5 HAZİRAN 2020 CUMA

Hüseyin Yağmur

DARBECİ DEVLETİ’NDEN MANZARALAR (1)

Hüseyin Yağmur

Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 Seçimlerinin ardından iktidara gelmesinden 10 yıl sonra 27 Mayıs 1960 gecesi, cuntacı subaylar tarafından yapılan bir askeri darbe ile devrilmişti.

27 Mayıs Darbesi, sosyal ve siyasi anlamda maşeri vicdanda derin ve kalıcı yaralar açmıştır. Türkiye'yi yöneten meclisin üçte ikisi ve çok sayıda bürokrattan oluşan 600 civarında insan bir sabah evlerinden alınarak yaklaşık 2 yıl sürecek bir esarete tabi tutulmuşlardır. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere bu 600 kişinin tamamı o ilk sabahtan itibaren işkence, tahkir ve aşağılanmaya uğramış, esaret kiminin canına mal olmuştur.

Darbenin hemen ardından büyük bir insan avı başlatılmış, Demokrat Partili ve Demokrat Parti'yle irtibatlı herkes bu kasırgadan nasibini almıştır. CHP'liler bu konjonktürü fırsat bilerek binlerce ihbar yaparak Darbecilere yol ve yön göstermişler, yüzlerce insan bu ihbarlar sonucu yerinden yurdundan edilmiştir.

Bu gözaltılar o kadar trajikomik bir hal almıştır ki, bir grup Darbeci, diğer grup Darbeciyi gözaltına almışlardır. Darbeci subaylar ülkeyi daha düne kadar yöneten insanları 'büyükbaş, küçükbaş' şeklinde tavsif etmişlerdir.

Darbeciler, mağdurlara bir insana yakışmayacak vahşilikte,  işkence tarihine geçecek işkenceler yapmışlardır. Bu işkenceler esasen başlıbaşına bir inceleme konusu olmakla birlikte bu yazımda iki ahlaksız ve  sembolik  işkenceye değinerek asıl konumuza geçmek istiyorum.

Dönemin Maliye Bakanı olan ve Darbeciler tarfından sonradan idam edilen Hasan Polatkan'ın eşi Mutahhare Polatkan, Yassıada'da eşini ziyarete gittiğinde gördüklerini şöyle anlatıyor: Elinin üzerinde bir ben olduğunu gördüm. 'O ne' diye sordum. 'Yok hiçbir şey' dedi ve elini sakladı. İdamından çok sonra arkadaşlarından öğrendim ki elinin üzerinde sigara söndürmüşler (Polatkan, Mutahhare,2010).

Poaltkanı'ın yiğeni Hasan Serdar Bilir de Polatkan'a yapılan işkenceleri şöyle anlatıyor: Dayım Hasan Polatkan'ı çıplak, yarı beline kadar havuza sokmuşlar, üzerinde sigara söndürmüşler. Polatkan tuvalet yaparken kapı açık, başında asker bekliyor imiş (Bilir,2013).

Dönemin Denizli Milletvekili Ahmet Hamdi Sancar'ın kızı Şule Bamyacı, Yassıada'yı şöyle anlatıyor: Babam,27 Mayıs 1960'tan Eylül 1961'e kadar Yassıada'da kaldı.O zaman 46 yaşındaydı.Bir buçuk sene sonra babamı hastanede gördüğümde karşımda 70-80 yaşında bir adam var gibiydi. Yani bir insanı ancak ameliyatla böyle değiştirebilirsiniz. Yüz, göz, saçlar gitmiş, bitmişti. Çok işkence görmüş. Zindanlarda oturtuyorlar, tepeden tın tın su veriyorlar. Hanım vekillerin, tuvalette kapılarını kapattırmıyorlarmış  (Bamyacı,2013)

Darbenin ardından devlet işte bu tıynette olan insanların eline geçmişti. Darbecilerin devlet yönetimindeki halleri ise komedi tarihine geçecek cinsten maceralarla dolu idi.

Bugünkü yazımızda bizzat Darbecilerin itiraflarından bu maceralardan bazılarını burada paylaşalım.

 

 

 

Darbeci Binbaşı Orhan Erkanlı darbenin ilk günleri şöyle anlatıyor:'27 Mayıstan sonra, Bakanlıkları dolaşmaya başladım. İçişleri Bakanlığı'na gittiğimde, orada, ayrı bir odada, bir ayrı büroda Amerikalıları gördüm. Bizim yetkililere 'Nedir bu? Diye sorduğumda şu cevabı aldım:-Biz komünizmle mücadele için Amerika ile işbirliği yapıyoruz. Buradaki Amerikalılar da, onlarla bizim aramızdaki işbirliğinin koordinasyonunu yapıyorlar.

