18 KASIM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

CUMHURİYET REJİMİNİN RESMÎ İCRAATİ: İÇKİ TEŞVİKİ-2

Hasret Yıldırım

Klasik Türk Müziği Sanatçısı Safiye Ayla diyor ki: “Şarkı bitince Paşa kadehinden bir yudum aldı ve yıllarca hiç aklımdan çıkmayacak olan şu sözleri söyledi; "Bu kızın sesi ilerde daha da güzelleşecek. Onunla meşgul olsunlar. Kadife gibi bir sesi var." Ata'nın bana sofrasında yer verdiği gün, henüz on üç yaşındaydım.”

Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak... Bilardo ıstakasını bırakarak yüzüme baktı: “Dün geceyi yazacak mısınız?” “Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?” “Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki... Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.”

Kemal Paşa'nın küçük yaşlarda keşfedip, sofralarında yücelttiği şahıslardan biri de Klasik Türk Müziği Sanatçısı Safiye Ayla (1907-1998)'dır. Safiye Ayla hatıralarında, M.Kemal ile olan münasebetlerini ve Kemal Paşa'nın eğlence anlayışı ile alâkalı olarak şunları anlatıyor:

“1931 yılında ilk plağımı doldurmuştum. Bu plak birdenbire beni üne kavuşturmuş, halkın yakından tanıdığı bir sanatçı yapıvermişti. (…) Aynı günlerde Ata'ya benim plaklarımı dinletmişler. O da, "Bu kızı bir gün yakından dinleyelim" demiş. Hemen bana haber ilettiler. "Paşa çağırabilir, hazır ol" dediler. Tüm bedenimi bir korkudur sardı. Bir yandan da mutluluktan adeta uçuyordum. Heyecandan olacak, kendimi asla hazır hissetmiyordum. Sahnede bile halk biraz fazla tezahürat yapınca heyecanlanır, içeri kaçardım. Dahası soluğum tıkanır, sesim çıkmaz olurdu. Bu nedenle, bana haber ilettiklerinde, "Paşa bir süre izin verse de, hazırlansam..." dedim.

SAFiYEAYLA

SAFİYE AYLA 13 YAŞINDA ATA'NIN İÇKİ SOFRASINDA

Bu olaydan bir iki ay kadar sonraydı... Bir gün Çiftlik Parkı'ndaydım. Atatürk'ün yaverlerinden Rusihi Bey vardı, o çıkıp geldi. Patronum Ziver Bey de yüreklendirdi. Beni alıp Şişli'de bir eve götürdüler. Ev, vali yardımcısı Nuri Beye aitti. Atatürk'ü yemeğe çağırmışlardı, salonun ortasındaki masanın başında oturuyordu. Yaverler bizi kapıda karşılayıp içeri aldılar. Yanımda "mutat zevat" diye tabir edilen birtakım kişiler vardı ki, bunlardan birinin Ali Kılıç olduğunu sonradan öğrenecektim. Paşa'nın üstünde beyaz renkli spor bir gömlek vardı, kravatsızdı. Yanına çağırdı beni. O güne dek onun hakkında hep birtakım söylenceler işitmiştik; “gözlerine bakanın gözlerinin ışığı sönüyor” diye anlatılırdı. Bu yüzden olacak gözlerine bakmamaya çalışıyordum. Yaklaşıp elini öptüm yalnızca. Yanındaki sandalyeyi gösterdi, oturdum. Hiç yüzüne bakmıyorum. İçimde bir korku rüzgârı esip duruyor... Bu kez Atatürk çenemi kaldırıp yüzüme baktı. Sanki yüzümü mavi iki alev yaladı. Dünyanın şapka çıkardığı adam işte karşımdaydı. Hem de en hükmedici, en büyüleyici, en sevecen, en yakışıklı haliyle karşımdaydı. Üstelik gözlerimi de kör etmemişti alevli bakışları. Paşa, bana bakıp: "Senin sesin pek güzelmiş, öyle diyorlar" dedi. "Bir şarkı söyler misin?" Heyecandan dilim tutulmuştu, ağzımı bile açamıyordum!. Sesimin çıkacağından bile kuşkuluydum. Heyecanımı gidermek amacıyla, şarkıya geçmeden biraz konuşmak yararlı olabilir diye aklımdan geçirdim, okuyacağım şarkıyı açıkladım. Yesari Asım'ın bir şarkısıydı bu. Plaklarımın tutulmasında enikonu etkili olmuştu. "Sevda yaratan gözlerini her zaman öpsem / Doymam güzelim haşre kadar hep seni sevsem."

