor.

Bugüne kadar Avrupa'nın mülteci sorununu görmezden geldiği, göçmenlerin açık denizlerde ölüme terk edildiği unutturulmaya çalışılıyor.

Avrupa devletlerinin mültecileri ırk, din, eğitim ve yaş durumuna göre seçerek aldığı görülüyor.

Batı'da ikinci ‘Afrikalı köle' sendromu; Mülteciler

Avrupa devletlerinin özellikle genç iş gücü ihtiyacını karşılamak için mültecilik sorununa kendi çıkarları doğrultusunda baktığı görülüyor.

Sizin Türkiye'de yaşanan gelişmelerle ilgili de çalışmalarınız var. Örneğin Diyarbakır'da çocuklarını terör örgütünün elinden geri isteyen “Diyarbakır Anneleri”ni ziyaret etmiştiniz. Orada karşılaştığınız manzara neydi?

Yüzyıllardır tüm farklılıklarını zenginlik bilerek bir arada, barış içinde yaşayan ülkemiz, son yüzyılda özellikle yerli statüko eliyle uygulanan politikalarla yeniden hedef seçildi. Küresel aktörler, dünyanın dört bir tarafında sürdürdükleri işgallerin yanısıra, farklı unsurları ayrıştırıp çatıştırmaya yönelik politikalarını pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de gerçekleştiriyor.

Bununla beraber son dönem politikalarıyla önce statükonun etkinliği azaltıldı, ardından yeterli olmasa da demokratikleşme yolunda atılan olumlu adımlarla, giderek derinleşen etnisite ve mezhep temelli sorunların çözümünde ciddi mesafe kat edildi. Böylece bu alanda inisiyatif küresel güçlerden siyasi mekanizmalara ve bölge insanına geçti.

Diyarbakır'da çocukları için eylem yapan annelerin bu girişimi de bu bağlamda olumlu bir tavır olarak değerlendirilmeli. Sorunların çözümünde şiddeti bir seçenek olmaktan çıkartmaya yönelik bu tavrın, annelerin vicdanından neşet ederek kamuoyunun dikkatine sunulması da ayrıca takdire şayan. Dini, mezhebi, etnik kimliği, dünya görüşü ne olursa olsun, Türkiye'de yaşayan herkesin bu çağrıya kulak vermesi ve bu adımı daha da ileri taşıması gerekiyor.

Peki buradan hareketle, ‘Çözüm Süreci'ne gelecek olursak, neler söylemek istersiniz?

Tarihi tecrübeler bize, bir toplumun sorunlarının dış müdahalelerle çözülemeyeceğini gösteriyor. Türkiye de bu tarihi gerçeği gördü ve sorunlarını kendi gerçekleriyle yüzleşerek ve siyasî risk alarak çözme yolunu tercih etti.

 ‘Çözüm Süreci' olarak adlandırılan bu politikanın pozitif getirilerinden, başta bölge halkı olmak üzere tüm ülke faydalanmasına rağmen, ülke içinde ve dışında bazı unsurlar süreci akamete uğratmak istediler. Bu süreçte nihai sonuca ulaşabilme düşüncesi ile bölgenin yaşam kalitesini arttıracak yatırımlara hız verilmiş, sosyal ve kültürel alanlarda gerçekleştirilen iyileştirmeler sayesinde halkla devlet arasında güven bağı yeniden tesis edilmişti.

Çözüm süreci rekabeti yaşanıyor

Bu uygulamalar çözüm sürecine olan inancı arttırmış, bölge üzerinde yıllardır küresel sistemin taşeronluğunu yapan terör örgütünü de anlamsızlaştırmıştı. Bölge halkı da terör örgütü tarafından kandırılarak ellerinden alınan çocuklarını geri almak için, sivil eylemler yaparak şiddetin meşru bir yol olmadığı itirazını net biçimde ortaya koymuştu. Ancak sorunlu devlet politikalarının terk edilmiş olması meyvelerini vermeye başlamışken yeniden saldırı ve öldürme eylemlerine başlanması, devleti yeniden güvenlikçi yöntemlere zorlayarak halk ile devlet arasında oluşan bağı zayıflatmayı hedefliyor. Görünen o ki çözüm sürecinin kalıcı bir sonuca ulaşmasını isteyenler ile istemeyenler arasında paravan örgütler üzerinden çetin bir rekabet yaşanıyor.

Neden peki? Son dönemde artan terör olaylarını nasıl değerlendirmeliyiz?

İçeride sorunlarını çözmüş bir Türkiye'nin bölgesel ve küresel anlamda etkinliğini arttıracağını bilen küresel sistem, Türkiye'nin mevcut sorunlarla boğuşmaya devam etmesini hedefliyor. Toplumu önce ayrıştırmayı, ardından çatıştırmayı ve nihayet bölmeyi hedefleyen bu anlayış doğrultusunda finans kurumları, medya organları, siyasal merciler, istihbarat teşkilatları ve taşeron yapılanmalar eliyle dört bir koldan faaliyet yürütülüyor. ‘Çözüm Süreci'nin ardından, son aylarda yaşanan olaylarla gelinen nokta da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

 

Yorum Yaz

  635584

-