21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

CUMHURİYET REJİMİNİN RESMÎ İCRAATİ: İÇKİ TEŞVİKİ-3

Hasret Yıldırım

M.Kemal “Men-i Müskirat” yani “İçki Yasağı” Kanunu'na rağmen gizli gizli içki içmeye devam ediyordu… En yakınlarından Saim Ali Dilemre, ölümünden sonra Kemal Paşa için şöyle diyordu: “Âh Mustafa Kemal! Ne olurdu şu zehri bu kadar içmese idin; aklın başında kalsa ve yaşasaydın!.”

“Esaslı bir nasyonalizm (milliyetçilik) yapayım derken, sarhoşluk ve dik başlılık yüzünden çocukça işler yapıldı. Birçok zaman ve kredi kaybettik. Malum “Güneş-Dil” nazariyesi (teorisi) bir sapıklıktan başka birşey değildir. Baştanbaşa Mustafa Kemal'in icadıdır; alkolizmanın (alkolizmin) de büyük yardımı olmuştur.

 AtaturkickiicerkenKadehle

Seri makalemizin başından beri verdiğimiz misallerde; rejimin bir numaralı adamı ve lideri Kemal Paşa'nın, şahsi içki saplantısı ile çevresindekileri ve halkı içki tüketimine yönlendirmesi ile alâkalı mevzuları aktardık. Hâlbuki aynı Kemal Paşa'nın başında olduğu yeni rejimin ilk işlerinden birisi, içkiyi yasaklamak olmuştu. “Men-i Müskirat” yani “İçki Yasağı” 14 Eylül 1920 tarihinde kabul edilmişti. Men-i Müskirat Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti Meclisi'nin kabul ettiği yirmi ikinci kanundu. Bu yasayla her türlü içki üretimi, ithali, satın alınması ve kullanılması yasak edilmişti. Bu dönemi Hüseyin Rahmi Gürpınar, Heybeliada'daki evinde yazdığı “Meyhanede Kadınlar” adlı eserinde şöyle anlatır: “Bu yasaktan sonra içkiye rağbet yüz kat arttı. En pis, zararlı rakılar; üç, dört yüze satıldı”. Bu yasaktan bir yıl önce Amerika Birleşik Devletleri de alkolü yasaklamıştı... Türkiye Büyük Millet Meclisi 1926 yılında yasağı yürürlükten tamamen kaldırdı ve yeni yasayla her türlü ispirto ile ispirtolu içkiler devlet tekeline alındı. [Prof.Dr. Kültegin Ögel, www.ogelk.net/dosyalar/alkol_kulturu_kultegin_ogel.pdf ]

Zaten M.Kemal'in içki yasağı ile alâkalı kanunda samimi olmadığını, Yücel Dergisi'nin Şubat-1948 tarihli, 136. Sayısında yayınlanan bir hatıradaki nakledilenlerden de anlayabiliyoruz:

İçki yasağı zamanında idi. Atatürk bir iki yakın dostuyla bir tatil akşamı daha geçiriyor, her tiryaki gibi yarı gizli içiyordu. Uzaktan bahçeyi muhafız erleri bekliyor, birkaç polis ise daha ötede asayişi temin için nöbet tutuyorlardı. Meclisin Maarif Vekilliğine yeni seçtiği bir zatın, Ankara'dan İstanbul'a hareketi sırasında veda etmek ve talimat almak İçin geldiğini haber verdiler. Biraz sonra o zat da masadaydı. Mustafa Kemal, yeni Maarif Vekilinin programını kafasında tasarlamış bulunduğunu ve kendisine aktarmaya hazır olduğunu hissedince, işi kısa kesmiş olmak için, şöyle dedi: “Senin programını etrafı ile dinlemeden evvel ben kendi görüşüme göre ne istediğimi misalle anlatayım.” Hizmet edenlerden birine seslenerek: “Şuradan bir polis çağırınız.” Polis, yarı münevverin en güzel örneği. Biraz okumuş, büyük şehri görmüş, sezişlerine ve insiyaklarına aldırmaz olmuş, onları belki unutmuş, yarım yamalak şehir bilgisi ile harekette. Polis geldi, selâm verdi ve bekledi. Mustafa Kemal ona dönüp önündeki kadehe yarı dolmuş içkiyi göstererek sordu: “Bu nedir?” “Su olsa gerek efendim.” “Ne suyu? Su bu kadar küçük bardakla içilir mi? Nedir bu?” “Su efendim!” “Bak bakalım su mu imiş!.” Kadehin öteki yarısını su ile doldurdu, bir beyaz bulanıklık peydah oldu, onu göstererek: “Bu ne imiş?” “Rakı efendim.” “Demin de fark ettin de, yasak diye söylemedin anlaşılan, içmek yasak değil mi?” “Evet efendim. Men'i müskirat kanunu mucibince memnudur.” “Peki ya ben içersem?” “Estağfirullah, içmezsiniz efendim.” “Ne estağfirullahı? Süs için koymadık ya!. Ya şimdi içersem?” “Estağfirullah, içmezsiniz efendim.” O sırada karanlık basmaya başladığı için elektrikler yandı. Atatürk birden ışığı göstererek sorguyu değiştirdi: “Peki bu nedir?” “Elektrik efendim.” “Buyurun, yerinize gidin.” Yeni Maarif Vekiline dönerek: “Şimdi siz muhafız erlerinden istediğiniz birine seslenin. Vekilin, tâ uzaktaki nöbet tutan neferlerden birine işaret ettiği görüldü. Gidip onu çağırdılar, er gelip selâm verdi. Atatürk bu defa yeniden içki ile yarı doldurulmuş kadehi göstererek sordu: “Bu nedir?” Er hiç tereddütsüz, bir Orta Anadolu şivesiyle, cevap verdi: “Irakı, efendim!” “Peki, bunu içmek yasak değil mi?” “Yasak!” “Ya ben içersem?” “Sen içmeyeceksin de, biz mi içeceğek, elbet İçeceksin.” Mustafa Kemal memnun, ışığı gösterip sordu: “Bu nedir?” “Elektrih, paşam!” “Elektrik nedir yâni?” “Ne idiğü bilinmez ettiğinden bellidir.” (“Kuvvetler eserleriyle ölçülür”ün bir başka ifadesi.) Atatürk Vekile dönerek şöyle dedi: “İşte, ya Türk halkını bu emsalsiz sezişi ve sağduyusu ile bırakın, ya okutacaksanız yarı münevverliğin ötesine ulaştırın.” [Hilmi Yücebaş – Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları (Kültür Kitabevi, İstanbul/1963, Sayfa: 115-116)]

Tabii içki yasağı kanununda dahi, içmekten taviz vermeyen Kemal Paşa, sonuçta siroz hastalığına yakalanmıştı. Bu konuda Kemalist zihniyetteki kraldan çok kralcılar, türlü bahaneler ile; Paşa'nın siroz hastalığını başka sebeplere bağlamaya çalışsalar da, Kemalist Tarihçilerden Cemal Kutay'ın naklettiği şu hatıra mevzua son noktayı koyuyor:

O menhus [uğursuz] Siroz hastalığına müptelâ olduğu anlaşılmıştı. Yanındakiler, alkol almasına mümkün olduğu kadar mâni olmaya çalışıyorlardı. Bir gün, yine böyle bir mümanaat [engelleme, mâni olma] sırasında, hissine hitap etmek için; çok değer verdiği bir hanımefendi, kendisine alkol yerine gerçekten gözyaşı ile doldurulmuş bir kadeh takdim etti: “Bu, dedi siz alkol istemekte ısrar ederseniz, milletimizin gözyaşıdır.” Atatürk çok içlenmişti. Gözleri doldu. Fakat bu ince jeste, hemen mukabele etti: “Olamaz, dedi!. Çünkü içinde benim gözyaşım yok... Bu milletin acısı da, sevinci de bensiz olur mu?.” [Hilmi Yücebaş – Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları (Kültür Kitabevi, İstanbul/1963, Sayfa: 33-34)]

Hele ki, Kemal Paşa'nın en yakınlarından, bizzat kendisinin milletvekili yaptığı ve soyadını verdiği, “uydurukça” faaliyetlerinin en faal neferlerinden Saim Ali Dilemre'nin hatıralarında yazdığı şu satırlar, bilinmeyen tarihin hakikatlerini nakletmesi bakımından birer acı levhasıdır:

“Âh Mustafa Kemal! Ne olurdu şu zehri bu kadar içmese idin; aklın başında kalsa ve yaşasaydın!.” Dilemre içindekilerini, bu sözlerle satırlarına dökmüş. Memleketi işret sofrasından idare edecek bir lidere tahammül edememiş. Mustafa Kemal Güneş-Dil Teorisi sapıklığına destek vermeyen Dilemre'yi, alenen sert tepkilerle vuruyordu. Hal böyleyken, olan biten hafızaya bir bir yazılmış. Kim bilebilirdi ki bu çarpıcı ifşaat gün yüzüne çıkıp yayınlanacak? Şöyle diyor Dilemre:

“Esaslı bir nasyonalizm (milliyetçilik) yapayım derken, sarhoşluk ve dik başlılık yüzünden çocukça işler yapıldı. Birçok zaman ve kredi kaybettik. Malum “Güneş-Dil” nazariyesi (teorisi) bir sapıklıktan başka birşey değildir. Baştanbaşa Mustafa Kemal'in icadıdır; alkolizmanın (alkolizmin) de büyük yardımı olmuştur. Sebebi “Sâmih Rıfat”tır… Sâmih Rıfat Bey'in lengüistik (dilbilim) malumatı (bilgisi) çok eksik idi. Türkçede eser halinde “iç-bükün=inflexion” vardır. Mesela, “kesmek, kasmak, kısmak” tutturulmuş bir iç-bükün mahsulüdür. Sâmih Rıfat bir vokalizmadan umumi bir nazariye (genel bir teori) çıkarıyordu.

SaimAliDilemre

Atatürk bu adamın vefatından sonra bu vadide kendini kaptırarak “adam” sözünü “ağ+ad+am” diye vokalliyor; oradaki konsonlara (sessiz harflere) da delice birtakım mana ve yorumlamalar takıştırıyordu. Tamamıyla bunaklık alametidir. Bu büyük adamın işret yüzünden (içkiden kaynaklanan) bu hastalığını çok üzülerek yazıyorum. Bu nazariyesine göre çalışmamızı istiyordu. Zorla yazı yazdırıyordu. Receb Peker'e bile yazdırmıştır. Kendi yazar, şuna buna imza ettirirdi. Sıra bana gelince “Sen de Fransızca bir şey yaz” dedi. Ben de saçma sapan bir şey yazdım. Gayet içinden çıkılmaz bir Fransızca ile yazdığım risaleyi (kitapçığı) saklamaktayım. Velakin, ikide bir bana çatar dururdu. Çünkü kendisine “Atatürk, Türkçe'nin tabiat ve alakalarını Avrupa metodları ile yaparsak sizin istediğiniz daha iyi yapılmış olur” diye söylerdim. Bundan dolayı sık sık aramız açılırdı.”

Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; bu satırların, Kemal Paşa'nın bir muhalifinin kaleminden çıktığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu sözler çok yakınlarında bulunan bir Kemaliste ait; Saim Ali Dilemre'ye...

Dilemre'nin 1949'da kaleme aldığı, Cumhuriyet'in ilk yıllarına ve kadrosuna dair çarpıcı hatıraları; 20 sayfalık defter halinde ve “Atatürk-Mebusluğum” başlığıyla Atatürk Kitaplığı koleksiyonunda (Bel.Yz.K.001004) bulunuyor. İlk kez Derin Tarih Dergisinin, 2016-Şubat tarihli, 47. Sayısının sayfalarında; tarih meraklılarının, daha da mühimi yakın tarih araştırmacılarının alâkasına ve hizmetine sansürsüz bir şekilde sunulan hatıraların dikkate değer pek çok yönü var. Ömer Hakan Özalp tarafından kaleme alınan araştırmayı, muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum…

Mevzuu kapitalizm kanadından değerlendiren uyanık meyhane esnafı; meyhanede bir masayı ayırıyor, süslüyor-püslüyor, onun resmini koyuyor, rakı-leblebi ve SONSUZA KADAR REZERVE yazısı ile birlikte reklam yapıyor... Türkiye Açık Hava Tımarhanesi'nden bir acı levhası da böylece, tarihin kara sayfalarında bir fotoğraf karesi olarak hafızalara kazınıyor…

SonsuzaKadarRezerve

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  875132

-