Şarkının adını duyunca Paşa'nın yüzünde bir memnuniyet ifadesi belirdi. Gülümsedi. Bu gülümseme içime su serpti sanki rahatladığımı hissettim. Şarkıyı okudum, bitirdim. Şarkı bitince Paşa kadehinden bir yudum aldı ve yıllarca hiç aklımdan çıkmayacak olan şu sözleri söyledi; "Bu kızın sesi ilerde daha da güzelleşecek. Onunla meşgul olsunlar. Kadife gibi bir sesi var." Ata'nın bana sofrasında yer verdiği gün, henüz on üç yaşındaydım.

ATATURKiCKiSOFRASINDA

SAFİYE AYLA 17 YAŞINDA KADINLIĞIYLA SOFRADA

(…) Bir gün Marmara Köşkü'ne gittik. Atatürk, her zaman çevresinde bulunan kişilerle oturmuş rakı içiyordu. Yaşım on yediydi, evet... Mavi renkli dekolte bir elbiseyi, biraz da kadınca bir içgüdüyle giymiştim. Yanımda ünlü keman üstadı Nubar Tekyay vardı. Atatürk'ün yanına ulaşınca elini öptüm. Elimi bırakmadı. Masadakilere dönüp: "Size demiştim, bu kız çok güzel olacak diye... İlerde daha da güzelleşecek...'' (…) O gece bana bol bol övgüler yağdırdı Atatürk. On yedi yaşında ve en güzel çağımdaydım. Vücudumun kadınsı çizgileri yeni yeni ortaya çıkmaktaydı. Atatürk bir ara, poker bilip bilmediğimi sordu. Biraz bildiğimi söyledim. Birlikte kalktık, poker oynadık. Oyun bittiğinde sabah oluyordu. O geceyi Marmara Köşkü'nde geçirdim. Paşa beni çok sevmiş ve gönül okşayıcı sözler söylemişti. O geceden sonra daha sık görüştük Ata'yla. Ve her görüşmemizde hep onun övgü dolu sözleri, adeta nisan yağmurları gibi yağıyordu üstüme….

Ertesi gün Çankaya'ya çağrıldım. O geceyi asla unutamıyordum. Şiir dolu bir geceydi. Atatürk'ün ağzından ilk kez şarkı dinlemiştim. "Mâni oluyor halimi takrire hicabım / Üzme yetişir üzme firakınla harabım" sarkışını söyledikten sonra bana; "Bunu öğren," dedi. "Gelecek sefer senden dinlemek istiyorum." Yaşadığı çağa damgasını vurmuş bu büyük insanla baş başa iki gece geçirdik. Heyecan dolu, şiir yüklü, tozpembe iki gece... O gecelerin unutulmaz anıları ruhumun derinliklerine sindi. Başkalarıyla asla paylaşamayacağım, kıskançlıkla koruduğum ve kalbimin en gizli köşelerinde sakladığım anılarımla sarhoş bir halde İstanbul'a döndüm. (…) İşte yine mutlu günler kapımdaydı. Öyle anlaşılıyordu ki, sesimle, vücudumla, dişiliğimle, Ata'nın üzerinde birtakım izler bırakabilmiştim!. Yoksa bir daha arar mıydı? O akşamı sabırsızlıkla beklemeye başladım. Akşamın alacakaranlığı İstanbul şehrinin üzerine bir tül gibi inerken, köşkten gönderilen bir yaver beni almaya geldi. Birlikte Florya Köşkü'ne gittik. O sırada Atatürk sofra başındaydı. Kemancı Nubar Tekyay ile Selahattin Pınar benden önce gelmişlerdi. Atatürk bir şeyler anlatıyordu, beni görünce konuşmasını yarıda kesti. Konuşmasını bölmek Atatürk'ün az yaptığı bir şeydi. Bana önem verdiği anlamına geliyordu bu. Bir iltifattı. Bir konu üzerinde konuşuyorken, içeri kim girerse girsin, konuşmayı kesmezdi genellikle. Beni yanı başına oturttu; biraz sonra da şarkı söylememi istedi. Bir zaman sonra, Atatürk'ten çağrılar alan, sofrasında belirli bir yeri olan, kimileyin o büyük adamın yalnızlığını paylaşan bir kadın olmuştum. (…) Bir gün, Bursa'da, Çelik Palas Oteli'nin açılış gecesi dolayısıyla Atatürk'ün sofrasında oturuyordum. Beklemediğim bir anda bana döndü ve "Safiye!" dedi. "Sen yangın yerlerinde önüne çıkanla ilişki kuruyormuşsun!. Hızlı bir hayat yaşıyormuşsun, doğru mu?" Hiç ummuyordum böyle bir soruyla karşılaşabileceğimi!. Ama alttan alta işlenmiş bir oyunla karşı karşıya olduğumu anlamakta gecikmedim. Atatürk bu sorunun, o sofrada yanıtlanmasını istediğine ve açık açık sorusunu yönelttiğine göre, bir bildiği olmalıydı. Alacağı yanıtla kendisini değil de, başka birilerini tatmin etmek istiyordu belki... Yoksa benden yana bir kuşkusu yoktu. Böyle bir dedikoduya inansa, bir daha sofrasına çağırmazdı sanırım. Durumu kavramıştım: "Paşam" dedim, "Siz, Türk kadınına her türlü hakkı tanıdınız. Özgür yaşama hakkını verdiniz. Ben de bir Türk kadım olarak, kimseye zarar vermeden, kimseleri incitmeden, onuruyla oynamadan, özgürce yaşama hakkına sahibim. Ama o söz, bir iftiradır!” dedim. Atatürk sert bir biçimde elini sofraya doğru uzatarak; "Buyrun efendim, işte cevabı!" dedi. Sesinden, biraz da dedikoduyu yapanlara öfkelendiği belli oluyordu. O gece Florya Köşkü'nde, Atatürk'ün dairesinde kaldım.

