24 EKİM 2019 PERŞEMBE

Hasret Yıldırım

CUMHURİYET REJİMİNİN RESMÎ İCRAATİ: İÇKİ TEŞVİKİ-6

Hasret Yıldırım

Kemal Paşa bir bakış işaretiyle, yanına gelen görevliye: “İsmail Habib'e rakı veriniz” dedi. Eyvah, biz Fuat Fazlı ve bir iki arkadaş, o akşam küçük odada viski içip duruyorduk. Şimdi rakı karıştırmak... Fakat değil mi ki emreden O, zehir olsa içeceksin. Kadehini uzatıyor: “İsmail Habib'in şerefine!”

Kemal Paşa Rum garson çocuğa: “Eğer Yunan Kralı Konstantin; güneş batarken rakı içmediyse, ne halt etmeye almış İzmir'i?” demişti…

 

ACABA RAKI SOFRASINDA KURBAN ETİ DE VAR MIYDI?

Kemal Paşa'nın 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldiği gün kendisine emir başçavuşu olarak verilen ve Çankaya'ya geçtiğinden bir müddet sonra hastalığından ötürü vazifeden ayrılan Ali Metin diyor ki:

Kurban Bayramı idi. Atatürk, at gezintisi yapmayı arzu ettiler. Atlarına binerek o zamanın mesire yeri olan Bent deresine gittiler. Halk Atatürk'ü tanıyamamıştı. Ata, ilerideki ağaçlıkta saz çalarak eğlenen Ankara'nın efelerini görmüşlerdi. Atlarını o tarafa doğru sürdüler. Sofrada Yağcının Fehmi, Manitacı İsmail ve Kara Mustafa gibi ünlü on kişilik bir efe grubu vardı. Hepsi Atatürk'ü uzaktan tanıdılar ve ayağa kalktılar. Atatürk: “Sofrayı bozmayın, yoksa geri dönerim efeler.” buyurarak atlarından indiler. Sofraya oturdular. Efeler, Atatürk'e derhal rakı ikram ettiler. Atatürk memnuniyetle aldıkları kadehi efelerin şerefine kaldırarak içtiler. Efelerle sohbet ettiler ve onların doyulmaz sazlarını dinlediler. Atatürk: “Efeler, ben biraz da halkın neşesini göreyim” buyurarak sofradan ayrıldılar. Bana da: “Çocuk, benim hatırım için sofrayı devam ettirsinler. Kendilerine 50 lira ver, buyurdular. Bende geri dönerek efelere: “Sofranızın bundan sonraki kısmı, Atatürk «benden olsun buyurdular» ve size 50 lira gönderdiler, selâm söylediler” diyerek 50 lirayı efelere verdim. Efeler Atalarının bu ikramına çok memnun olmuşlardı.” [Anlatan: Ali Metin-Yazan: Ziya Oranlı, Atatürk'ün Şimdiye Kadar Yayınlanmamış Anıları, Alkan Matbaası, 1967-Ankara, Sayfa: 164]

1221

Seri makalemizin 2. bölümünde kendisinden iktibas yaptığımız; Gazeteci-Yazar İsmail Habib Sevük'ten, iki hatıra daha naklediyoruz. Bu hatıralar M.Kemal'in içki muhabbetinden ziyade, içtiği zaman içinde bulunduğu ruh halini göstermesi bakımından da mühimdir…

