2 HAZİRAN 2020 SALI

Hüseyin Yağmur

BİR ŞEFLİK PROJESİ OLARAK KÖY ENSTİTÜLERİ

Hüseyin Yağmur

SAKLI TARİHTEN SAYFALAR

17 Nisan 1940'da neşredilen bir kanunla faaliyete başlayan Köy Enstitülerini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Milli Şef Döneminin zihin dünyasına ve o günlerin atmosferine kısaca göz atmakta fayda var.

 

Bir Diktatör Olarak Milli Şef İsmet İnönü

 

Atatürk'ün ölümüyle Ebedi Şef Devri bitmiş, Milli Şef Devri başlamıştır. İsmet İnönü, önce TBMM tarafından ülkenin yeni Cumhurbaşkanı, 26 Aralık 1938'de olağanüstü toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) kurultayı tarafından da partinin ‘değişmez genel başkanı' olarak seçildi. Bu unvanlara ek olarak, dönemin bazı Avrupalı liderlerinin modasına uyarak, kendisine ‘milli şef' unvanı verilmesini sağladı.

 

Böylece ülke idaresi tek elde toplanıyor,hem hükümetin hem partinin idaresi İsmet İnönü'ye devrediliyordu.Ekinciye göre; “Bir hukuki ve resmî safha olarak ortaya çıkan bu vaziyet İsmet İnönü başkanlığındaki kişi saltanatını olağanüstü yetkilerle donatarak monarşik bir idare ortaya çıkarmıştı.” (Ekinci,1997:130)

 

Dönemi anlatan kaynaklarda “Ülkedeki bu idare anlayışının devrin İtalya, Almanya, İspanya gibi faşist ülkelerinin bir taklidi olduğu, Adolf Hitler'in Alman ulusuna sunduğu ‘Eine Volk, Eine Parter, Eine Fuhrer' sloganının ‘Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef' olarak Türkiye'ye uyarlandığı” (Karatepe,1993:46) kayıtlıdır.

 

Devri inceleyen kaynakların ittifakla zikrettiği üzere; “Milli Şeflik; Faşist İtalya'nın Duçesini, Nasyonal Sosyalist Almanya'nın Führer'inin İsmet İnönü'ye yamanmış biçimiydi.” (Yetkin,1997:72)

 

Bu idare biçimi “Faşizm ve Nasyonal Sosyalizmi hatırlatan bir totaliter idare”(Ekinci,1997:128)  biçiminden başkası değildi.

 

Her ne kadar Milli Şeflik “O gün yürürlükte olan Anayasal düzen içinde yeri olmayan bir müessese olsa da” (Yetkin,1997:173) “İsmet İnönü'nün bu mefhum etrafında müteşekkil müesseseyi bizatihi istediği ve bir müessese haline getirdiği” (Akandere,1998:458) bilinen bir gerçektir.

 

Yukarıdan aşağıya doğru bütün devlet idaresi de tabiî olarak bu istek istikametinde şekil almış, “Başta Başbakan Celâl Bayar” (Ekinci,1997:126) olmak üzere “Parti Genel Sekreteri Recep Peker” gibi kurmaylar İnönü'ye ‘Milli Şef' şeklinde hitap ederek bu müessesenin temelini atmışlardı. (Karatepe,1993: 46) 

 

Celâl Bayar'dan sonra Başbakan olan Dr. Refik Saydam bu konuda bir kaç adım daha atarak kavramı pekiştirmiştir. Refik Saydam, Başbakan atanmasının hemen ardından radyoda yaptığı konuşmada “‘Devir, İsmet İnönü devridir'” (Akandere,1998:243)  demişti.

 

 

Refik Saydam'ın idareyi eline alır almaz siyaset literatürüne geçecek bir reddi mirasa kalkışarak “‘Devlet A'dan Z'ye bozuktur'” (Bozdağ,1972:27)  açıklamasını yapması, sadece İnönü Devri'ni yüceltmek için yapmış olduğu bir atraksiyondan ibaret değil aynı zamanda Atatürk Dönemine ait önemli bir ithamdı.

