Lütfi Bergen

BİREY VE FERD

Lütfi Bergen

Batı'da ‘insan' ve ‘birey' kavramı 1789'a giden süreçte ortaya çıktı. İnsan ve birey kavramlarıyla bir genelleme yapılarak feodal toplumun toprağa bağlı hiyerarşik yapısı çözüldü. Hiyerarşik toplumda kişiler ya süzeren (koruyan) ya servaj – serf (hizmet karşılığı korunan) konumundaydı. Servaj, serfin toprağa bağlı ve toprak sahibine tâbi olarak işçilik yapmasını gerektiren sistemdir. Süzeren, mülkiyeti elinde tutan kişinin bu mülk üzerinde üretim yapılabilmesini sağlamak için zilyedlik hakkını geçici olarak başka birine verebilirdi. Bu uygulamaya vasal denilmekteydi. Hiyerarşinin en üstünde kral bulunduğundan vasallar kralın belirlediği ünvan (ve yetki) kapsamında dağıtılırdı. Kralın altında şövalyelerden meydana gelen bir hiyerarşik zincir kurulurdu: dük, kont, baron gibi ünvanlar kral tarafından verilen vasalın (toprağı yönetme yetkisi) mahiyetine göre belirlenmiş olurdu. Vasal alan şövalye kendisine bırakılan beldedeki gelirin bir kısmını süzerene gönderirdi. Bu modelde dük, konta, kont da barona vasal verebilir, hiyerarşiyi dikeyleştirebilirdi. Yöneten sınıfı belirleyen bu model, yönetilen köylülerin emeklerini istismar etmekte, aile yapısına da müdahil olmaktaydı. Örneğin ‘ilk gece hakkı' (L. Ius Primae Noctis veya Fr. Droit de Seigneuer) yöneten sınıfın serfleri üzerindeki egemenlik iddialarının bir yansımasıydı. Yeni evlenen bir kişi, efendisinin toprağına karısını getirmek isterse, ilk geceyi efendisinin geçirmesine izin vermek zorundaydı. Bu uygulamanın ‘aile' kavramıyla bağı tartışmasız durumdadır. Serf, karısının ilk geceden kurtulmasını ancak senyöre bedel ödeyerek engel olabilirdi. Feodal sistemde serflerin haklarını koruyacak yargı sistemi de bulunmamaktaydı. Toprak mülkiyetine bağlı bir hayat süren serf, öncelikle senyörün belirlediği angaryayı yerine getirmek zorunda bırakılmıştı. Toprağı bırakıp gitmesi de söz konusu değildi, kaçtığında yakalanırsa cezalandırılabilirdi. Bu cezanın ailesinden koparılmak şeklinde uygulamaya konmasına engel olamazdı. Can ve mal emniyeti de korunmamaktaydı. İşte ‘birey' ve ‘insan' kavramı bu sosyo-ekonomik yapıya bağlı olarak ileri sürülmüştür. Burjuvalar toprak köleliliğinden kaçtıktan sonraki ticarî faaliyetlerden elde ettikleri servetle görece özgürlük kazanabilmekte fakat feodal hukukun korumasından mahrum yaşamaktaydı. Bağlı olduğu toprağın efendisi her an onu yakalayıp köleleştirebilirdi.

Feodalitenin ‘Kilise' tarafında da benzeri bir yapı vardı. Kilise de bir hiyerarşiydi. Burada da insanlar orates (dua edenler), laborates (çalışanlar) ve bellatores (savaşanlar) diye anılmaktaydı. Rahipler dua ederdi. Kiliseye bağlı şövalyeler Kilise topraklarını korur, vergileri toplardı. En alt tabakada ise ‘çalışanlar – laborates' bulunurdu.

Bu sınıfların hegemonyasını reddeden ve onların mülkiyet düzeninden çıkmak isteyen kişiler ‘insan' ve ‘birey' kavramlarını ileri sürdü. Kilise kişinin ruhunu, senyör ise bedenini ele geçirmişti. İkisine de haraç ödenmek zorundaydı. İki otoriteyi de reddeden ‘birey' toplumu oluşturan ama topluluk içinde bağımsız varlığı olan, kendi menfaatlerini önceleyen, kendi kurtuluşunu Allah'la doğrudan ilişkisinde arayan kişidir. Batı düşüncesinin ‘birey'den beklediği performans, içinden çıktığı tüm cemaatik yapıları çözme becerisiydi. Bu cemaatik formlar (aile, mahalle, köy, kabile, vs) yıkılmadan ‘birey' ortaya çıkmayacaktır.

