14 ARALIK 2019 CUMARTESİ

Elif Sönmezışık

BİR YANGININ MUHASEBESİ

Elif Sönmezışık

Dünyanın cinnet saatlerindeyiz. Her gün canımızı yakan, hayretimizi sınayan haberlerle yüzyüzeyiz. Duyularımız mı, aklımız mı, kalbimiz mi; insanlığın geldiği bu noktadan en çok hangisi yorgun, bilemez olduk.

Lafta değil, canımız en çok da felaketlerin müsebbiplerine hesap soramamaktan, kurbanlar için hiçbir şey yapamamaktan yanıyor. Çözümün mümkün olabildiğini bile bile çözüm olmamaktan…

Adana Aladağ'daki kız öğrenci yurdundaki yangın kim bilir kaçımızın evini, yüreğini alevlerle doldurdu. Kendimizi koyduk yerlerine. Olmadı, zorladık, ama başaramadık.

Meselenin niçin'i aydınlanıncaya kadar yalnızca üzgün kaldık. Sonrasında ise üzgün olmak yetmedi. Öfkelendik. Mahrumiyetlerle dolu cendereye hapsolmuş çocukların yazgısıyla yaralandık.

İlkokuldan sonra parasız yatılı ya da uzak merkezlerde sürdürülen eğitim, bugün büyükşehirlerde çok rastlayamasak da Anadolu'da son derece yaygındır. Aileler oldukları muhitten daha iyice bir okul kazanan çocuklarının önünü kesmek istemezler. Ne kadar güç olursa olsun gönderirler yavrularını.

Doğdukları haneden bir çiçek dalı gibi kopan kız çocuklarının, yetişkin olunca bile biraz boynu büküktür bu yüzden. Ana kucağından ayrı çok sert kışlar görmüşlerdir. Soğuk ayazlarda, ranza yatağında, dondurucu dünyada bir başınadırlar.

Kış, gurbetin en acıtan yüzüdür. Belki bu sert mevsimlerle erken tanışmak bazılarını cebbar ve atik yapmıştır. Ama çoğunun gözlerinden mahcubiyetleri, mahsunlukları her hâlükârda hissedilir. Karşısındakinin gölgede kalan bilinmezlerine karşı ürkek bakışlarını bir çırpıda gizleyen sessiz bir set çekerler bu yüzden. En bariz haksızlıklarda bile ağlamamaya dayanabilirler. Gözyaşlarına hükmeden bir dirayet geliştirmişlerdir. Bu yoksunluk alışkanlığındandır.

Gurbet en çok bir çocuğa zor gelir. Koca koca adamların belini büken ayrılıklar, bir küçük kız omzu için çok daha ağırdır. Ama başka çare yoktur, taşınacaktır o yük. Onlar gurbet kızlarıdır doğuştan. Birbirine arkadaş, yoldaş, ama bir o kadar da yalnız…

O yangın sürerken kaybolan umutları, gelecek hayallerini düşünmeden edemiyor insan. Zaten hayata erken atılmış, gurbet yorgunu bu koca yürekli kızların o anki çaresizliğini tarif etmek imkânı yok. Hele ki kış vakti…

Evlerine gidecek güvenli bir aracın bile çok görüldüğü, daha birkaç ay önce teftiş edildiği halde eski şalterlerin, açacak kolu olmayan yangın merdiveni kapısının es geçildiği ilkel bir yapıya hapsolmuşlukları hangi vicdanı yaralamaz?

İhmallerden doğan bu ölümlerin hesabını sormaktan vazgeçerek takdir-i ilahi deyip geçmek mümkün mü daha öncekiler gibi? Yoksa asgari ücretin tırmandırılması için gösterdiğimiz gayreti, 12 canın ölümüne sebebiyet verenlerden hesap sorulması için gösterir miyiz? Gerçekten yapar mıyız bunu?

Ölümün Allah'ın takdiri olduğu ne kadar kesinse, ölüme sebebiyet verenlerden hesap sorulmasının da dinî bir vecibe olduğu, birini kabul ederken ötekini atlama gafletinin “ek vebal”den ve hakikati inkârdan başka bir şey olmadığını kimse unutmamalı.

Bu vak'adan sorumlu olup ihmale ortan olan kişilerin, ibret-i âlem için öncelikle görevlerinden azledilmeleri, sonra yargılanmaları gerekir. Şu saate kadar bir istifa ile karşılaşmadığımıza göre bunu yapmak denetçilerin, üst makamların işidir.

Ama bu denetleme, güvenlik eğitimi ve güvenlik teçhizatı meseleleriyle aramız iyi değil ne yazık ki.

Bırakın köyleri, kazaları, banliyöleri; büyükşehirlerde bile “hârikulade” çehreli binalara bir yangın merdiveni iliştirmeyi gereksiz bulan anlayışı açıklayabilecek bir tanım biliyor musunuz?

Gün gibi ortadadır ki, yangın merdiveni kültürümüz eksiktir, hatta böyle bir şey gereksizdir çoğumuz için! Öyle ki, yangın merdiveninin kapısını açılabilir olmasını “gereksiz” bulmanın kahredici manasızlığıyla yüzyüzeyiz. 

Çocukluğumuzda kitaplarımızda yangın söndürmeyle ilgili birkaç bilgi okumuşluğumuz vardı ama pratiğini yapmayıp ezberlenecek bir ders öğesi olarak zihnimizin uzak köşelerine atıldı. Sonrasında kendi çabamızla, merakımızla öğrenmemişsek de hiç bilmiyoruz demektir.

İş güvenliği ile ilgili titiz yaptırımların, neden hâlen eğitim alanında ihmal edildiğinin bir açıklaması bulunmuyor.

Çocukların güvenliğinin bir öncelik meselesi olduğunu hatırlatma lüzumu var mı?

Yalnızca toplumsal verilerle ve yöneticilerin basiretsizliğiyle açıklanmayacak bireysel ihmalkârlıklarımızın farkında mıyız, yahut bu ihmalciliğimizi kabule ikna olabilir miyiz?

Daha kaç fidandan vazgeçeceğiz? Bu yangının külleri savrulunca da bugünkü “yangın hassasiyeti”ni sürekli hâlde tüm insanlarımıza aksettirebilecek miyiz?

Doğal afetlerden, ev, okul ve diğer binalarda gizlenmiş teknolojik felaketlerden korunma konusundaki bilinç egzersizlerini önemsememiz gerektiğini bu topluma kim anlatacak?

Böyle bir felaketin yaşandığı mekânı, ait olduğu cemaat ya da kısım-kesim komplekslerinden azade, hakkaniyetiyle eleştirme bağımsızlığına ne zaman kavuşacağız?

Bunlara vereceğimiz cevapları düşünürken, o çocukların belki bir gün bizim evlatlarımız olabileceği gerçeğini lütfen unutmayalım.

O zaman belki de şunu diyeceğiz; insanca yaşanabilecek bir yurdu olmayan bir yerdeki okullara dışarıdan örenci asla kabul edilmemeli, tez elden insanca yaşabilecek, kaderine terk edilmeyecek yurtlar inşa edilmeli.

 

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  689029

-