26 MAYIS 2019 PAZAR

Hüseyin Yağmur

DEMOKRAT PARTİ’NİN İKTİDARA GELDİĞİ SOSYAL VE PSİKOLOJİK ORTAM

Hüseyin Yağmur

Bugün Demokrat Partinin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 tarihinin 69. senei devriyesi. Bu vesile ile o günleri, o günlerin sosyal ve psikolojik ortamını anmaya çalışacağız

Önce şu hususu vurgulamakta fayda var: Bir Afrika Atasözünde  ‘Aslanların tarihi avcılar tarafından yazılır' denilerek tarih yapmak kadar tarih yazmanın da ne kadar önemli olduğuna dikkat çekilir. Aslanların tarihini yazan avcılar, kendilerinin aslan avlamakta ne kadar haklı olduklarını ve aslanları ne kadar maharetle avladıklarını anlatacaklardır tabi olarak.Avcı palavraları da işin kreması olacaktır şüphesiz.

Yakın tarihimiz henüz Resmi İdeoloji'nin ‘propaganda el kitabı'ndan ibarettir. Ve henüz Resmi İdeoloji tarafından yok sayılan kesimler tarafından kaleme alınamamıştır.

İşte 1950-1960 yıllarını kapsayan 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı dönemi de bu talihsiz devrelerdendir. Demokrat Parti'nin tarihi, Demokrat Parti'nin hasımları tarafından kaleme alınmıştır.

Hal böyle olunca Demokrat Parti'nin iktidarda ne kadar çok yanlışlar yaptığı(!), bir diktatörlük rejimi kurduğu(!), bunun için millet tarafından devrilmeyi hak ettiği(!), bu görevi de silahlı kuvvetlerin yerine getirdiği(!)şeklinde kuyruklu yalanlar bir altın dönemi karartmaktadır.

Bu hakikat kalpazanlığına neşter vurmadan, Demokrat Parti'nin tarihini yazmadan bugün yaşadığımız olayları sağlıklı bir şekilde anlamlandırmak mümkün değildir.

Bu anlamdaki çabalara bir katkı olması sadedinde, Demokrat Parti'nin iktidara geldiği sosyal ve psikolojik ortama tutulacak projektör tarih araştırmacıları için bir yol haritası olabilir kanaatindeyim.

Şimdi yakın tarihin karanlık bırakılmış, üstü ustalıkla örtülmüş o zifiri atmosferine birlikte göz atalım:

Ağır İdari Baskılar:

Ülke yönetiminde padişahlık sona ermişti ama saltanat, İttihat ve Terakki kökenli yeni bir seçkinler sınıfına geçmişti Cumhuriyetin bu döneminde...

Ülkede Milli Şeflik adı altında kesif bir diktatörlük rejimi kurulmuştu. Milli Şef İnönü'nün damadı Metin Toker dahi onu diktatör olarak niteleyenlerden biriydi. Ankara Ziraat Enstitüsü'nün Milli Şef'e fahri profesör ünvanı vermesi gibi uygulamalar vakayı adiyedendi.

Milli Şef ‘Türk milletinin insan şeklini alan timsali' olarak tanımlanıyor, bu yüce şefin, ışığı etrafında bütün toplumun birleşmesi isteniyordu.Milli Şef'in partisi CHP ise ülkenin siyaset yapmasına müsaade edilen tek partisiydi. CHP'nin genel sekreteri aynı zamanda İçişleri Bakanı, il başkanı aynı zamanda il valisi, Partinin genel merkezi de TBMM idi. Parti ile devlet arasında kesin bir ayrım yoktu. Devleti temsil edenler çoğunlukla partili kimselerdi. Parti müfettişleri, devletin de temsilcisi idiler. Milli Şef döneminde yönetim CHP'nin toplumsal tabanını oluşturan ve ideolojisini tespit eden asker-sivil-bürokrat üçlüsünden meydana gelen elit sınıflardaydı.