Atatürk'ün çevresindeki haset çemberini anlatabilmek için bir anımı daha burada aktarmak istiyorum: Benim hakkımda çıkarılan dedikoduların ardı arkası kesilmiyordu. Çünkü bu denli "çirkin" bir kadına Ata'nın değer vermesini anlayamıyor, onun adına bir düşüş olarak görüyorlardı. Bu durum Atatürk'e de yansıtılmış olmalıydı. Yine bir gece Çelik Palas'taydık. Oldukça ilerlemiş bir saatti. Sofranın demirbaşları, birer ikişer odalarına çekilmişlerdi. Başkaları giderken, Paşa bana başıyla işaret edip "sen kal" demişti. Biraz sonra da, "Safiye, yarın sabah çırılçıplak havuza gireceksin!" dedi. "Başüstüne Paşam!" diye yanıtladım. Atatürk'ün amacı, benim çirkinliğimi diline pelesenk etmiş olan bir devlet adamının eşine, vücudumun güzelliğini göstermekti. Oysa ben bu türden dedikodulara metelik bile vermiyordum. Ata'nın yanındaki yerimi korumaya özen gösteriyordum. [Necati Güngör – Safiye Ayla'nın Anıları (Heyamola Yayınları, İstanbul/2006, İkinci Basım, Sayfa: 14-23)]

KEMAL PAŞA'NIN DERGÂH'TAKİ İÇKİ SOFRASI

Gazeteci-Yazar ve Tarihçi Enver Behnan Şapolyo (1900-1972) ise, Kemal Paşa'nın “dergâh” ziyaretindeki sofrasını şöyle anlatıyor: “Atatürk, Samsun'a ayak bastıktan sonra ilk defa Ankara'ya gidecekti. Bu maksatla Sivas'tan yola çıktılar. Fakat evvelâ Kırşehir Hacı Bektaş'taki Cemalettin Efendiyi ziyareti muvafık buldu. Bu zat, Anadolu'daki altı milyon kızılbaşın bağlandığı en büyük Şeyh idi. Bütün Türk Alevileri bu zatla Hacı Bektaş Dede postnişini vekilli Niyazi Babaya âdeta tapıyorlardı. Ata'nın arabası Hacı Bektaş'a daha gelmeden, Cemalettin Efendi Ata'yı Bektaşlar mevkiinde karşılamıştır. Bu, Mustafa Kemal'e atfedilen harikûlâde ehemmiyetin bir nişânesiydi. Zira bir zamanlar Ankara Valisi Sırrı Paşa Hacı Bektaş'ı ziyarete geldiği zaman Baştarlada arabasından inip yeri öptükten sonra yaya olarak Hacı Bektaş'a gitmişti. Talât ve Enver Paşalar Hacı Bektaş'ı ziyarete geldikleri zaman Çelebi, bu iki Paşayı da ancak dergâhının selâmlığında karşılamıştı. Çelebi'nin, Ata'yı Baştarlada karşılaması üzerine Kaymakam Vekili Nihat Bey: “Paşam, Çelebinin bu hareketi dâvamız için bir fali hayır” diye hâdisenin ehemmiyetine işaret etmişti.

