28 MAYIS 2020 PERŞEMBE

Ayşe Yıldız

BİR SİLİVRİ GÜNCESİ…

Ayşe Yıldız

Günlerin birbirinden farkı yoktu benim için. Biri ötekinden kısa, öbürü diğerinden güzel değildi.  Bir ayrım yapmam istense aklıma Perşembe gelirdi.

Perşembe akşamları tırnaklarımı kurşun kalem ile boyalardım, bir gelin gibi kınalardım, dokuz onlu yaşlarda bir çocuk olarak karanlığa gelin gitmemek için çırpınıp dururdu ruhum.

Bir ara fotoğrafıma bakan biri demişti ki; “tırnaklarını çocukluğundan beri mi yiyorsun”  Hayret etmiştim, uzaktan çekilmiş bir fotoğrafta tırnaklarımın yenildiği fark ediliyordu demek.

Çocukken oje sürme merakım yoktu hiç, tırnaklarım olmadığı için değil, tırnaklarımda sadece benim ve Allah'ın gördüğü kan vardı zaten.  Oje kadar belirgindi kanın kokusu…

Perşembe akşamlarından zihnimde kalan en unutulmaz karakterler, karşı mahallede oturan sütçü kadın ve köpekler. Ve çatal kaşık sesleri.

Allah'ım diyordum; Perşembe günü takvimden çıksa. Yok olsa Perşembe. Ama o yok olsa karanlığa gönderilmek üzere bir başka gün tayin edilirdi. Çocuk aklı işte.

Kimi zaman yemekten sonra, kimi zaman yemekten önce uzatmam lazımdı ellerimi. Unutsun diye ne çok dualar ederdim. Nadiren unuturdu, bazen de kardeşlerim kaş göz işareti ile ruhumu cimciklerlerdi. “Söylim mi babama” dercesine.  Gündüzleri beni bu söylemeler ile tehdit ettikleri yetmiyormuş gibi. Hep gebeydi ruhum, bu korkulara tehditlere. Hep sancı, hep acı, doğurmak yoktu ama doğurmak yasaktı…

Kurşun kalem ile tırnakları boyalamak işe yarıyordu bazen. Önce oje gibi bir güzel sürmek tırnaklara, sonra uçlara doğru silmek ve silerken kurşun kalem boyası kir birikmiş tırnak izlenimi veriyordu. Okulda dersi dinlerken, ders sırasında inlerken keşfetmiştim bunu, ruhuma doluşan kan kokusuna bilinçsizce açtığım savaştı belki de.

O akşam tırnaklarımı kurşun kalem ile kınalamaya fırsat bulamadığım bir akşamdı. Ellerimi uzatmam istendi. “Ayşe” denildiğinde ve geceyse ve perşembeyse ne istendiğini bilirdim. Zeynep kadardım, ne kadar da savunmasız, ne kadar da ürkek, ne kadar da muhtaç güven yurduna.

Tırnaklarım çıplaktı ve yenilmişti, ben yemiştim. Zaten kimse bir başkasının tırnağını yemezdi. Elbisemden tutulmuştum ve yine ait olduğum yere konmuştum. Karanlığa…

Bir çocuk tırnağını yiyorsa kontrol vakti mutlak suretle gece olmalıydı. Gece caydırıcıydı, işkence gibi, İdam gibi değildi ama. Ölmek yoktu, sadece korkman gerekiyordu, korkman ve acı çekmen. Gündüz bu caydırıcılık için pek müsait değildi.

Dışarıdaydım, bir tek ben ve gece dışarıdaydı. Öyle hissediyordum, gece de benimle konuşmuyordu. Gözyaşlarımı en son o gece hatırlıyorum sanki. Son hatırladığım ağlamalarım o geceydi. Perşembe gecesi. “Babaaaa korkuyorum açın bir daha yapmayacağım” diye saatlerce ağlamıştım. Saatlerce diyorum ya, zamanı bildiğimden değil, sütçü kadın ve babamın konuşmalarından anladım saatlerce ağladığımı. Yakınımızdaki komşular da alışmıştı her Perşembe gecesi küçük bir kızın dışarıya bırakılmasına ve küçük kızın çığlıklarına.

Taa uzaktan görülen karşı mahalle vardı bizim İstasyon lojmanlarından bakınca. Süt almaya giderdik bazen. Bir kere de anne ile çil tavuk yumurtası aramaya gitmiştik o mahalleye. Tavuğumuz kuluçkaya yatacaktı ve değişik cinste tavuk yumurtaları topluyorduk.