Ama işi biraz daha inceleyince gördüm ki, İçişleri Bakanlığı'na dışardan gelen şifre, telgraf ile Bakanlıktan dışarı çıkan tüm evraklar oradan geçiyor.Yani Amerikalılar bunları görüyorlar, kontrol ediyorlar (Yalçın ve Yurdakul,2000:92)

Darbeciler bir süre sonra Türk Silahlı Kuvvetlerindeki yılların birikimi olan 235 general ve 7.000 subayı ordudan atmışlardı. İşte tam da o günlere ait bir hatırasını Kurmay Albay Kenan Kocatürk şöyle anlatıyor: Kalanlar arasında bizim sınıf (930'lular)dan Tümg. İrfan Tansel Nato 6. Taktik hava kuvveti kurmay başkanı idi. Ankara'ya çağrılarak Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na getirilmişti. Roma'da Güney Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri'nde bulunan Haydar Sukan, K.K.K. İstihbarat Bşk. Kemal Atalay da vardı. Harp Okulu Komutanı Sıtkı Ulay zaten Milli Birlik Komitesi üyesi olarak kalıyordu.

Kendisi dahil bu 20 generalin nasıl kalabildiğini, çok sonra birgün bana şöyle anlatmıştı: Milli Birlik Komitesi bu tasfiye işini konuşup karar vermek üzere, başta Orgeneral Cemal Gürsel olarak tam kadro toplandıkları oturumda ilk sözü yüzbaşılardan biri (Ya Muzaffer Özdağ ya da Numan Esin) almış. Elinde generallere ait kıdem sıra kitabı. Bu kitabı yırtıp parçalayarak yanındaki çöp sepetine atmış ve ‘Generaller meselesi tamam! Gelelim subaylara' diyerek, yırtamayacağı kadar büyük ve kalın olan, subay kıdem sıra kitabını eline almış. İşlerinden en gözüpek cesur ve patavatsız Cemal Madanoğlu da ayağa fırlayarak yüzbaşının sözünü kesmiş: Sen ne yapıyorsun arkadaş? Yırtıp attığın o kitapta biz de varız! Başkanımız Orgeneral Cemal Gürsel'in de adı var, orgeneral Fahri Özdilek... Sıtkı Ulay paşalar da var! Sen kim oluyorsun da bizleri böyle yırtıp çöpe atabiliyorsun! diye çıkışmış. Gürsel paşa birleşimi kapatarak hep beraber kavgayı önlemeye ortalığı yatıştırmaya çalışmışlar” (Kocatürk,1999:501).

Gazeteci Lütfü Akadoğan da Darbecilerin yeni Anayasayı nasıl yaptırdıklarını şöyle anlatıyor: İhtilâlin ilk günleriydi. Beyazıt'taki üniversite bahçesinde bulunan Askerî İhtilâl Karargahı'na gittim. Öğrencilerle subaylar kaynaşmıştı. Herkes coşku içindeydi.

Ustura ile tıraş olan, yarı çıplak, atletli bir kumandan gördüm. Adı, Şefik Soyuyüce imiş. Binbaşı rütbeli bu subay, üniversitedeki birliğin kumandanıydı. Kendisi ile konuşacak oldum;

“Aziz kardeşim, görüyorsun tıraş oluyorum.” Dedi. Bu arada, yanındaki bir subaya, “Koş çabuk, üniversiteden bir profesör çağır bana.” Emrini verdi.

Birkaç dakika sonra subayla birlikte uzun boylu, gözlüklü bir profesör geldi. Anayasa Hocası, binbaşının karşısında esas duruştaydı.

Binabaşı Şefik Soyuyüce “Sayın hocam,  Ankara'dan telefon ettiler, çabuk bir anayasa istiyorlar sizden.” Dedi.

Profesör kekeledi; “Anayasa mı?” dedi.

-“Evet, anayasa. Yıllardır anayasa, anayasa dediniz. Yazılı bir anayasanız, bir taslağınız yok mu kardeşim?”

Hoca sustu, başını yere eğdi ve kendisinin bile duyamayacağı bir sesle;  “Binbaşım, anayasa öyle bir kişinin hazırlayabileceği ufacık bir taslaktan ibaret olmaz. Anayasayı bir iki kişi hazırlamaz; anayasayı, bir kurul hazırlar.” dedi

Binbaşı sinirlendi. “Kardeşim, ben böyle şeylerden anlamam. Rektöre söyle. Hepiniz toplanın. Akşam saat 18.00'de sizi askerî bir uçakla Ankara'ya göndereceğim.Orada, Silahlı Kuvvetleri'ler ne yaparsanız yapın” Dedi (Akdoğan 2011:166).

Darbecilerin itiraflarından oluşan maceralarını haftaya da  paylaşmaya devam edeceğiz inşaalah…

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  294638

-