15 EKİM 2018 PAZARTESİ

Abbas Pirimoğlu

BİLİM, FELSEFE VE DİN(3)

Abbas Pirimoğlu

Veyis Ateş'in “Büyük Sorular” programına konuk olan Sayın Dücane Cündioğlu'nun değerlendirmeleri hakkındaki düşündüklerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Bilimin sınıfsal kökeninden, endüstrinin masum olmadığından bahsetmiş ve değinilmesi gereken diğer bir hususun da bilimin “ideoloji” olarak kullanıldığı konusu olduğunu dile getirmiştik.

 “Bilimsel çalışma, ayrıca terminolojisinin bir sonucu olarak da, değer biçici olabilir. Önemli kavramlar, betimleme ile değer biçme birbirinden farklılaştırılmadan kalacak şekilde kullanılabilir”  ve yine “Bilim insanlarının yararlandığı ve çıkar gütmedikleri hakkında pratikte evrensel olarak duyulan ve tümüyle hak edilmemiş de sayılamayacak saygı, onların bilgi iddialarının içine karıştırılmış değerlere sahte bir meşruiyet kazandırabilir” dedikten sonra Barr Barnes sözlerine günümüzde bilgi iddialarının ideolojik olarak tanımlanması için üç koşul olduğunu belirterek devam eder: İlki toplumsal bir fonksiyon icra etmesi veya toplumsal bir grubun çıkarlarına uygun olması; ikinci olarak iddiaların yanlış, eksik ve yetersiz temellendirilmiş olması; son olarak da bu iki koşulu tutarlı bir örüntü içerisinde birleştiren çarpıtılmış düşünce sistemi ve inançların oluşturulmasıdır.

 Zannımca bizim “bilim” ile olan ilişkimizin çarpık hali tam da bu şekilde izah edilebilirdi, ancak.

 İşte bu nedenledir ki merhum Hüsamettin Arslan bilim insanları için “epistemik cemaat” tamlamasını kullanır. Bilginin nihai belirleyicisinin bilgiyi inşa eden insanlar veya toplumlar olduğunu söyler. Bu konuda doğa bilimlerini de müstesna kılmaz. Zira ona göre doğa birbirine alternatif şekilde anlaşılabilir ve açıklanır. Bu alternatif tarzların birbirine oranla daha doğru olabileceğine dair hiçbir kriter yoktur. Buna karar verecek olan bilginin nihai belirleyicisi olan insandır.

 Hüsamettin Arslan bilimde geleneklerden söz eder. Gelenekleri de “evreni açıklamak için başvurduğumuz entelektüel stratejiler” olarak tanımlar. Bilginin inşasının yöntemlerle değil geleneklerin veya stratejilerin yön verdiği süreçlerle üretildiğine değinir.

 Merhum Baykan Sezer konuya sosyolojisini kurguladığı Doğu-Batı çatışması üzerinden bakar. Hatta o Marksizm'in de Batı düşüncesinin mahsulü olduğunu söyler. Batı proletaryasının Doğu da burjuvazinin siyasetini güttüğüne dair Sultan Galiev'in kanaatini görüşüne gerekçe olarak gösterir. Yani Marksizm sistem içi bir muhalefettir… Batı bilimsel bilgi nedeniyle Doğulu halklardan üstün olduğuna onları da inandırmış bu konuda başarının Batılı insana has olduğunu ima ederek, Doğulu toplumların kendi toplumsal gelişme çizgilerini terk ederek Batılı toplumların gelişme çizgisine kendilerini adapte etmedikleri, Batıyı taklit etmedikleri müddetçe geri kalacaklarını telkin etmiştir.  Bilimi ideoloji olarak sunarak onların toplumsal yapılarında Batı yararına değişiklikleri amaçlamıştır.

 Toparlayacak olursak Batı'da burjuva sınıfı tarafından üretilen bilimsel bilgi, diğer toplumlara bir ideoloji ve inanç şeklinde formüle edilip o toplumlar açısından fonksiyonel olabilmektedir. Toplumların kendilerini ve değerlerini hakir görmeleri empoze edilmekte ve dünyada bütün toplumların Batı medeniyetini kabul etmesi gibi tehlikeli bir duruma yol açabilmektedir.

 Bunun neticesinde “bilimin rehberliği” maskesi altında dünyanın Batının değerleri ile hemhal olması amaçlanmaktadır.

 Dahası Bilim kendisini son sözün sahibi olarak lanse ederek üzerinde ne ahlak ne de din gibi bir denetleyicinin olmasını istememektedir. Bilakis Alper Bilgili'nin ifadesiyle “doğayı anlamamıza ve kontrol etmemize yarayan bir araç değil, hayatın her alanında bize yol göstermesi, din gibi kılavuzluk iddiasındaki ‘eskimiş' kurumların yerini alması beklenen bir rehber olarak” tanıtmaktadır.

 Bu nedenle “din” bilime karışmamalı şeklindeki Cündioğlu'nun beyanına katılmak mümkün değildir. Bence tam tersine “bilim”, “epistemik cemaat” ve “devlet” birtakım üst değerler vasıtasıyla mutlaka denetlenmelidir.

 Denetlenmelidir ki daha öldürücü silahlar üretilmesin, insanların özel hayatına daha fazla müdahale edilmesin, Nazi Almanya'sın da olduğu gibi milyonlarca insanın gaz odalarında ölümüne fütursuzca imza atacak bilim adamları olmasın,

 En önemlisi Hitler ve Stalin gibi kaçıkların insan ırkının güçlendirilmesi gibi zırvalarına hizmet edecek olan genetikçi bilim insanları zuhur etmesin.

 Bilim hiçbir zaman değer üretemez. Kendi sınırlarının şuurunda olmalıdır. Mesela Tanrının varlığı veya yokluğunu laboratuarda inceleyeceğim gibi bir hadsizliğin peşinden gidemez.

 Güçlülerin, müstekbirlerin ve zalim devletlerin kötülüklerine ortak olamaz. Sahte tanrılık iddialarında bulunanların hizmetkârı olamaz.

 Fir'avunlar'ın yaptırdığı piramitler karşısında Ali Şeraiti'nin duyduğu tepkiyi gösteremezsek geleceğin dünyasının daha kötüye gitmesinden paylarımız oranında hepimiz sorumlu olmaktan kurtulamayız.

 Sayın Cündioğlu o konuşmasında dinin devlete karışmamasından ve devletin rasyonelliğinden bahsederek bu konuda Cumhuriyet döneminin bizlere büyük kazanımlar sağladığından da söz etmişti.

ABBAS PİRİMOĞLU - TERCÜMEİHÂL

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  656936

-