Tek partili cumhuriyet, açıkça ‘Partisiz Cumhuriyet' haline gelmişti. Kanunların oylanmasında aleyhte oy kullanmak yasaktı. Bu yüzden bütün oylama sonuçları hep ‘red sıfır, müstenkif sıfır'şeklindeydi.

CHP'li Altan Öymen'in naklettiğine göre; Vali Nevzat Tandoğan, başkentin ortasında sadece Kıyafet Kanunu'na aykırı davrananlara değil, düzgün olmayan kıyafetlerle dolaşanlara da göz açtırmazdı. Şehre hâkim olan görüntüler kravatlı erkeklerle tayyörlü kadınların görüntüleriydi.

Hürriyet Gazetesi'nin o günkü Ankara temsilcisi Emin Karakuş'un anlattıkları ise Ankara'daki yönetimin cinnet haline işaret eder: O günlerde, Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Ankara'da da tek parti egemenliğinin bütün belirtilerini görmek mümkündür. Örneğin, Ankara Vali ve Belediye Başkanı olan Nevzat Tandoğan'ın her sözü kanun niteliğindeydi. Sıkıyönetim yoktu ama Tandoğan'ın yönetiminde Ankara'ya tam bir sıkıyönetim havası egemendi. Geceleri sokakta dolaşan sarhoşlar bir kamyona doldurulur, kış kıyamet demeden kentin 8-10 kilometre uzağındaki Orman Çiftliği ya da Hüseyin Gazi sırtlarına bırakılarak dönülürdü. Sarhoşlar bu uzun yolu yürüyerek geldikleri yere dönerlerdi.

İkinci Dünya Savaşı etkisini Türkiye'de de göstermeye başlamıştı. Türkiye savaşa girmemişti ama özellikle ekonomik bakımdan tam bir çöküntü içindeydi. Et, ekmek, şeker kömür bulmakta halk büyük sıkıntı çekiyordu. Devlet geliri, giderleri karşılamaktan çok uzaktı. Türlü önlemlere başvuruluyor, açık kapanmıyordu.

Çok partili dönemine girdikten, özellikle 1946 seçimlerinden sonra CHP memlekette tam bir “Polis Devleti” kurma yolunda büyük çabalar harcamaya başladı. O kadar ki, muhalif tanınanlar devamlı bir polis kontrolü altındaydılar. Ne yapıyorlar, nereye gidiyorlar, kimlerle görüşüyorlar? Her gün hazırlanan raporlar ilgili yüksek makamlara sunuluyordu. Özetle bu dönemde devlet ağır bir baskı makinesi olarak çalışmış, her kesimden halkı canından bezdirmişti.

Ağır Ekonomik ve Sosyal Şartlar:

  1. Hamdi Başar'ın naklettiğine göre vergi ve vergi alma tarzından dolayı Anadolu halkı isyanın eşiğine gelmişti. Ağır vergileri ödeyemeyen halkın elindeki hayvanı, tarlası, evi alınıyordu.Halkın temel tüketim maddesi olan ekmek ve şeker başta olmak üzere birçok malın fiyatı ikiye katlanmış, bu artış oranı savaş yıllarında yüzde 500'e varmıştı. Ekmek karneye bağlanmıştı. Ekmek kararnamesinde her vatandaşın yaşına göre tüketeceği ekmeğin gramajı devlet tarafından ilan edilmişti.Savaş gerekçesiyle halkın elinden toplanan temel gıdalar, yağmur ve kar altında çürütülmüştü.

Buğdayın beş kilodan fazlasının bir yerden başka bir yere nakli yasaktı. Jandarmalar bunu görürlerse müdahale ediyorlardı. Köylü de malını evinde saklıyordu.

