Hüseyin Yağmur

BİR TÜKENİŞ HABERCİSİ: İDRAK ÇÜRÜMESİ

Hüseyin Yağmur

 

                                                                                                   

İstanbul'un Fethi sırasında kuşatma altındaki Bizans halkının o günlerde ‘meleklerin erkek mi yoksa dişi mi?' olduklarını tartıştıkları rivayet edilir.

Akıl kilitlenince böyle oluyor demek ki... 

Sultan Abdülhamit Dönemi'ne ait bir ferman görmüştüm. Ferman; Kudüs'teki bir kilisenin kullanımını paylaşamayan ve bunun için kavga eden Ermeni mezhepleri arasında ‘kilisenin kullanım tarzını' belirliyordu.

 Ermeniler bir küçük kilisede egemenlik mücadelesi yapıyorlar da Halife onların işini çözmek için uğraşıyor.

 Mantık düğümlenince böyle oluyor demek ki...

 Tükeniş günleri sosyolojik açıdan acıklı günlerdir. Bir millet ve medeniyet yok olmadan önce sanatı, mimarisi, dini, değer ve gelenekleri çürümeye başlar.

 Dev binaları çürür, mabetleri çürür, anıt ve heykelleri çürür…

 Daha sonra kimlikleri çürür, kişilikler çürür, karakterler çürür, seviyeler çürür, idrakler çürür…

 Çürüme bazen çok belirgin olur, herkes çürümeyi fark eder, ancak müdahale edemez.

 Çürüme bazen çok içten içe olur, erbabı dışında kimse fark etmez.

 Çöküş gerçekleşince herkesin haberi olur.

 Süleyman Peygamber'in Kudüs'teki Süleyman Mabedini yaptırırken asasına dayalı bir halde vefat ettiği, vefatını kimsenin fark etmediği, asanın içine giren kurtların asayı bitirdikleri zaman Süleyman Peygamber'in vefat ettiğinin anlaşıldığı rivayet edilir.

 Çürüme bazen böyle içten içe olur.

 İdrak çürümesi, tükenişin en sancılı habercilerindendir. Bunu bile duymayan kavim ve milletler olur.

 Samet Ağaoğlu'nun ‘Babamın Arkadaşları' isimli eserinde yazıyordu. Osmanlı'nın son günlerinde genç kızlar arasında ‘karşılıksız bir aşka tutulup da veremden ölmek' bir moda haline gelmiş.

 Demek ki toplumsal cinnet bu noktalara varabiliyor.

 Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ‘Beş Şehir'inde yazıyordu. Son dönemlerde o büyük yangınlar İstanbul'u kasıp kavururken, nice canlar yanar, ocaklar sönerken bazı Beyler ve Paşalar nargile eşliğinde yüksek tepelere yangın seyrine çıkarlarmış.

 Demek ki bir toplumun yöneticileri halkının duygularından bu kadar uzaklara savrulabiliyor.

................

 Önceki yıllarda gazetelere yansıyan küçük bir haber vardı. İngiltere, İsrail gibi birçok ülkede konsolosluk görevinde bulunmuş Dışişleri Bakanlığı'nın emekli bir personeli Küçükyalı'da bir çöp evde yaşarken bulunmuş. Çöp evi fark eden belediye yetkilileri, evi tahliye ederken ev sahibini de tedavi altına almışlar.

 Bu sıradan haber birkaç gün sonra bir ideolojik yaklaşımla karşımıza çıkıvermesin mi?

 Pazar günleri televizyonda tükenmekte olan bir ideolojinin tarafgirliği ile program yapan şahıs, yukarıdaki çöp evden bahsettikten sonra ‘Bakın efendim, bu çöp evi boşaltan ve konsolosa yardım eden Belediye hemşiresi başörtülü. Böyle bir şey olur mu?' diye yakaladığı açığa(!) büyük bir gayretle ifşa etmişti.

 Başörtülü hemşire, çöp evdeki konsolosa şefkat eli uzatan bir melek konumundaydı halbuki.

 İnsan, doktoruna düşman olur mu?

 İnsan, şefkat elinin dinine, rengine, ırkına bakar mı?

 İdrak çürümesinin zirveye çıktığı tarih aralıklarında, bazı ideolojilerin tükeniş günlerinde oluyor demek ki…

.......................

 1999 Büyük Marmara Depreminden sonra İstanbul yeniden bir büyük  depremle sarsıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye yetkilileri  ne yaptıklarını  ve  bundan sonra ne  yapacaklarını anlatmak yerine depremin altından bir  büyük siyasi enkaz rantı çıkarmak için harekete geçtiler.

 Toplanma yerleri azalmış,  Ekrem İmamoğlu deprem toplantısına çağırılmamış vesaire..

 Deprem  bir felaket halidir halbuki… Üzerinde politik tartışma ve rant devşirme çabası bir çürümüşlüğün alametidir.

 Sosyal gelişmeler acımasızdır. İdrakler çürür, seviyeler çürür, tükeniş mukadder olur...

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  857867

-