15 ARALIK 2019 PAZAR

Elif Sönmezışık

BU ‘ÇİRKİN’ SIFATI ÖYLE TEHLİKELİDİR Kİ…

Elif Sönmezışık

Bir sohbet meclisinde, Münevver Ayaşlı'nın yalıda yaşama adabı üzerine olan hatırası aktarılmıştı.

Söz konusu hatıra, Münevver Ayaşlı'nın Beylerbeyi'ndeki yalısında geçer. Bir zamanların pek tanınmış sosyetik ismi komşu olur Ayaşlı'ya. İlk taşındığı günlerden birinde ziyaretine gelir ve İstanbul'un yalı yaşamı adabı üzerine sorular sorar. Ayaşlı fazla detaya girmeden, iktisatlı kelimelerle durumu izah eder, “Yalı kapısı kapatılmaz, sabahtan akşama kadar açık durur.” der. Sosyetik komşu buna pek anlam veremez, şaşkındır; üstelik çok manasız bulmuştur. Bu şaşkınlığı yine kısa izahatla aydınlatır Ayaşlı:

“Boğaz'daki yalılar, civardaki sakinler gelip ziyaret etsin, yiyip içebilsin, yalıdaki hayatı görebilsin diye kapılarını açık bırakırlar öteden beri. Bir yalıda yaşamanın ilk kuralı budur.”

Yakınlarının aktardığına göre yalısını uzun yıllar bu usulde yaşamış Ayaşlı. Bugün ise kulağa bir şehir efsanesi gibi geliyor. Zira böylesi bir müşterek hayat anlayışı, İstanbul'da pek akla yatmıyor. Biz de; ama o zamanların İstanbul'u da epey başkaydı, deyip gönlümüzü rahatlatıyoruz işte.

Çok değil yarım asır öncesinde bile böyle ibretlik hatırlar süslüdür İstanbul'un mazisi. Çünkü dünyanın gidişatında etkin rol oynayan devasa bir imparatorluğun tartışmasız güç iddiasına nispetle mütevazı, kullanışlı, insani, iktisatlı ve İslam düsturunun nakşettiği ruhla bütünleşmiş eşsiz bir şehirdir.  Artık bu hasletlerden eser yoktur ama bir duvarda yankısı asılı kalmışsa, siz de yankılara kulak kabartmışsanız gelir sizi bulur.

Diğer taraftan, “Çirkini gerçekten yaşıyoruz; en başta da İstanbul'da. Önemli olan bunun bilincinde olmak ve çok yüksek sesle ifade etmek.” diyen Turgut Cansever de gayet haklıdır.

Bu “çirkin” sıfatı öyle tehlikelidir ki… Önce biçimler, o biçimi inşa eden maddeler çirkinleşir; sonra hatıralar, sonra da duvarlara asılı kalan yankılar… Ama önce orayı dolduranlarda bir çirkinlik hasıl olmuştur ki güzellikleri silmeye bunca azmetmiş olsun.

Her metrekaresiyle “şehir” olsun diye yaratılmış hazineyi kendimizi bile hayrete düşüren çirkinliklere terk edecek kadar anlamamış olmalıyız. Ve artık iş öyle bir noktada ki yüksek sesle ifade etmenin dahi anlam taşımıyor, felaket istatistikleri bile gidişatın yanında bir meltem esintisi yapmıyor.  

İstanbul'un 6 asırlık birikimi, “kültürel miras” tamlamasına sıkışınca bile azımsanıyor aslında. Böylesi iki kelimeyle anlatmanın mümkün olmadığı, paha biçilemez bir miras söz konusuyken en kıymetli mimari hazineler “hayat gailesi”ne terk edilerek tarihî hatıralar geçmişe gömülüyor.