Saadettin Bilgiç de hatıralarında o günlerin Anadolusunu şöyle anlatıyor:Samsun'a 180 kilometre uzaklıkta olan Ordu'ya kara yolundan gitmek mümkün değildi. Vatandaşlar, 1950'ye gelinceye kadar tam 27 yıl “yol yapıyoruz” diye yollarda taş kırmış ve kürek sallamıştı. Fakat Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu ve Samsun illerini birbirine bağlayan bir sahil yolu bile yapılmamıştı. Samsun'da 3 gün vapurun gelişini bekledikten sonra, deniz yoluyla Ordu'ya ulaştım.

Basın Üzerindeki Ağır Baskı:

Her türlü baskıdan bıkan Cemal Kutay pasta tarifleri vermeye başlamış, ancak yine de kendini Merkez'e çağırılmaktan kurtaramamıştı. Polis Müdürü ‘Neden milletin yiyemeyeceği şeylerin tarifini veriyorsun?' diye yazarı azarlamıştı.

Basın hürriyeti Milli Şef'in ve adamlarının iki dudağı arasındaydı. Cumhuriyet Gazetesi bir gün Milli Şef'in ‘Bu adamlar benimle uğraşıyorlar. Kapatın şu gazeteyi' fermanıyla kapatılmıştı.

Bir gün Cumhuriyet gazetesinde, “Yarın hava açık olacak” şeklinde bir haber çıktı. Bunun üzerine Sıkıyönetim Komutanı, gazetenin sahiplerinden Doğan Nadi'yi makamına çağırarak, ağır bir uyarıda bulundu.

Gazeteci Cihat Baban o günlerde çalıştıkları şartlara şu cümlelerle kayıt düşüyordu:O günlerde yine başka bir tebligat elimize geldi: “Milli Şefin bir demeci var. Bu demeç, gazetelerin şeref köşesine konacak, yani birinci sayfanın sağ üst köşesine. Metin tam olarak o sayfada bitecek, arka sayfalara dönmeyecek ve bir tek tashih hatası olmayacak. Yoksa... Hımm... Size gösteririz...”

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Velhasıl o günlerde Zekeriya Sertel'in tabiriyle basın çalışanları nefes alamayacak hale gelmişti.

Hürriyetler Üzerindeki Ağır Baskı:

Milli Şef döneminde ülkede bir polis rejimi ve polis devleti rejimi kurulmuştu. Kapılar ardında konuşmalar dinleniyor, bazı tanınmış siyasilerin ardında hafiye dolaştırılıyor, şahsi evrak ve mektuplar açılıyordu. Atatürk'ün Başbakanı Celal Bayar da dahil olmak üzere bir çok siyasinin arkasında hafiye dolaşıyordu.

Milli Şef öncesi dönemde dini eğitim veren İmam-Hatip okullarının 1930'da tamamen kapatılması; 1932'de din eğitimine tamamen son verilmesi ve yine 1936'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde açılmış bulunan İslami İlimler Enstitüsü'nün kapatılmasıyla dini eğitim alanında büyük bir boşluk oluşmuştu. Halk, dini eğitimini ancak camilerde görev yapan birkaç vaiz ve kurs hocasından almak durumunda kalmıştı. Bu eğitim de çoğu zaman güç şartlar altında ve gizli şekilde oluyordu.

Polis ve jandarma ile idare makamlarındaki görevlilerin keyfi tutum ve icraatlarından, baskısından ve tutuklamalarından çekinen ve o ölçüde bunalan halkın ellerinde bulunan dini kitap ve yayınları zahire ambarlarına, odun depolarına, samanlıklara ve hatta toprağa gönderdikleri bugün bile o yılları yaşayanlar tarafından anlatılan acı hatıralardır.

Demokrat Parti, yıllar süren bu devlet baskısıyla iyice biriken bir toplum öfkesinin sosyal karşılığı olarak siyaset sahnesinde yer almasından kısa bir süre sonra 14 Mayıs 1950'de iktidara gelmişti.

 

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  898879

-