 

Devrin bakanlarından Refik Şevket İnce ise bir kabine güven oylaması öncesi “Milli Şef bu hükümet azalarını uygun bulduğuna göre Meclis'in de uygun bulması gerektiğini” (Ekinci,1997:133)  söyleyerek Milli Şeflik nizamının işleyiş biçimine ışık tutuyordu.

 

Şeflik Rejiminde bir Halk Partisi vardı ama teşkilatı valilerin ve kaymakamların eline teslim edilmiş, halk ile alakası kesilmiş, tamamiyle bürokratik bir şekil almıştı. İnönü'ye artık sadece Cumhurreisi denilmiyor, ‘Milli Şef' adı takılmış bulunuyordu. “Şeflik rejimlerine mahsus ‘her meseleyi Şef bilir' anlayışı” (Karaosmanoğlu:165)   bütün rejimi tepeden tırnağa kuşatmıştı.

 

Milli Şef İsmet Paşa rejime kendi rengini vermekte gecikmemiş, kendisine yeni bir kadro teşkil etmeye girişmişti İnönü, ilk olarak Atatürk'ün etrafında bulunan bazı isimleri tasfiye etmişti. Bunların bir kısmı Kılıç Ali, Recep Zühtü, Cavit gibi Atatürk'ün yakın arkadaşları, bir kısmı Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Atatürk'ün bakanlarıydı. İnönü, “Atatürk'e muhalif olanları yanına alıyor, onun adamlarını ise tamamen çıkarıyordu.” (İnan Arı,1997:325) 

 

Yeni hükümete M. Kemal'in olduğu tãrihte Bakan olan 11 kişiden sadece 5'i girebilmişti. Ülkeye hakim olan bu kesif totaliter zeminin teşekkülünde devrin aydınlarının önemli katkısı mevcuttu. “Onlar, Milli Şeflik sistemini avuçları patlayıncaya kadar alkışlıyorlardı.”(Ekinci,1997:130)  “Milli Şef, ak saçında bulutlar/Çizmenle çizilmiştir; aşılmaz bu hudutlar; mısralarıyla yüceltiliyor, devlet daireleri ve paralarda M. Kemal'in resmî çıkarılıp O'nun resmi konuyordu.” (Karaveli,1999:171)“Milli Şef, milli hayatı sadece temsil etmeyip aynı zamanda da peşisıra sürüklüyordu.” (Karatepe,1993:99) 

 

Milli Şeflik rejiminde “Milli Şef'in mahzurlu saydığı her şey Türkiye'de yasaktı.” (Karatepe,1993:48) 

 

Bakanlar kurulu isimsiz bir karaltıdan ibaretti. “Bakanların Ankara'dan İstanbul'a gidişleri dahi Şef'in müsaadesine bağlıydı”' (Arzık,1966:49) 

 

Zaman içerisinde bakanların fizyonomik görünüşleri dahi Şef'in müsaadesine bağlı hale geldi. “Devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Şef istemediği için güzelim bıyıklarına kıymıştı. Daha sonra bütün kabine Şef'in direktifiyle bıyıksız hale gelmişti.” (Ekinci,1997:132) 

 

Cemiyetteki bütün kimlikleri tek tek yok eden ve ülkeyi sadece Şef'in kimliğinden ibaret hale getiren bu despotik safha tabiî olarak cemiyetin çeşitli mahfillerinde bir öfke sağanağını biriktiriyordu. “Her meslekten, her sınıftan insan hükümete ve dolayısıyla İsmet Paşa aleyhine ateş püskürüyordu.”  (Karaosmanoğlu,1993:184)  Ancak kimsenin bir şey yapabilecek gücü yoktu.

 

Samet Ağaoğlu'nun naklettiğine göre; “Yıllar sonra Demokrat Parti'nin Büyük Kongresi'nde Osman Bölükbaşı, İnönü için, ‘Kızıl Sultan' diye bağırınca kongre salonu göğüslerde yıllarca birikmiş işte bu öfkeden dolayı alkış ve haykırış tufanından yıkılacak gibi olmuştu.” (Ağaoğlu Samet,1993:47) 

 

 

 

