2 HAZİRAN 2020 SALI

Hüseyin Yağmur

BİZİM MEDENİYETİMİZ, BİZİM ŞEHİRLERİMİZ!

Hüseyin Yağmur

Yıllar önce fakültede yüksek lisans dersindeydik. Projeksiyon cihazının görüntüsü tahtaya düzgün yansımayınca hoca, öğrencilerden birinden yardım istedi. O öğrenci ayakkabısıyla sıranın üstüne basarak cihazı ayarlamaya çalıştı, olmadı. Bu kez hoca arka sırada oturan bir başka öğrenciden yardım istedi. O öğrenci önce ayakkabısını çıkardı, sonra sıraya bastı, cihazı ayarladı.

Aynı işi yaparken iki öğrenci farklı davranış sergiledi. Birisi, 'bizim kültürümüzde oturulan yere ayakkabı ile basılmaz. Basılırsa ayakkabıdaki necaset elbiseye bulaşır diye düşünerek ayakkabısını çıkarmış' diğeri bunu dikkate almamıştı.

Tıpkı bu olayda olduğu gibi günlük işler sırasında herkes kendi kültürel kodlarına göre davranıyor.

Ana rahminden itibaren alınan genetik terbiye, doğum anından itibaren alınan kültürel terbiye bireylerin günlük davranışlarına, konuşma ve iletişim biçimlerine, reflekslerine, sevgi ve öfke tarzlarına belirgin bir şekilde yansıyor.

Bizi biz yapan değerlerimizi unutup popüler kültürün ardından koşturmaya başlayınca önce ruhlarımız savruldu, sonra medeniyet değerlerimiz aramızdan ayrılmaya başladı.

Halbuki bu kültürün ilk davranışlarından biri kendine, kendine özgü bir şehir inşa etmesi ve bunun adını da 'Medine' koymasıydı.

Medine'de doğup büyüyen 'medeni' insanlar çok kısa bir süre içerisinde bütün yeryüzünü etkileyecek bir medeniyet kurdular.

Çöl ülkesi Mali'nin Timbuktu şehri bundan dolayı, batılıların ilgisini çekecek kadar görkemli bir ihtişama ve irfana sahipti.

Endülüs Medeniyetinin şehirlerindeki kültür o kadar güçlüydü ki Endülüs'ten etkilenen Batılılar tıpkı onlar gibi sarık sarmaya, cüppe giymeye başlamışlardı.

İslam Medeniyeti 400 çadırla Anadolu'ya gelen Oğuz Türklerini de çepeçevre kuşattı.

Onların kurduğu şehirlerde de bir medeniyet muştusu taş taş, çiçek çiçek ortalığı sardı.

Sultan II. Murat, Bursa'da yaptırdığı ihtişamlı külliyenin aşevine vakfiye yazdırırken 'Bu aşevinden gavurcuklar da yesin' şartını koydurarak himayesi altındaki gariban gayrimüslimleri de ihmal etmedi.

Oğlu Sultan II. Mehmet İstanbul'u fethettiğinde Ayasofya Camii yanına yaptırılan Firuz Ağa Camii'nin minaresinden caminin komşusu Rumlar şikayetçi oldular. Şikayetin  konusu caminin minaresinin Rum evlerinin güneşini kestiği idi.

(İşgal altındaki(!) Rumların cesaretine bakın! Türklerin yaptırdığı mabedin minaresinden şikayet edebiliyorlar.)

Dönemin kadısı şikayeti inceledi ve haklı buldu. Komşuluk hukukunu ve güneşten istifade etme hakkını esas aldı. Caminin minaresi yıkıldı ve şimdi bulunduğu tarafa yapıldı.

Dönemin idarecileri 'Bizim fethettiğimiz şehirde inşa ettiğimiz mabedin minaresine kim karışır?' demediler.

Gayrimüslimlerin bu şikayeti yapacak kadar hukuk ve adalete güvenmeleri 'Hukukun üstünlüğü' anlayışının vardığı zirvedir.

Türkler kurdukları her şehirde işte bu medeni yaklaşımın inceliklerini sergilediler. Duygularını çok büyük bir sanat işçiliği ile 'Ya Fettah' yazılı kapı tokmaklarına kadar yansıttılar.

Sonra bir adım daha öteye geçtiler. Kapılardaki kapı tokmakları iki adet idi. Biri kalın ses çıkaran kapı tokmağı, biri ince ses çıkaran kapı tokmağı... Kalın sesliyi, evin erkeği ve diğer erkekler, ince sesli olanı ise evin hanımı ve diğer hanımlar kullanırdı.