Modern toplumlarla Müslüman toplumlar arasındaki çatışma da ‘insan' ile ‘kul' arasında doğan bu farktan kaynaklanmaktadır. Buna göre bir simgeyle Allah'a bağlılığını ortaya koyan kişinin ‘birey' olmaklığı öne çıkarması halinde ulaşacağı hukukî zemin sekülerleşmektedir. Bir insanın ‘kul olduğu' iddiası, içtimaî alanın inşasındaki hayatı kul – birey düzlemine açılmaktaysa ‘vicdanî' bir kategoride kalacaktır. Örneğin evlilik kurumu tesis etmek isteyen dindar bir erkek, insan haklarının “Her insan eşit, özgür ve kardeştir.” mottosuna bağlı olarak hareket ettiğinde eşinin hangi dinden olduğunu, hangi ahlâk değerine bağlı yaşadığını hareket noktası saymamak zorunda kalacaktır. Ne var ki gündelik hayatta görüyoruz ki, her evlenen, evlendiği kişinin dinini, sahip olduğu ahlâk değerlerini ‘evlilik şartı' olarak değerlendirmektedir.

Doğu –  İslâm toplumlarında ‘birey' karşısında konumlanan varlık ‘ferd'dir. Ferd – fert; tek, eşsiz, biricik, eşi benzeri olmayan beşer anlamına gelmektedir. İslâm düşüncesi, ferdi, genelleme sepetine atmaz, her ferdi yek olarak görür. Ferd demek yek – bir tane demektir. Oysa Batı'da ‘insan' bir genellemedir. Batı “Bütün insanlar...” diye başladığı sözleriyle evrensel bir varlık icat etmektedir. Kaderleri farklı olan kişilerin kaderlerini aynılaştırma çabası ‘insan' kavramının icadıyla ortaya çıkmıştır. İslâm açısından Allah'ın fert sayısınca esmaı bulunmakta, fertlerin her biri de Allah'ın sayısı bilinmez isimlerinden birinin tecelligahı olmaktadır. Fertlerin kaderi de birbirinden farklıdır. Her ferd biricik ve kutsal varlıktır. Hiçbirinin hayatı diğeriyle benzeşmemektedir. Bu nedenle ferd olmak, Allah'ın yarattığı kul olarak onunla yapılmış ahdin muhatabı olmak anlamına gelmektedir. Bu ferdiyet toplum içinde Allah ile birlikte (Halvet der Encümen) bir yaşamı gerektirmektedir.

İslâmî ferd düşüncesi, toplumdan huzursuzluğun bir yansıması sayılmalıdır. Huzur bulamama duygusu, insan olmaktan ferd olmaya çıkışın bir işareti sayılmalıdır. Müslümanlık ile beraber birey olmaktan bahsettiğimizde ise, mevcut topluma karışmak ve o toplumda yaşamaktan mutlu olmak meselesini idealize ederiz.

Batılı birey felsefesi bizi yaşadığımız toplumları onaylamamızı ve onların içinde ferdiyetsizleşmemizi talep etmektedir. Birey olmakla insanların tamamının eşit, özgür ve kardeş olduğunu kabul etmemiz talep edilmektedir. Aradaki farkı basit bir örnekle göstermemiz gerekmektedir:

Din ‘inananlar kardeştir, yalan söylemek münafıklık alametidir.' demektedir. İnsan haklarına bağlı ‘kardeşlik' düşüncesinde ise, ‘senin özgürlüğün başkalarının özgürlüğünün başladığı sınırda biter. Siz her hal ve şartta kardeşsiniz.' demektedir.

Yalan söyleyerek her rastladığı kişiden 0,50 krş. toplayarak hayatını idame ettiren kişi insan hakları teorisi açısından ‘insan' ve ‘kardeş' kalmaktadır. Çünkü yalancı kişiye 0,50 krş. verenlerin pek çoğu zaten bu meblağı ceplerinde fazlalık görmektedir. O meblağı vermek onlar nazarında özgürlüklerine kısıtlama değildir. Oysa aynı kişi inananları aldattığı için ‘kardeş'likten düşmektedir. Bu iki alanın çatışmalı olduğunu anlamalıyız.

 

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  294527

-