Falih Rıfkı, Rusya Diktatörü Stalin ile Türkiye ‘şef'lerinin dostluğunu şöyle anlatıyordu: “Stalin, yabancılarla görüşmez. Onun için isminin etrafı masallarla donatılmıştır… O bir saniye avara edilmesi mümkün olmayan, baştan başa ve toptan bir inşa mekanizmasının düğmeleri başındadır… İsmet Paşa, bu ihtilâl memleketinin, büyük reisinin (Stalin'in) en yakın arkadaşıdır…” (Kabaklı,1989:306)

 

Dönemin yazarları Mussoloni üzerinden Türkiye'de yeni bir faşist lider çıkarma çabasındaydılar.“Mussolini haykırdı: Ne böyle kanun, ne böyle mahkeme, ne böyle demokrasi, ne de böyle parlamento istiyoruz… Nizam ve otorite kuracak bir devlet istiyoruz… Milletler ara sıra diktatöre muhtaçtırlar. (Aktaran:Kabaklı,1989:309)

 

Komünist ve faşist “şef”lere taparcasına hayran görünen Falih Rıfkı'nın esas maksadı, dünyada benzerler göstererek güçlendirmekti. Atatürk'ün ölümünden sonraki hükümet değişikliğinden memnun olmayanlardan biri de, bu değişiklik teklifinin kurultayda böylece kabulünü ima ederek ve İnönü'yü kastederek meclis koridorunda bana, “Artık hakan oldu..” demişti. (Uran,2007:284)

 

Bozbeyli ise bu anlamda şu ayrıntıyı nakleder:O sırada Taksim'e İnönü'nün heykelini koymak için, kocaman bir kaide yapımı vardı. İnönü'nün heykeli konulacaktı. Sonra İnönü'nün Maçka'daki evinin önüne götürdüler heykeli.(Bozbeyli,2009:37)

 

Bir Şeflik Projesi Olarak Köy Enstitüleri

 

Şeflik Rejimi'nin ileri gelenleri tasavvur ettikleri hayat tarzları ve gelecek ümitleriyle paralellik arzeden yeni nesiller yetiştirmek istiyorlardı. Ancak bunun için yaygın bir eğitim sistemine ihtiyaçları vardı.

 

O günlerde 40 bin köyün 35 bininde henüz okul yoktu. Egemenler  bunu dikkate alarak sistemli bir eğitim plânını uygulamaya koydular. Plânın birinci kısmı, Türk halkının zihninde yerleşik bulunan değerler manzumesinin yıkılmasından ibaretti. İkinci kısmı ise, bütün kudsî duyguları hayatından dışlamış, bunun yerine ateizme kadar varan pozitivist bir anlayışla nesiller yetiştirmekti.

 

Devrin Milli Eğitim Bakanı H. Ali Yücel'e göre, bu öğretmenler ‘Türk inkılabının esaslarını' köylere götüreceklerdi. Köy Enstitüleri Kanunu 1940 yılında Meclis'te 248 milletvekilinin reyiyle kabul edilmişti. 146 milletvekilinin oylamaya katılmaması ise Kanun'u içine sindiremeyen mebusların gizli bir muhalefeti olarak yorumlanmıştı.

 

Bu çerçevede ders kitapları yeniden ele alınmış, körpe dimağlarda ‘En çok kimi seviyorsun?' sorusunun cevabının karşılığı olarak ‘Allah' yerine fani varlıklar konulmaya başlanmıştı. Yeni hazırlanan ders kitaplarında ‘Hacerül Esved' taşı Frigyalılar devrinden kalma bir efsane, ‘Hicret' ise Mekke'den Medine'ye kaçıştan ibaretti. Ziraat okullarındaki ‘Zootekni' isimli ders kitabında ‘domuz yetiştiriciliği' Türk halkına öğretiliyordu.

 

Karatepe'ye göre;“Okullarda Latin ve Grek kültürünün öğretilmesine ağırlık verilmiş, kültürün klasik eserleri tercüme edilerek devlet tarafından yayınlanmıştı.” (Karatepe,1993:104)

 

Devlet okullarında bu çerçevede tedrisat sürdürülürken rejimin ileri gelenleri ve ideologları çeşitli zeminlerde dine ait inançları yozlaştırmak için gayret gösteriyorlardı. “Yunus Nadi, Kuran'ın Allah'ın bildirdiği vahiylerden değil, Peygamberin sözlerinden ibaret olduğunu” (Jaschke,1972:48)  savunurken, “Fahrettin Altay Paşa, ‘İslam dini' ismiyle yazdığı kitapta Kuran'ın modern evrim teorisine destek verdiğini” (Jaschke,1972:136) ileri sürmekteydi.