MEVLÂNÂ'NIN MEKANI MEYHANEYE DÖNMÜŞTÜ

“Konya'dan ayrılacağımız gece; temize çekilmesini bitirebildiğim söylevlerinden birini, kendilerine göstermek üzere akşamüstü ikametgâhına (Bugün Konya Atatürk Müzesi olan Atatürk Köşkü)  gidiyorum. Eşi de yanında... Konuşma notlarının tutuluş ve yazılışını; nezaketi icabı, her zamanki gibi beğendi. Fakat bu kez fazla beğenmiş görünerek, iltifatını maddi bir hareketle de göstermek ister gibi, eşine dönüp: “Çocuğa bir kadeh getirsinler” dedi. Tabii ben ortada bir bahaneydim. O bununla kendi arzusunu ihsas ediyordu. Eşi, belli ki, elden geldiğince fırsatlar icat ederek, içki içirtmemeye çalışıyor: “Gece yarısı hareket edilecek diye bütün şişeleri trene yollamıştık” dedi. Vay sen misin bunu söyleyen, öyle bir gürleyiş gürledi ki: “Nasıl olurmuş efendim, insan misafirine karşı da mı?” Ne misafiri? Benim vazifem getirip söylevi okumak, onayını aldıktan sonra da, götürüp telgrafhaneye çektirmek… Ortada misafir yok, ama onun ruhunda volkan var!. Şişeler gelirken içeriye maliye müfettişlerinden “İngiliz Muhtar” diye tanınan zat girdi. Gazi'nin samimi arkadaşlarından olacak. Teklifsiz konuşuyorlar, Gazi: “Dinle bak Muhtar, söylev nasıl verilirmiş?” dedi. Bana dönüyor: “Oku çocuğum.” Muhtar Bey: “Dinlemeye hacet yok,” diyor, “harikulade!” “Neden?” “Aksini söylemek haddimiz mi?” “Zevzekliği bırak da dinle!” Ben söylevi okuyup bitirince, Muhtar Bey ciddi bir tavır aldı: “Sahiden güzel ve cidden mükemmel!” “Haydi öyleyse... Şişeler nerede?” Muhtar Bey kadehini kaldırıyor: “Yaşasın Başkumandan.” “Neden Mustafa Kemal demiyorsun da, Başkumandan diyorsun?” Muhtar Bey imalı bir edayla: “Hele,” diyor, “Ne olur ne olmaz, daha epey müddet şu “Başkumandanlık” üzerinizde kalsın!” Birdenbire infilak!. Deminden beri şakalaşıp duran Gazi, derhal kartallaşıvermişti: “Vay, sen beni Başkumandanlıktan mı kuvvet alır sanıyorsun?” (Sesini tabiileştirerek) “Dinle bak öyleyse, sana bir anımı anlatayım: Hani ben Erzurum'da ordu müfettişliği nişanlarım yakamdan atarak “ferd-i millet” kalmıştım ya? O zamana kadar emirlerimi dinleyen kumandan...” (ismini söyleyecekti, söylemedi), “Ondan sonra verdiğim emirleri dinlememeye başlamasın mı” Makamına gittim: ‘Paşa, paşa dedim, size o emirleri bu yakadaki yıldızlar vermiyor, Mustafa Kemal veriyordu; o, yine karşınızdadır, yazınız!' Yazdı... Emir gideceği yere gitti. Fakat çıktıktan sonra aklıma gelmişti. Ya kumandan düğmeye basıp da, “Posta, bunu dışarı çıkarınız” deseydi.” (Sesi yine heybetleşerek) “Fakat diyemezdi! Muhtar, karşısında Mustafa Kemal var, diyemezdi.” Muhtar Bey kadehini kaldırarak yürekten bağırıyor: “Yaşasın Mustafa Kemal!” Ben de söylevi telgrafhaneye vaktinde yetiştirmek için izin alıp çıkarak merdivenleri acele acele inerken, “Yaşasın Mustafa Kemal, yaşasın Mustafa Kemal!” deyip duruyordum. Ah, Atatürk, şimdi sana “Öldü” diyoruz, öyle mi?” [İsmail Habib Sevük, Atatürk'le Beraber, Hazırlayan: Lütfü Tınç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2.Baskı, 2010-Nisan, İstanbul, Sayfa: 39-40]

222

(İsmail Habib Sevük)

 