O kadar çok çığlık atmıştım ki, o uzak mahallenin sütçü kadını bir anda yanımda belirdi, ben öyle çok tükenmiş ve yorulmuştum ki. Daha önce gelse onu gördüğümde boynuna sarılabilirdim, onu gördüğüme sevinebilirdim. Öylece bakakaldım durdum. Gözyaşım da yorulmuştu akmaktan. Nefesimi duyabiliyordum, nefesim bağırıyordu sanki, nefesim rahat duyuluyordu. Sütçü kadın da gece gibi benimle konuşmadı zaten, direk bizim zilimize bastı. “ Komşu kapıyı açın” dedi. Kapı hemen açıldı. İçeridekiler yemek yiyordu. Babam ve anne onu içeri buyur etti, sütçü kadın benim ellerimi tuttu. Ben onun ellerini tutamıyordum. Yorgun muydum hala korkuyor muydum bilmiyorum. Kadının elleri soğuktu. Sıcak olmasını bekliyordum ama soğuktu. Belli ki ona alışmamam gerekiyordu, birazdan gidecekti, belki de o yüzden soğuktu.

“Afiyet olsun” dedi sütçü kadın. “Buyurun birlikte olsun” dedi babam. “Küçücük bir kızın çığlığı buraları aşıp ta bizim mahalleyi inletiyordu ben o sese koştum geldim. Bu kız çocuğunun sesi bazı geceleri bize kadar geliyor, tam dışarı çıkıp bakayım diye düşünüp dururken ses kesiliyor. Bu kız ne kabahat işliyor, siz burada yemek yerken o dışarıda iki saattir çığlık atıyor” Ben kabahatimi biliyordum, gece de biliyordu, köpekler de biliyordu, kadın bilmiyordu. Bilse sormazdı. “Tırnaklarını yiyor” dedi babam, sert bir ses tonu ile. Haklıydı ve haklı insanların ses tonu sertti. “Hak etmiş o zaman komşu” dedi kadın, alaycı bir tebessüm ile. Onun tebessümü babamı biraz utandırmıştı. Anne duruma el koydu, babamı destekler eda ile. Kadın beni buralardan götürür müydü? “Gidelim mi” dese gider miydim? Bu ev benim miydi?

“Yazıktır günahtır” gibi sözleri söyledi kadın, beni orada bırakıp gitti. Yatağıma yatıp uyudum. Diğer perşembeye kadar uyumak güzeldi.

Yine bir perşembe akşamı ve yine dışarıdaydım, gece de dışarıdaydı. Tırnaklarımı kurşun kalem ile kınalamıştım işe yaramamıştı. Babam iş yerinde gerilmişti, sinirliydi. Kir birikimi yeterli gelmemişti.  Kurşun kınalı tırnaklarımla geceye gelin gitmiştim.

Dinlenmiş çığlığım var gücüyle gökyüzüne yükseliyordu. Ben büyüdükten sonra hiç ağlamadım, ne kızımız Enfal koyverip ayaksız olarak cennete yürüdüğünde, ne senin gidişlerinde, ne de karşılıklı kapanan demir gümrük kapıları arasında cenderede gibi sıkışan ruhumu sustururken. Ben büyüdükten sonra hiç bağırmadım, bağıramadım. Ne doğum sancılarımda ne de zaman zaman insanların beni kahredecek kadar kedere boğduğu anlarda. Hatırladığım tek çığlığım ve ağıtlarım o perşembe geceleriydi. Sanırım çığlıklarım ve ağıtlarım o karanlık gecelere hapsoldular, sonrasında onları ne ben ne de başkaları gördüler.

Bir daha sütçü kadın gelmedi, birkaç kez bekledim gelmedi. Ama sanki bana bir sır vermişti. Sonraları fark ettim bunu. O gece duymamıştım, sonradan duydum. Belki de söylemeden söyledi. Belki de gerçekten söyledi.

“Ağlama senin sesini duydukça açmıyorlar burada olduğunu biliyorlar, ağlayarak kapıyı açtıramazsın” O geceden sonra kapının önünde korku ile titreyerek açılmasını bekledim. Sessizce ve ölürcesine bir korku ile. “Geçecek diyordum, bitecek açacaklar sonunda, kadının gelişi gibi kapı açılacak, sonunda açılacak, acım bitecek, acım bitecek, acım bitecek” Her dışarıya atıldığımda büzülerek, betonda oturarak gözümü kapatıp öylece bekledim. Bazen köpek sesleri gelirdi bir yerlerimin ısırıldığından şüphe eder korkudan ölürdüm. Hala şu yaşta köpek gördüğüm zaman sokaklar ve caddeler karanlık olur…

Ve büyüdüm ağlamadan ve bağırmadan

Ve tırnağımı yiyerek…

Senin bana gelişinde sütçü kadının sesi vardı. Ruhumun çığlığını kendi mahallenden duyup beni evime götürmeye gelmiştin, kendi evime Ellerin de sıcaktı, ellerindeki sıcaklıktan anladım beni götürmeye geldiğini.

Ve Perşembe ve kapalı kapılar…

Cezaevini aradım görüş gününü öğrenmek için, dediler ki “Perşembe günü…”

Büzüşerek beklemeyi öğrenmiştim neyse ki

Ağlamadan beklemeyi, bağırmadan sabretmeyi, kapıların sonunda bir gün açılacağını öğrenmiştim.

Karanlıkta beklemeyi çocukken öğrenmiştim…

AYŞE YILDIZ - TERCÜMEİHÂL

AYŞE YILDIZ DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  625006

-