21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

CUMHURİYET REJİMİNİN RESMİ İCRAATI: İÇKİ TEŞVİKİ -1

Hasret Yıldırım

M.Kemal'in Uşağı diyor ki: “Özel yaşamında da çok sakin olan Atatürk'e, üç kadeh içtikten sonra vahiy geliyordu. Peygamberler gibi… Bütün kararları o zaman veriyordu. Hepsi de isabetli şeylerdi. Devrimlerin çoğunu ayık kafayla yapmaya kalksaydı, belki de başaramazdı.”

Meşhur Kemalist ve Ateist Minâ Urgan diyor ki: “Bana bir kadeh şampanya verdi. İlk alkollü içkimi Mustafa Kemal'in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi.”

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ne zaman tarihi hakikatler üzerinden malumat yapsa; kendisini “üst kimlik” gören Kemalizm yandaşları müdafaaya geçmekte, kökünden sallanmakta olan rejimlerini güya müdafaa etmektedirler. Bunun son misalini, hafta başından beri tartışılan ve daha evvelde gündem olan; “Cumhuriyet rejiminin alkol teşviki ve Atatürk Orman Çiftliği'nde ellerine bira şişeleri tutuşturulmuş çocuklar” mevzuunda gördük. Biz, seri makalemizde mevzuu eğrisiyle- doğrusuyla ele alıp; bu zamana kadar basına ilk defa konu olacak resimler ve vesikalar ile mevzuun teferruatını aktaracağız. Bu yüzden okuyucularımızdan seri makalemizi takip edip okuyarak, bütünü üzerinden kendi vicdanlarında bir muhasebe yapmalarını rica ediyoruz…

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra “inkilâplar” hamlesi başlamış, yüzyıllar boyu sürecek yenilikler çeyrek asra sığdırılarak, sıfırdan bir toplum oluşturulmuştur. Bu yeniliklerin başında gelen “içki kullanımı ve teşviki” bizzat M.Kemal Paşa tarafından yapılarak; halk, zararı gayet açık ve net olan bu alışkanlığı benimsemiş, nefislerinin kölesi olarak geçici zevkü sefasını sürmüşlerdir. Evveliyatla bu mevzudaki teşvikler ile alâkalı sayısız misallerden bir kaçını, M.Kemal Paşa'nın en yakınlarından iktibas ederek aktaralım:

KEMAL PAŞA'NIN İÇKİLERİ VE MİKTARI

1927 ile 1938 yılları arasında Kemal Paşa'nın sofracısı ve hizmetkârı olan Cemal Granda hatıralarında, Paşa'nın içkilerini ve içki miktarını şöyle anlatıyor: “10 Ağustos 1929 gecesiydi. Söğütlü yatıyla Boğaz'da bir gezinti yapmayı emretti. Hareket ettik... (…) Boğaz dönüşü Marmara'da ikinci bir gezinti daha yapıldı. Sabaha kadar içildi. Hepsini hesaplamıştım. Üç şişe bira ve yarım kilo Dimitrikopolo (üç kadeh de fazlası vardı). İşte bütün milletin ve benim de merak ettiğim içki miktarı bu kadardı. Atatürk içki olarak bira ve rakıdan başka şampanyayı da severdi. Öbür içkileri ender içerdi. Yalnız bir gece Kâzım Özalp'in evinde tam yirmi sekiz kadeh kokteyl içtiğini hatırlarım. Bunun adı Napoleon Kokteyli idi. Bir miktar Cin, bir miktar Vermut, bir miktar da Seribrandi Likörü ile yapılmıştır. Bunların dışında alıştığı içkiyi değiştirmemiştir. Her gece içen Atatürk gündüzleri alkol kullanmaz, yalnız çok sıcak günlerde bir iki bardaktan fazla olmamak üzere bira isterdi. Bu yüzden kimse Atatürk'e gündüzleri içki içmek için ısrar etmez, en koyu alışkanlar bile akşamın olmasını iple çekerdi.” [Cemal Granda – Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri (Fer Yayınları, İstanbul/1971, 1.Baskı, Sayfa: 32-34)]