 

Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı diğer okullardan farklı bir teşkilat yapısına sahip Köy Enstitüleri'nde öğretmenlere öğretmenliğin ötesinde bir misyon yüklenilmişti. Bu misyon okulların kurucusu İsmail Hakkı Tonguç'un ifadesiyle; “Köy hocasının yerine devrimin dinamizmini taşıyan fertler koymaktan ibaretti. Bu proje başlı başına bir devrim stratejisi ve taktiğiydi.” (Karatepe,1993:97) 

 

Köy Enstitüsü Projesi mimarlarının ana gayesi; “Anadolu halkının hayatından köy imamını çekip almak onun yerine, köy enstitüsü mezununu bir inkılap öncüsü olarak köye yerleştirmekti.” (Eyüpoğlu,1999:25)   

 

Eyüpoğlu'nun naklettiğine göre;“Enstitü öğretmenleri bunun için kendi elleriyle diktikleri Atatürk heykelinin önünde Anadolu köylüsünü gericilikten kurtarmak üzere and içiyorlardı.” (Eyüpoğlu,1999:90)   

 

Köy Enstitülerinde bu çok yoğun ideolojik şartlanma ile yetişen öğrenciler, öğretmen olarak gittikleri köylerde “Köylüye süt içirerek ve mandolin çaldırarak görkemli resmî anma merasimleri düzenletiyorlardı.” (Karatepe,1993:98)   

 

Öte yandan ülkeyi kasıp kavuran yokluk ve yoksulluk şartları bu okulları da etkiliyor, “Okullara gelen küçük yaştaki öğrenciler okul yapımında güçlerinin üzerinde çalıştırıldıkları için sakat kalıyor, hatta içlerinde ölenler oluyordu.” (Akandere,1998:201)   

 

Köy Enstitüsü öğrencilerinin bir kısmı ise Anadolu topraklarından çok uzak diyarlarda dünyaya gelmiş Gagavuz Türkleriydi. Türkçü fikirleriyle tanınan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Romanya Büyükelçisi olarak, dinleri Hıristiyan ancak ırkları Türk olan bu toplulukla hususi olarak ilgilenmiş ve onları bizzat köy enstitülerine yerleştirmişti. “Bunların yaşlarına ve tahsil derecelerine göre kimisi öğretmen kimisi de öğrenci olmuşlardı.” (Ayaşlı,1990:95)    

 

Hamdullah Suphi tarafından Türkiye'ye getirtilen Gagavuzların hüviyet cüzdanlarına 16.09.1943 tãrihli Bakanlar Kurulu kararınca ‘Türk ortodoks' yazılması kabul edilmişti. Şeflik rejimi tarafından sistemli bir şekilde uygulanan bu eğitim politikası zaman içersinde bütün neticelerini doğurmuş, Anadolu halkı ‘Hocasız' kalmıştı. Halkın artık cenazesini yıkayacak bir hocası yoktu, ama resmî bayramlarda ona mandolin çalacak öğretmenleri vardı.

 

Rejimin ideologları Şeflik Devri'nin sonuna doğru dinin sadece Allah ile kul arasında bir bağ değil aynı zamanda bir sosyal hakikat olduğunu fark ettiklerinde iş işten çoktan geçmişti. “Köylerde çoğu zaman ölüleri gömmek için bir hoca  dahi bulunamamaktaydı.” (Edip,1976:77)   

 

Nitekim iki önemli Rejim ideoloğu Behçet Kemal Çağlar ve Nadir Nadi “Ana babaların çocuklarına tanrısal eğitim vermek için din rehberlerinin bulunmadığı gerekçesiyle din dershanelerine kolayca izin verilmesi gerektiğini savunur.' duruma gelmişlerdi. Başbakan Hasan Saka daMekteplere acilen din dersi konulması' zaruretinden bahseder olmuştu.” (Edip,1976:79)   

 

1948 yılı itibariyle sayıları 21'e ulaşan Köy Enstitüleri Milli Şeflik Devrine mahsus bir proje olarak hayata geçirilmiş, Şeflik Rejimi'nin gücünü kaybetmesiyle birlikte inkisara uğramıştı. İnönü Milli Şef olduğu sürece Köy Enstitülerini bütün gücüyle ve içtenliğiyle desteklemiş, çok partili düzenin Cumhurbaşkanı olmaya kilitlendiği andan itibaren ise bu kurumları birer engel görerek feda etmekten çekinmemişti.

