21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

CUMHURİYET REJİMİ ANKARA’YI “KÂBE” YAPTI

Hasret Yıldırım

 

1933 yılında, Maarif Vekâleti [Milli Eğitim Bakanlığı] tarafından Devlet Matbaası'na bastırılan; “Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne… Nasıldı? Nasıl Oldu?” isimli kitabın son sayfasında Ankara, “Bütün Mazlum Milletlerin KÂBESİ” olarak gösteriliyordu…

Cumhuriyet Gazetesi'nin, 13 Mart 1929 tarihli nüshasında yayınladığı bir “Ankara Marşı” var ki; Türkiye'yi, Yunan'ın ÇOK TANRILI dönemine çevirmişti... Eee!. Kâbe Ankara olunca, Tanrı da Ankara'da olmalı, öyle değil mi?

 

 

Ankara, bozkır ortasında, toz toprak içinde, 22.000 nüfuslu bir kasaba iken; 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve 13 Ekim 1923'de başkent ilan edilmesiyle, şehrin makûs talihi değişti. Ankara, Yakup Kadri'nin deyişiyle “baş döndürücü bir hızla gelişiyor; Taşhan önünden Samanpazarı'na, Samanpazarı'ndan Cebeci'ye, Cebeci'den Yenişehir'e, Yenişehir'den Kavaklıdere'ye doğru uzanan alanlar üzerinde apartmanlar, evler, resmî binalar kısa süreler içinde art arda yükseliyordu.”

1924'te çıkan bir yasa ile İstanbul'un belediye modeli Ankara'ya uyarlanarak "Ankara Şehremaneti" kuruldu ve kurumun ilk işi bataklıkları kurutmak oldu. Ardından yapı malzemeleri fabrikaları kuruldu. 1925'te çıkarılan bir başka yasa ile Şehremaneti'ne kamulaştırma yetkisi verildi. Yenişehir'e arazi sağlamak amacıyla büyük bir kamulaştırma hareketine girişildi. Kentin güneye gelişiminin ilk belirleyicisi; yeni mahalleler kurulabilmesi amacıyla, Ankara ve Çankaya arasında 400 hektarlık bir alanın kamulaştırılmasıydı. Bu kamulaştırma, Ankara'nın gelişme yönünü olduğu kadar, eski-yeni Ankara bağlantısını kuracak olan yolu da belirlemiştir. Böylece, 1925 yılında Ulus'tan Kızılay'a uzanan Atatürk Bulvarı'nın doğrultusu çizilmiştir.

Ankara_KabeHASA1

1927'ye gelindiğinde Ankara'nın nüfusu 74 bine ulaşmış; apartmanların yanı sıra, "bahçeli ev" tipinde, ayrık düzende memur konutları Atatürk Bulvarı doğrultusunda inşa edilmeye başlanmıştı. 1928 yılında ağaçlandırma başlamışsa da, üzerindeki seyrek yapılaşma ile Bulvar, boşlukta uzanan bir şerit görünümündedir. Bu "şerit" daha sonra gerek kent içi ulaşım, gerekse bir yürüyüş ve gezinti yolu olarak kentin en önemli aksı haline gelecekti... [Geçmişin Modern Mimarisi: Ankara, Pınar Koyuncu, arkitera.com]

Mevzuun mimarî kısmını “öyle-böyle” halleden rejim, yüzyıllarca İmparatorluk başkenti olan ve medeniyetin beşiği sayılan İstanbul'a alternatif olarak kurduğu ‘bataklık' Ankara'yı; çığırtkanları vasıtasıyla, cemiyete de kabul ettirme faaliyetine girişmişti. Dönemin gazeteleri, mecmuaları, hatta resmî yayınları, merkez olması hasebiyle Ankara ile alâkalı haberler yapıyor; resimler, fotokartlar, kartpostallar, makaleler, şiirler ile Ankara yüceltiliyordu. Bu yüceltme mevzuu öyle bir hal almıştı ki, rejim Ankara'yı KÂBE olarak görmeye başlamıştı…

Ankara_KabeHASA2

1933 yılında, İstanbul'da basılan, “Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne… Nasıldı? Nasıl Oldu?” isimli kitabın son sayfasında Ankara, “Bütün Mazlum Milletlerin KÂBESİ” olarak gösteriliyordu. Bu kitap, Vedat Nedim Tör ile Burhan Asaf tarafından hazırlanmış olup; Maarif Vekâleti [Milli Eğitim Bakanlığı] tarafından Devlet Matbaası'na bastırılmıştı. [Baştan aşağı Osmanlı'ya ve İslam'a söven bu kitap hakkında detaylı bilgi almak isteyen okuyucularıma; Şâkir Alparslan Yasa (Yesevîzâde)'nın, 2014 yılında, Hitabevi Yayınları'ndan çıkan, “Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi” isimli kitabını tavsiye ediyorum.]