ULKUADATEPE_BiRA2

“Moda koyundayız... Sıcak bir yaz akşamı. Büyük bir kalabalık çevremizi sarmış. Halk, Atatürk'ü yakından görebilmek için toplanmış, birbirinin üstüne çıkıyor. Sakarya motorunu çağırdı: “Rakı, şarap ne varsa hepsini halka dağıt... Bana da bir şişe bırak.” dedi. Ben de ne kadar içki varsa, orada bulunan herkese dağıttım. Yarım bardak kadar rakı kaldı. O sırada futbolcu Fazıl gelmişti. Kalanını da ona verdim. Çok sevindi: “Gazi bize rakı verdi, Yaşasın be!.” diye bağırmağa başladı. Kalabalığın çemberi gittikçe daralıyordu. Atatürk halka dönüp: “Alaturka mı, alafranga mı istersiniz?” diye sordu. Denizkızı Eftalya gelene kadar müzik çalacaktı. Herkes ayrı bir şey istedi. Bağırış, çağırış gırla gidiyor. O zaman Atatürk, karşısında coşan, sevgi gösterisi yapan halka doğru kadehini kaldırarak şöyle konuştu: “Vatandaşlarım... Buna rakı derler. Vaktiyle padişahlar gizli içerlerdi. Ben açık içiyorum. Siz de benimle beraber içiyorsunuz. Karşılıklı içiyoruz. Hepimiz eşitiz. Benim için rakı içer, şunu bunu yapar diyorlar. Ben bunların hepsini yaparım, hepsi doğrudur. Neticede unutmayın ki, ben de sizin gibi insanım. Sizinkinden bir fazla değildir yaptıklarım…” [Cemal Granda – A.g.e, Sayfa: 189]

11 Ağustos 1928 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi; 9-10 Ağustos 1928'de Sarayburnu Parkı'ndaki gazinoda, harf inkılâbını başlatan konuşmayı haber yapmış ve yaşanılan son hadiseyi şöyle aktarmıştır: “M.Kemal harf inkılâbının ehemmiyetini aktardıktan sonra, halka doğru içki kadehini kaldırarak; “Eskiden bunun bin mislini mezbelelerinde [çöplüklerinde] gizli gizli içerek envai mefsedeti [fenalığı] irtikâp eden [yapan] mürai [ikiyüzlü] sahtekârlar vardı. Ben sahtekâr değilim, milletimin şerefine içiyorum” demişti.

Ruşen Eşref Ünaydın (1892-1959) anlatıyor: “Kendisine suikast edileceği yıl, bir akşam, İzmir'de Naim Palas'ın alt kat taşlığında kurdurulmuş kalabalık sofrada “Açın!. Kapıları ardına kadar açın!. Ne var, millet görsün ve bilsin ki; biz, işte böyle yemek yiyoruz, böyle içki içiyoruz!. Merak edenler önce birikirler, bakarlar; sonra görürler, anlarlar ve kendi işlerine giderler” demişti. Gerçekten de söylediği gibi çıkmıştı: Önce üşüşüp baktılar, sonra çekip gittiler…” [Niyazi Ahmet Banoğlu - Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk (Nurgök Matbaası, İstanbul/1954, Cild 2, Sayfa: 69)]

CEMALGRANDA.jpg görüntüleniyorCEMALGRANDA.jpg görüntüleniyorCEMALGRANDA

İÇKİNİN HARAM OLMADIĞINI? ANLAYAN HOCA!

Yine Cemal Granda anlatıyor: “Atatürk, bazı kimselerin sandığı gibi içki için hiç kimseyi zorlamazdı. Bu yüzden sofrasında içki içmeyen din adamları, bilginler de bulunurdu. Kendisi içtiği halde kimsenin gönlünün kırılmasına razı olmaz, istemeyerek hırpaladığı insanın da sonradan gönlünü alırdı. İçkiyi içtikten sonra sanki vahiy geliyordu. İçmediği zamanlar sakin, saygılı, çekingen, kibar bir salon adamıydı. İltifat etmesini de çok iyi biliyordu. Yalana ve riyaya katlanamıyordu. Özel yaşamında da çok sakin olan Atatürk'e, üç kadeh içtikten sonra vahiy geliyordu. Peygamberler gibi… Bütün kararları o zaman veriyordu. Hepsi de isabetli şeylerdi. Devrimlerin çoğunu ayık kafayla yapmaya kalksaydı, belki de başaramazdı. Yaptıkları delice, cesaret isteyen şeylerdi. Tutucu ulustan fesi, çarşafı çıkarıp at, alfabeyi değiştir, yüzyıllardır alışılagelmiş gelenekleri ortadan kaldır. Bunlar delice cesaretin örnekleriydi. Kararları önceden veriyor, sonra "Yapın" diyordu. Yapacağım dediklerinin hepsini bu yüzden yapmıştır. Bunun için her akşam kurulan içki sofrası, bence saygı duyulması gereken bir yerdir.