 

Devri anlatan bir çok kaynak İnönü'nün kendi evladı mesabesindeki bu müesseseleri gözünü kırpmadan harcadığı konusunda hemfikirdirler. İnönü Politik değişime ayak uydurarak “Köy Enstitülerinin tasfiye safhasının başlanmasına ve kurucu müdürünün harcanmasına ses çıkarmamıştı.” (Uyar,1999:97)   

 

Ortak olan kanaat şuydu: “Bu kurumun İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu bir zamanda yıkıldığı, kurucularının kapı dışarı edildiği bir gerçekti.” (Eyüpoğlu,1999:96)   

 

Köy Enstitülerinin kurmayları dönemin CHP'lilerini öfkeyle anarlar: “Atatürk'ün kurduğu CHP içindeki sözde köylü dostları, maskelerini çıkarıp Köy Enstitüleri'nin karşısına dikildiler. Ünlü generaller, ünlü profesörler, ünlü politikacılar...”  (Eyüpoğlu,1999:102)                   

 

CHP'li bazı kurmaylar ise farklı bir bakışla köy enstitüleri projesini baştan beri ‘seçkinci' bir proje olarak yorumlarlar. Onlara göre, “Köy Enstitüleri, kendine özgü bir tutkudan ibaret olup son tahlilde bilgili köy adamı yetiştirmekten başka faydası olmayan” (Barlas,2000:178) bir çabadır.

 

Ferit Oğuz Bayır ve Reşat Tardu ise 1. Maarif  Şurası'nda tecrit edilmiş zeminlerde eğitim verilmesi çabasının pedagojik olmadığını söyleyerek Köy Enstitüleri sistemine içten tenkit getirirler.                          

 

 

HAFTAYA: 23 NİSAN 1920 ve YENİ TÜRKİYE

                                               

                                               

                                                     KAYNAKLAR

 

Ağaoğlu Samet, (1993), Siyãsî Günlük,İstanbul:İletişim Yay

 

Akandere Osman, (1998),Milli Şef Devri, İstanbul:İz Yay

 

Arzık Nimet, (1966), Bitmeyen Kavga,Ankara:Kurtuluş Matb

 

Ayaşlı Münevver, (1990), İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim,İstanbul:Boğaziçi Yay

 

Bozbeyli Ferruh,(2009),Yalnız Demokrat, İstanbul:Timaş Yayınları

 

Bozdağ İsmet, (1972), Bir Çağın Perde Arkası, İstanbul:Kervan Yay

 

Edip Eşref, (1976),Kara Kitap, İstanbul

 

Ekinci Necdet, (1997),Çok Partili Hay. Geçişte Dış Etkenler, İstanbul:T.D. Yay.

 

Eyüboğlu Selahattin, (1999), Köy Enstitüleri, İstanbul:Cumhuriyet Gaz. Yay

 

İnan Arı,(1997),Tãrihe Tanıklık Edenler, İstanbul:Çağdaş Yay.

 

Jaschke Gotthard, (1972), Yeni Türkiye'de İslamlık,Ankara:Bilgi Yay

 

Kabaklı Ahmet,(1989),Temellerin Duruşması, İstanbul: Türk Edebiyat Vakfı Yay

 

Karaosmanoğlu Y. Kadri,(1993), Politikada 45 Yıl, İstanbul: İletişim Yay.

 

Karatepe Şükrü,(1993),Tek Parti Devri, İstanbul: Ağaç Yay. 

 

Karaveli Orhan, (1999),Bir Ankara Ailesinin Öyküsü, İstanbul: Pergamon Yay.

 

Uran Hilmi, (2007),Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım, İstanbul: İş Bankası  Yay.

 

Yetkin Çetin,(1997), Serbest Fırka, İstanbul: T. D. Yay.

 

 

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  765185

-