Böylece namahremle temas etme pozisyonu ortadan kaldırılır, kapıya gelen erkek, müsait olmayan evin hanımlarıyla temas etmemiş olurdu.

Yaralı leylekler için kurulan vakıflar, evde eşya kıran hizmetçilere yardım için kurulan vakıflar, çok kar yağınca şehri kurt basmaması için kurulan vakıflar, sadaka taşları, insan zekasının, zevk ve kabiliyetinin, şehir yönetme anlayışının taşa, suya, tabiata yansımış halleriydi.

Bir Safranbolu seyahatimizde bu ruh inceliğinin bir başka yansıması ile karşılaştık.

Debbağların, (deri tabakçıları) yaşadığı ve çalıştığı mahalleyi dönemin yöneticileri şehrin en uzak köşesine yapmışlar. çünkü debbağların kullandığı malzemeden dolayı ortalık kötü kokuyor. Dolayısıyla bu koku çalışanların üzerine de siniyor.

Debbağlar için ayrı bir cami yapmışlar. Hem onlar kimseyi rahatsız etmesin, hem kimse onlardan rahatsız olmasın diye.

Yöneticiler bir tedbir daha almışlar. Debbağlar için yaptıkları camiye özellikle minare yapmayıp kamufle etmişler ki yoldan birisi camiye girip de debbağlardan rahatsız olmasın!

Bu yüzden Yahya kemal, Üsküdar'ı, Üsküdar'ın dost ışıklarını bütün şiirlerinde terennüm eder, 'Eyüp'te ruh eser' tesbitini yapar.

Bu yüzden Süleymaniye Camii haziresindeki mezar taşlarında bile kuşların su içebilecekleri suluklar vardır.

...........................

Cumhurbaşkanımız himayesinde ‘Şehircilik Şurası'nın yapıldığı bu günlerde medeniyetimizi, değerlerimizi ve dolayısıyla şehirlerimizi yeniden inşa etmenin arefesindeyiz.

İşte bu yeniden inşa ve ihya sürecimizi bize ve medeniyet değerlerimize en çok yakışan şekilde icra etmek zorundayız.

Her şeyi ilmik ilmik hesaplamalı ve planlamalıyız.

Yoksa bu tarihi anı ve dönemi ıskalayabiliriz.

Birkaç örnek vereyim: Fatih Sultan Mehmed'in fethettiği gün 'çeşmi Cihan' dediği Türkiye'nin en güzel beldelerinden biri olan 'Amasra' vahşi turizmin ve statik yönetim tarzının tehlikesiyle karşı karşıya.

Şehrin en büyük kilisesi olduğu için Fatih tarafından camiye çevrilen Fatih Camii, pansiyon ve pansiyoncuların hayat tarzının kuşatması altında.

Cami ha düştü, ha düşecek. Şehirden önce cami düşecek!

Çevredeki pansiyoncular çöpleri için en uygun yer olarak caminin duvarlarını uygun görmüşler ve sahipsiz (!) caminin duvarları çevre ahalinin çöplüğü oluvermiş.

Bir ara tıpkı Kıbrıs'taki gibi ezandan rahatsız olan pansiyon ve çevre ahalisi ezana da bir katakulli yapmıştı.

Kasetten okunan caminin ezanı sadece içeriden duyuluyor. Camiden okunan ezanlar dışarıdakilere ulaşmıyordu.

Maalesef camide 50 yaşından aşağı cemaat de yoktu.

Bu cemaatle Fatih Camii'inde  yatsı namazını kılarken 'Bizans'ın son günlerinde bu kilisede Bizanslılar son ayinlerini böyle bir psikososyal cemaatle yapmışlardır' diye hayıflandım.

Yaşları 50'den yukarı 10 kişi.

O günlerde Amasra'nın nüfusu kaçtı bilmem ama bizim 10 kişiyle yatsı namazını kıldığımızda Amasra'nın günlük nüfusu 50 bin idi.

Milattan önce bir  dünya cenneti kurmuş, kanalizasyon şebekesine kadar her türlü şehir konforunu sağlamış Pompei halkı, azgınlığı ve sapkınlığı  o kadar ileri götürdüler ki helak oldular.

Biz insanlara konformist hayat keyifleri sunacak  şehirler kurmak ve işletmek zorunda değiliz.

Bizim medeniyet değerlerimizin yaşanacağı şehirleri yeniden ihya etmek zorundayız.

Bundan gerisi; zavallı bir inşaat ameleliğinden, zavallı bir kalfalıktan başka bir şey değildir!

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  977086

-