Rejimin medyadaki en güçlü sesi Cumhuriyet Gazetesi, “Devlet”ten geri kalmıyor; 1923 yılından 1936 yılına kadar, İstanbul-Harbiye Kışlası'nda eğitim verip, yeniden Ankara'ya intikal eden ‘Kara Harp Okulu' haberini, 27 Eylül 1936 tarihli nüshasında “Şanlı Harbiyeliler İnkılâb KÂBESİ Ankara'da” manşetiyle veriyordu…

Bu, bahse konu olan gazetenin mevzudaki ilk icraati de değildi. Seneler evvel, 13 Mart 1929 tarihli nüshasında yayınladığı bir “Ankara Marşı” var ki; Türkiye'yi, Yunan'ın ÇOK TANRILI dönemine çevirmişti... Eee!. Kâbe Ankara olunca, Tanrı da Ankara'da olmalı, öyle değil mi?:

Cumhuriyet kucağı, İnsanlığın bucağı, İnkılâbın Ocağı,

Tanrı kartal yuvası, Ankara'dır burası…

***

Milletinin otağı, Büyüklerin durağı, Gazilerin yatağı,

Tanrı kartal yuvası, Ankara'dır burası…

***

Medeniyet oluğu, Marifetler buyruğu, Diyarının başbuğu,

Tanrı kartal yuvası. Ankara'dır burası…

Tanrı yuvasını yapanların eğlenmeye, neşelenmeye, kafayı çekmeye de hakkı vardır tabii ki… Bu eksiği de “Ankara Bira Fabrikası” ile tamamlayan rejim, fabrikanın reklamlarında hakikati şöyle itiraf ediyordu: “Hakiki bira lezzeti ancak Ankara Birasında bulabilirsiniz. Çünkü hem neş'e verir ve hem de vücudu besler. Ankara'da Orman Çiftliğindeki fabrika millî sermaye ile kurulmuştur.”

ANKARABiRASI_REKLAM

Rejimin müdafilerinden olan Ulus Gazetesi de; 3 Mart 1935 tarihli nüshasında, “Ankara Birası”nın hangi şartlara hâiz olduğunu şöyle anlatıyordu: “Ankara birası sıhhatini sevenlere: Ulus kazancının Ulusun olduğunu bilenlere müjde!. Ankara birası, Avrupa'da bile az aylar içinde tanınmış ve bütün ulusça sevilmiştir. Çünkü o hilesizdir… Çünkü o Orman Çiftliğinin bira İçin yetiştirdiği arpadan yapılmaktadır… Çünkü yalnız o bira denilen bir içkidir… Çünkü o hissiyatı uyuşturmaz, hayatı zehirlemez… Çünkü o Türk ulusunun kendi eseridir...”

ANKARABiRASI_AFiS

Sizi gidi, sizi… Neredeyse içesiniz geldi dimi? O devirde reklamlar böyleydi, ne yapalım!. Biz, “biranın faydaları” hususuna değinmeden; kelamımızın sadece akıl sahiplerine hitâb ettiğini, slogancılar için hiçbir şey ifade etmeyeceğini hatırlatmak istiyor, makalemize Hak Yolu'nun Bağrıyanık Yolcusu Osman Yüksel Serdengeçti ağabeyin lisanıyla son veriyoruz:

“Tepeden inme, dışardan gelme yapılan birçok ‘inkilâplar' milleti allak bullak etmişti. Paris sokaklarında yetişenler!. Hukuk-u beşer beyannamesini ezbere bilenler!. Laiklik ve ‘inkilâpçılık' perdesi altında; yoksul Anadolu halkının imanını, vicdanını, hak ve hukukunu pervasızca çiğnediler. Kıtalara hükmeden, üç kıtada asırlarca dimdik duran ecdadımızı; şurada burada, halkevlerinde, türlü türlü kılıklara sokarak tahkir [aşağılama] ve tezyif [adileştirme] ettiler. Bizi mazimizden, bizi kökümüzden, bizi bizden ayırdılar… Onlar kendilerini yarı ilah sayıyorlardı. Yapanlar onlardı, yaratanlar onlardı… Partilerinden bahsederken ‘şerefli partimiz' diyorlardı. On yılda 15 milyon genç yaratmışlardı. O kadar ileri fikirli, o kadar ileri gidiyorlardı ki, 400 yıllık mesafeyi 20 yıla sığdırmışlardı. Her şey onlarla başlıyordu… Şanlarla şereflerle dolu koskoca Türk Tarihi onlarca gayri istibdat, kapkara ortaçağdı. Tam 27 yıl tanrılar gibi konuştular. Firavunlar gibi saltanat sürdüler. Yediler, içtiler, kustular.  Bol harcırahlar, hususi vagonlar, yatlar, sürgün ettikleri padişahların saraylarında şahane hayatlar; zevk, eğlence âlemleri… Vur patlasın, çal oynasın; her gün bayram, her gün seyran… Altta kalanın canı çıksın; altta kalan halktı, milletti, köylüydü. Amma nutuklarda, amma afişlerde ‘Köylü milletin efendisidir' diye yazıyordu. Halkı ve köylüyü ‘efendimiz sensin, efendimiz sensin' diye diye soydular. Ne usandılar, ne utandılar, ne de doydular!.”

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Hayati yılmaz

    Hasret bey yüreğine eline sağlık bizleri aydinlatiyorsun sizin gibi genç dinamik yazarlara ihtiyacimiz var birazda Şevki yilmaz beyi de takip etmende fayda vardır inşallah allaha emanet olun.

Yorum Yaz

  673899

-