Çelebi, Mustafa Kemal'e, oğlu Hamdullah efendinin muhteşem salonunu tahsis etti. Bu salonda bir sofra kurulmuş, âyin-i cem başlamıştı. Sofrada adaklar, bâkireler sâkilik ediyordu. Çelebi efendi Ata'ya hürmeten başından yeşil sarığını çıkararak rahleye koymuştu. Ata: “Çelebi Efendi, içmez misiniz?” diye sordu. Çelebi hiç tereddüt etmeden: “İçmiyorum!. Fakat sizin şerefinize zehir de olsa içerim.” Derhal kadehe sarıldı ve içti. Ata da kadehi kaldırdı: “Müşterek gaye uğruna, dedi. Hür ve mesut yaşayacağımız günler için, Türkiye'nin kurtulması şerefi için.” O gece Ata'yı harem dairesinde misafir ettiler…” [Hilmi Yücebaş – Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları (Kültür Kitabevi, İstanbul/1963, Sayfa: 86-87)]

MEVLÂNA BÜYÜK ADAMDI, YANINA İÇİLMEDEN GİRİLMEZ!.

Gazeteci-Yazar İsmail Habip Sevük, 6 Ocak 1939 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde; M.Kemal'in, Mevlâna Celâleddin-i Rumî Hazretlerini ziyareti esnasında başından geçen bir hatırayı şöyle anlatıyor: “Bu Mevlâna nasıl adamdır?” “Pekiyi bilmiyorum ama” dedim, “her halde çok büyük bir adam olacak ki musiki, şiir, raks gibi dincilerin hoş görmedikleri şeyi tarikatine âyin ve esas yapmış. Bana, yeşil kubbesinin sivriliği bile göklerden bir şey tırmalıyor gibi gelir.” Neşeli neşeli gülüyor: “Ben onun ne liberal kafalı bir şair olduğunu bildiğim için ‘huzuruna kupkuru girilmez' dedim, birkaç kadeh çekip de girdim.” “Ama efendimiz sofrada hiç içki yoktu.” Gözbebekleri bütün zebertcetliğiyle parlayarak cevap veriyor: “Siz farkında değilsiniz be çocuğum!. Hani ara sıra yandaki odaya girip çıkıyordum ya, işte o zaman...” Ve neden sonra, zihninde geçen düşünce silsilesinin bize son halkasını gösterir gibi söyleniyor: “Mevlâna büyük adamdı, büyük adamdı…”

Bu mevzuların yazılış sebebini merak eden hızlı ve slogancı Kemalist arkadaşlara, Kemal Paşa'nın en yakınlarından Falih Rıfkı Atay (1894-1971)'ın; 4 Mart 1952 tarihli, Dünya Gazetesi'nde yazdığı bir hatırayla cevap verelim: “Sözlü, oyunlu ve kadınlı toplantılardan biri idi. Sofranın iki türlü dağılışı vardı. Ya Atatürk'e iyice uyku ve yorgunluk basar, arkadaşlarına izin verir ve yatak odasına çıkar; yahut, yabancı ve yarı bildiklerle vedalaşıp birkaç yakın arkadaşını alıkoyardı. Yemek odasında veya eğer bahar ve yaz günleri ise, köşkün bahçesinde kalanlarla biraz daha vakit geçirdikten sonra, hafifler ve ayrılırdı. O gece bazı aşırıca sahneler geçti. Gülüşe oynaşa sabahladık. Atatürk benimle birkaç kişiyi sona bıraktı. Gece üstüne bir hayli dedikodu yaptık. Çıkıp gideceğim sıra daha da coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra Çankaya'daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki: “Şimdiye kadar sizin için ecnebi dillerde yalnız Frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi ve eserinizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Müsaade etmez misiniz? Yakup Kadri ile sizin için bir kitap hazırlasak... Bilardo ıstakasını bırakarak yüzüme baktı: “Dün geceyi yazacak mısınız?” “Canım efendim, bu kadar hususiyetlerinize girmeye ne lüzum var?” “Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılmam ki... Siz de başkalarının yazdıklarını tekrarlamış olursunuz.”

FALiHRIFKIATAY

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  458553

-