Bir gece sofrada konuklar arasında Amasya Tarihi yazarı Hüsamettin Efendi de bulunuyordu. Hoca'nın bir şey almadığını gören Atatürk: “Hoca Efendi, bir şey almıyor musunuz?” dedi. Hüsamettin Efendi, bunun üzerine bana bir limonata getirmemi söyledi. Bunun üzerine Atatürk: “Allah Allah!. Burası içki sofrası... Hiç limonata olur mu? Rakı, bira içmez misiniz?” diye sordu. Hoca ezildi, büzüldü. Sonra kararında ısrar etti: “Hayır efendim, limonata içeceğim” deyince Atatürk: “Hay hay, siz bilirsiniz” dedi ve tekrar konuşulan konuya döndü. Hüsamettin Hoca, getirdiğim limonatayı içtikten sonra gözleri masadaki mezelere takıldı. Anlaşılan limonataya gidecek bir şeyler arıyordu. Bu durum Atatürk'ün gözünden kaçmadı. Öyle hassas, öyle zekiydi ki, bu gibi şeyler zaten gözünden hiç kaçmazdı. Hemen bana seslendi: “Şu zata limonatasıyla yiyebileceği bir şeyler getir. Baksana aç kalıyor.” Bunun üzerine Hoca'nın önüne bir tabak bisküvi, betonsale gibi şeyler getirdim. Bunlar Hoca'nın çok hoşuna gitti. Hepsini birden yedi. Anlaşılan karnı çok açtı. Bir tabak daha getirdim arkasından.

O gece Atatürk'ün içkisini reddeden Hüsamettin Efendi'nin bir süre sonra bir başka sofrada bira yudumladığını görünce gözlerime inanamadım. Kendi kendime “Herhalde Hoca Efendi içkinin haram olmadığını en sonunda anladı” dedim. Hüsamettin Efendi, Atatürk'ün o eşsiz sofrasının etkisinde kalmış, burada içkisiz oturulamayacağını ve sohbet edilemeyeceğini kavramış ve sonunda hacılığı, hocalığı bir yana bırakıp, perhizi bozuvermişti. Ne mutlu ona...” [Cemal Granda – Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri (Kent Kitap Yayınları, Ankara/2012, Sayfa: 235-236)]

KEMAL PAŞA ELLERİYLE ÇOCUKLARA İÇKİ İKRAM EDİYOR

M.Kemal'in çocuklara içki içirmesi ile alâkalı ilk hatırayı, bizzat yaşayan Minâ Urgan (1915-2000) şöyle anlatıyor: “Gazi Mustafa Kemal Paşa ile (gençliğimde ve çocukluğumda hep öyle derdik ona) dans etmem ise, şöyle oldu: Yarıyıl tatili dolayısıyla Ankara'daydım. Ankara Palas'ta, Mustafa Kemal'in manevî kızlarından birinin bir genç hariciyeciyle düğünü vardı. Annemle üvey babam da oraya gidiyorlardı. Sadece resimlerinden bildiğim Gazi'yi görmeye can attığım için, çocukların düğünlere gidebileceklerini iddia ederek, ben de gitmek istedim. Ama Şefika, "olmaz, sen gidemezsin" dedi. Kendimi yerden yere attım, biraz tepindim, uludum filan; ama işe yaramadı. Beni bırakıp gittiler. Biraz sonra, annemle üvey babamı almak için, Ruşen Eşref ile eşi Saliha Hanım geldiler. Ruşen Eşrefin çocuğu yoktu; bana biraz düşkündü. Halimi görünce, "üzülme, biz seni götürürüz" dedi. Yüzümü gözümü yıkadılar; bir beyaz ipek elbise, dizime kadar gelen ince beyaz çoraplar, rugan ayakkabılar giydirdiler. (Zavallı annem, erkek çocuk olmaktan vazgeçip bunlardan belki yararlanırım umuduyla, böyle süslü giyim eşyaları bulundururdu evde.) Çok güzel bir kadın olan Saliha Hanım, başıma, kelebek biçiminde geniş bir beyaz kordela takmayı uygun buldu her nedense. Saçım bir erkek çocuğunki gibi kısacık olduğu için, bu fiyong ayrıca münasebetsiz görünüyordu kafamın tepesinde…