Bir taraftan bunca restorasyon faaliyeti devam ederken ve harabeye dönmüş, varlığı unutulmuş abideler ayağa kaldırılırken nasıl olur da kadim hatıralar geçmişe gömülüyor, diyebilirsiniz. Zira bu reformist hareket, ta Osmanlı'nın son dönemlerinden bu yana girişilen en önemli restorasyon gayreti. Uzun süren rehabilite çalışmasının sonunda, üzerinden paravanlar kaldırılıp eski taşlar tertemiz hâlde gün ışığına kavuştukça şehir biraz daha İstanbullaşıyor. Eğer bu yapılar fikir, kültür ve sanat faaliyeti yürüten kuruluşlara teslim edilmişse bu yerinde bir karar oluyor. Ama diğer taraftan sonsuzmuş gibi duran betonlaşma ve mekânların yanlış kullanımı sonucu boğulan bir şehir manzarası var.

Tarihî Yarımada'nın yaşayan, örnek bir açık hava müzesi olarak hâlâ arındırılamaması; birkaç asırlık medrese ya da külliye unsurlarının -restorasyonlara rağmen- dönüştüğü turistik(!) alışveriş ve yeme-içme mekânları; tarihî evlerin ve külliyelerin yanı başında bitiveren, duvarlarına yaslanan irili ufaklı oteller; küçük esnafın “Çin pazarı” vitrinine dönüştürdüğü sebiller; Divanyolu Caddesi üzerinde yapılara yakışmayan çirkin dükkân tabelaları, biçimsiz tezgâhlar; medreselere sığamayan ve hazireleri rahatsız eden yakışıksız nargileciler; kalitesinde ve biçiminde karar kılınamamış, yapıldığı sene betonu eriyen ya da kazılan kırkyama kaldırımlar; turistlere daha fazla yer açmak için yollara serilmiş lokantalar, cânım Beyazıt'ı otobüslerden daha çok işgal eden kebapçılar ve bunların verdiği huzursuz işgal görüntüsü birçoğumuzu alakadar etmiyor olmalı. Tarihî Yarımada'nın mazisiyle avunan kaç İstanbullu var şimdi?

Şehrin mazisini taşıyan yapıların tarihçelerinin daha fazla ön plana çıkarılması, şehir içi tarih gezileri yapılması ve tarihî mekânların modern yapı ve müzelerden daha fazla tanıtılması önemli. Bu gayreti sürdürenler var; ama hâlâ İstanbul'da doğup büyüdüğü hâlde Osmanlı'nın yönetim merkezini, Bâbıâli'yi, Eminönü'nü, Beyazıt'ı, Sultanahmet'i, Topkapı Sarayı'nı, Sarayburnu'nu, Kadırga'yı görmemiş, bu semtlerin ve yapıların işlevinden haberi olmayan nesiller yaşıyor şehirde.

Eğitimcilerin, kültür bürokratlarının ve belediyelerin ortaya koyduğu ve birbirini denetleyen bir işleyiş ihtiyacımızı; yüzölçümü hiç de göz doldurmadığı hâlde bir zamanlar dünyanın kalbi olan Tarihî İstanbul'a dair endişelerimiz eşliğinde hatırlatmış olalım böylece.

Yukarıda yazdığımız arızaların hedefinin, üstenci ve ayrışmayı azmeden bir anlayış özlemi olduğu düşünülmemeli. Geçen hafta yazdığımız, “Hayat Fonu İnşası”nın evin dışını kapsayan, bütünüyle öz kimliğimizi taşıyan ve “kendimiz” olan mekân inşası endişesinden yola çıkmış bir muhasebe yalnızca.

Nihayetinde hepimiz aynı zaviyeden bakmıyoruz. Merhum Cansever'in “çirkin” diye nitelendirdikleri pek çoğumuza pekâlâ güzel geliyor ve oralarda yaşamak için ederinden çok fazlası ödeniyor.

Zaten merhum Ayaşlı'nın tavsiyesine uyan bir sosyetik yalı mensubu da hiç yaşamadı bu şehirde.

Öyle ya;

Bu “çirkin” sıfatı öyle tehlikelidir ki… Önce biçimler, o biçimi inşa eden maddeler çirkinleşir; sonra hatıralar, sonra da duvarlara asılı kalan yankılar… Ama önce orayı dolduranlarda bir çirkinlik hasıl olmuştur ki güzellikleri silmeye bunca azmetmiş olsun, dememiş miydik başlarda…

 

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  192505

-