VİSKİ-RAKI BİRBİRİNE KARIŞIYOR

“(…) Beş-on dakika sonra yanımıza Reşit Galip geldi: “Kalk seni masaya çağırıyor” dedi ve şakalaştı: “Bak, davetine de koskoca Eğitim Bakanı memur edildi!” Masada, işaret buyurduğu, tam kendi karşısına düşen yere oturuyorum. Ah, yüce gönüllü adam, kırıldı sandığı gönlümü almak için, deminki iltifatı yeterli değilmiş gibi, şimdi de 20, 30 kişilik masaya şöyle sesleniyor: “Ben bu İsmail Habib'e, beş altı ay önce baloda rastladım. Bunu görünce, insanın aklına doğal olarak, edebiyat gelir. Benim de ona, ‘Edebiyat nedir?' diye soracağım tuttu; talebesine anlattığı gibi elbet üç beş basit sözcükle bunu anlatabilirdi. Fakat ‘Gazi soruyor', basit bir şey söylenmez. Yüksek bir şey söylemeye ise (eliyle yalpalama hareketleri yaparak), zemin, zaman, mekân uygun değil. ‘Bilmiyorum' deyip işin içinden çıkmak istedi. Ben de ille söyleteyim diye ısrar ettim. O da söylemem diye inat etti. Israr, inat... Ne dersiniz? Söylemedi, elbet söylemezdi. (Eliyle aynı yalpalama hareketlerini tekrarlayarak) Zemin, zaman, mekân uygun değildi!” Bu büyüklük karşısında ne dersin? Ayağa kalkıp kekeliyorum: “Efendimiz, eğer deminki ve şimdiki iltifatlarıyla, o balo gecesi kalbim kırıldı diye gönlümü almak istiyorsa, yemin ederim ki, üzülmeniz ihtimalinden başka üzüntüm yoktu. Kırılmak ne demek? O gece yarım saat karşınızda olmak gibi bir şerefe ulaşmıştım. Bize azarınız bile mutluluk verir. Fakat bu iltifatınız? Bizi asıl bu iltifat eziyor.” Bir bakış işaretiyle yanına gelen görevliye: “İsmail Habib'e rakı veriniz” dedi. Eyvah, biz Fuat Fazlı ve bir iki arkadaş, o akşam küçük odada viski içip duruyorduk. Şimdi rakı karıştırmak... Fakat değil mi ki emreden O, zehir olsa içeceksin. Kadehini uzatıyor: “İsmail Habib'in şerefine!” Herkes kadehini almış; ben bir elimde kadeh bir elimde su bardağı ayağa kalkarak baş eğiyorum: İnsanı kadeh değil, O'nun centilmenliği sarhoş etmektedir! Yine şerefe, yine kalkış. Fakat ne o? Yavaş yavaş sesinin perdesi değişiyor; ilgi, ince bir alaya dönüyor gibi: “Habib Bey'in şerefine.” Biraz sonra, “Habib Beyefendinin...” Eyvah, belli zaparta (azarlama, tersleme) gelecek. Sebep? Bilmiyorum ki... Bilmem kaçıncıda, o yine kadehini uzatmış, ben yine ayağa kalkmışken, “Beyefendi, sakın rakı boğazınızı yakmasın!” diyor. Oooh... Karanlığı aniden aydınlatan şimşek gibi, neye içerlediğini sezdim: Atlatılmaya hiç gelmez, özrünü açık söyle! Peki, içmiyorsan içmediğini bilsin! Fakat içer görünerek içmemek, buna dehşetli kızardı. Ben de rakı denen zıkkıma, kokusunu sevmediğim için, su koyamam; sert olduğu için de susuz içemem; çareyi kadehin bir yudumunu, bardağın üç beş yudumuyla bastırmakta bulurdum. Demek kadehe su koymadığımı görünce, rakı yerine su içiyorum sanıyor öyle mi? Hiçbir söz söylemeden bardaktan kadehe biraz su boşalttım. Kadehte beyaz helezonların döndüğünü görünce, gözlerinin o ışıklı zebercetliğiyle öyle pırıl pırıl güldü ki... Artık “Bey” “Beyefendi” filan kalkmış, çok şükür yine İsmail Habib kalmıştım!..” [İsmail Habib Sevük, Atatürk'le Beraber, Hazırlayan: Lütfü Tınç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2.Baskı, 2010-Nisan, İstanbul, Sayfa: 99-100]

TAYYİP ERDOĞAN, ÖZDİL'İN ATASI GİBİ İÇSEYDİ

Şimdinin Sözcü, zamanın Sabah Gazetesi Yazarlarından Yılmaz Özdil; 9 Eylül 2006 tarihli, Sabah Gazetesi'nde, İzmir ve Kemal Paşa'dan bahisle şu hatırayı naklediyor: “Adres: Numara 248, Kordon... Naim Palas... İkinci kat... Cumbada oturuyor Mustafa Kemal. Sevmez fazla yemeği. Leblebi var yine önünde... Garson titriyor. Çünkü çocuk, Rum. Sesleniyor Gazi, şefkatli bir ses tonuyla... "Vre Dimitri" diyor, "gel bakayım." Çocuk, "buyur pasam" diyor, ş'lere dili dönmeyen, kırık dökük Türkçesi'yle. "Sizin Kosti" diyor... İşgal sırasında İzmir'e gelen Yunan Kralı Konstantin'i kastederek... “Sizin Kosti, geldi mi buraya?” “Geldi pasam...” “Oturdu mu bu masaya?” “Oturdu pasam.” “Güneş batarken rakı içti mi?” “İçmedi pasam.” “E o zaman sormadın mı çocuk, ne halt etmeye almış İzmir'i?”

YilmazOzdil_TayyipErdogan_BiRA

Sofrada sadece “leblebi” varmış gibi (halbuki M.Kemal rakısız leblebi yemez) mevzua girip, sonunu rakıya bağlayan Yılmaz Özdil; 27 Aralık 2012 akşamı, Kanal D'de yayınlanan bir programda: “Türkiye'yi yönetenlerin gençliğini yaşamadığını, o yüzden gençliğin yaşadıklarını anlayamadıklarını” söyledi. Özdil “Eleştirmeden, üzülerek söylüyorum; Tayyip Erdoğan bir bira içseydi, bugün Türkiye çok daha iyi bir durumdaydı” dedi. Özdil'in bu sözlerinden sonra seyirciler uzun süre Özdil'i alkışladı. Gençlere bu konuda öğüt veren Özdil sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir bira içen adam dinsiz olmadığını ve hayata farklı bir pencereden bakmadığını görür. Biz gençliğimizi yaşamak durumundayız. Siz geçmişte gençliğini doya doya yaşamamış insanların durumuna düşmeyin!”

Adamlar ille de “atalarının” sünnetini yerine getirmek istedikçe, Tayyip bey “atalarının” sünnetini ve Yüce Mevla'nın farzlarını yerine getirdikçe kuduruyorlar. Sen yine “istikamet” üzere yürü Reis, Mevla yar ve yardımcın olsun… (Amin)

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  163485

-