Ankara Palas'ın balo salonuna girince, bir de baktım, ezilmiş domates renginde, çok koyu kırmızı görkemli bir suare elbisesi giyen Şefika, Mustafa Kemal ile konuşmakta. Hemen Ruşen Eşref'lerin elinden koptum, anneme koştum, bir şey söylemeden yanında durdum. Şefika fena bozuldu; beni görmemezlikten geldi. Ama Mustafa Kemal durumun farkına varmıştı. "Hanımefendi, bu çocuk kim?" diye sordu. Annem de "kızım, efendim" demek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, karşıma geldi, elini uzattı. Ben de elini öpeceğime, sıkı sıkı tutup, salladım. Annem, "öp" dercesine, belli belirsiz bir hareket yaptı. Mustafa Kemal, bunun da farkına vardı. "Hanımefendi, o benim arkadaşım, elimi neden öpsün ki?" dedi. Sonra, "yiyecekmiş gibi, neden öyle bakıyorsun bana?" diye sordu. "Efendim, sizi daha önce hiç görmemiştim de ondan" dedim. Mustafa Kemal, "görmedinse senin kabahatin”. Çankaya'daki evimi bilmiyor musun? Oraya pekâlâ gelebilirdin. Artık beni tanıyorsun. Canın istediği vakit oraya gel, beni görmek istediğini söyle" dedikten sonra, yaşım, gittiğim okul, hangi oyunları sevdiğim, kitap okumaktan hoşlanıp hoşlanmadığım, büyüyünce ne olmak istediğim konusunda bir sürü soru sordu.

Derken orkestra bir vals çaldı. "Gel, seninle dans edelim" dedi. Benim vals filan bildiğim yok. Bana öğretmek için, biraz çaba gösterdi; ama gene de beceremiyordum. "Sen bu işi yapamayacaksın" diyeceğine, "ben senin için fazla ihtiyar bir kavalyeyim. Yaşına uygun genç bir kavalye bulalım sana" dedi. Çevresini gözden geçirdi; on dört on beş yaşlarında bir oğlan buldu. Hızla boy attığı için pantolon paçalarıyla ceket kolları kısa kalmış, sivilceler içinde, en nankör yaştaydı zavallı oğlan. Ona dans etmesini bilmediğimi söyleyip, Mustafa Kemal'in peşinden büfeye gittim. "Oğlanı pek beğenmedin galiba" dedi ve bana bir kadeh şampanya verdi. İlk alkollü içkimi Mustafa Kemal'in elinden içtim böylece. Şampanya hoşuma gitmişti. Büfenin arkasındaki garsondan tam ikinci kadehi istiyordum ki, annemle üvey babam tepeme dikildi. Vaktin geç olduğunu, uyumam gerektiğini söyleyerek, beni oradan aldılar. Ankara Palas'ın kapıcılarından birine teslim edip, bir otomobile bindirdiler. Ama ben götürülmeden önce, Mustafa Kemal o güzel elini kaldırmış, "seni Çankaya'da beklerim, unutma" demişti.” [Minâ Urgan – Bir Dinazorun Anıları (Yapı Kredi Yayınları, 1.Baskı: İstanbul/Mart 1998, 78.Baskı: İstanbul/Mart 2013, Sayfa: 157-158)]

ULKUADATEPE_BiRA1

M.Kemal'in çocuklara içki içirmesi ile alâkalı; belki de en mühim ve bu konu her gündeme gelmesinde tartışılan iki foto ile bir video kaydı var. Kemal Paşa'nın kucağında bir çocuk, etraflarında kalabalık bir topluluk ve çocuğun elinde bira şişesi... Diğer fotoda da, aynı manzaranın devamı ve Kemal Paşa kucağında çocuk varken bardağından bira içiyor. Bahse konu olan video ise, zamanında TRT'nin, Kemal Paşa'nın manevî kızlarından Ülkü Adatepe (1932-2012) ile yaptığı mülakattan bir kesit. Videoda Ülkü Hanım albümündeki şahsi fotolarını gösterirken, sıra bu fotoğrafa geliyor ve “Bu, Gazi Orman Çiftliğinde Bira Fabrikasında bana bira içirirken” diyerek fotoğrafın hikâyesini anlatıyor. Tabii, bizim kraldan çok kralcılar; “O Bira değil, Malt Hülasası” diyerek çırpınsalar da, Ülkü Hanım bu ayrımı bilmeyecek kadar da cahil değildir herhalde. Sonuçta Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın evlatlığı; muhakkak üstün vasıflara sahiptir. İşin belki de en garip taraflarından biri de, Ülkü Hanımın bu foto çekildiği tarihte 5 yaşında olması… Öyle, ya da böyle; M.Kemal 5 yaşında bir çocuğa bira içiriyor ve kendisi de o çocuk kucağındayken bira içiyor. Resmî içki teşviki bundan güzel yapılamazdı herhalde; bizzat en üst makamı temsil eden şahıs, bir çocuk, kalabalık bir topluluk ve fotoğraf makineleri… Bravo ?!.

 

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

  1. Hasret bey, bütünün yazılarınızı okudum. Rabbim daim eylesin.okuyup anlayan nesiller nasip etsin. Allah razı olsun. içki teşviki yazı dizisinde (6 yazı) resimler çıkmamış. diğer yazılarınızda eksik resim pek yok.bilginize....

Yorum Yaz

  317165

-