HABER HATTI

Abbas Pirimoğlu

‘DENİZİ İÇME’NİN TEOLOJİK Mİ YOKSA MODERN ZEMİNİNDE MİYİZ(2)

Abbas Pirimoğlu

Kanaatimce Mu'tezile ve Hanefi-Mâturîdi metodolojileri, tarihten baskın çıkmış olsaydı dahi günümüz Müslümanları yine aynı sorunlarla boğuşuyor olacaktı. Zira sorunun merkezi, iç odaklı bir yanlış tercihin tezahürü olmayıp, dışarıda olup-biten bir değişimin, kendisini bütün haşmeti ile dayatması sonucu yaşanan bir toplumsal travmanın sancılarıdır.

Sayın İlhami Güler'in daha önce altını çizmiş olduğum cümlesini hatırlatmanın yararlı olduğu inancındayım: “Avrupa'da son üç yüz yılda gerçekleşen kültürel değişim”

Aslında yaşanan sadece kültürel değişim değildi. Topyekûn bir değişimdi. Fatih'in topları karşısında yıkılan Bizans ile birlikte surların kifayetsiz kaldığını gören Avrupa'daki feodal beyler, ortaya çıkan yeni sınıf karşısında ellerinin son derece zayıfladığını gördü. Artık surların içerisinde korunmanın imkânı kalmamıştı. İçerideki mücadeleyi kazanan burjuva gözünü okyanus ötesi karalara dikti; incik boncuk verdi-çünkü verebileceği başka bir şeyi yoktu- karşılığında gemiler dolusu zenginlik taşıdı. Taşınan zenginlik burjuvaya yeni imkân bahşetti: Sanayileşme.

İşte bu nedenle endüstrileşmenin öyle masum bir şey olmadığının altını çizer merhum Baykan Sezer. Haklıdır da; altında gözyaşı vardır, sömürü vardır, savaş ve kan vardır.

Ve halen daha öyledir.

Şimdi şu soruyu soralım. Günümüz Müslümanlarının temel sorunu nedir? Cevabı son derece basit: Batı karşısında yenik düşmüş olmaları... Yanında birde çözümü için üretilen reçetelerin oluşturduğu türev sorunlar.

“Laiklik”, “akılcılık”,”ilerleme” gibi kavramlar bize yine Batı tarafından sunulan reçeteler. Çünkü Batı konumu hakkında dünyaya iki telkinde bulundu: Birincisi ilerlemiş olmasının sebebinin Batılı adamın taşımış olduğu “bilimsel düşünce” ve “aklını kullanma” yeteneği nedeniyleydi. Böylece ilerlemenin(!)altında yatan soygun ve sömürü görünmez kılınıyordu.

İkincisi ise geri(!) kalmış ülkelerin sorunlarının çözümünün yine Batılı reçetelerde aranması dayatmasıydı. Sorunu ortaya çıkaran yahut kendi bünyesinin sebep olduğu sorunları evrenselleştiren Batı çözümü hususunda da kendisi tarafından üretilen reçetelerinin emsalsizliğini anlatıyordu. Batıcılık/ Batı taraftarlığı durduk yerde sebepsiz ortaya çıkan bir olgu olmasa gerektir.

Sonuç ise tam bir trajedi: Mesela feodalite içerisinde olduğu söylenilen Kürtler için PKK yani Kürdistan İşçi Partisinin yaldızının parlatılması. Feodallik ve işçi partisi!?... Oysa feodalite dahi evrensel olmayıp Avrupa'nın yaşamış olduğu yerel bir tarih dilimidir.

Şimdi bu ahvalde Eş'ârî metodolojisini uygulasak ne çıkar, Mâtürîdî yahut Mutezile akılcılığına sarılsak kaç yazar? Keza diyelim ki yine “tasavvuf” hiç olmasaydı yahut “Mehdi” inancı veyahut “kadercilik” anlayışı varit olmasaydı ne değişirdi?

Hiçbir şey değişmezdi! Sorunlarımızı yine yaşıyor olurduk. Mesele metodoloji meselesi değil. Ahlak meselesi. Sömürü ve uğrunda kan akıtmaya razı mısın değil misin?

Eğer razıysak, tercihimizi başta bu yönde kullanıyorsak, artık sorun “İslam” içinde çözülecek bir sorun değil. Dışında çözülecek bir sorun. Akılcılık ve laiklik Batının buna giydirdiği ideolojik kılıf. Ama faydası yok. Artık o sofraya seni oturtmazlar. Çünkü senin sömürgecilik geleneğin yok. Onlarında yeni bir ortağa tahammülü.

Peki, neden Batıcılık?

Bu sorunun cevabı bence “günümüz Müslüman'ı ne yapmalı?” sorusunun cevabında gizli. Zannımca iki şey yapmalı: İlki sömürüye karşı kendisini korumalı yani Müslümanlar kendi arasında birlik sağlamalı.

İkincisi ise dünyaya ahlaki mesajlar sunmalı. Değişik bir ifadeyle “İslam” Batıya yetişmek için bir yarış atı olarak algılanmak yerine onun sahici mesajları insanlığa sunulmalı. Adalet, hak, merhamet gibi kavramlarla Batı harici alternatif yeni bir dünyanın oluşmasına çaba harcanmalı. Nietzsche'nin “Tanrı öldü” sözü ile hayıflandığı konuda insanların yüreğine su serpmeli. “Varlık” ve “bilgi” hususunda mevcut Batılı telakkinin ne kadar yanlış olduğunu açıklıkla ortaya koymalı. “Güneş”in hakikatinin “ufku” aydınlatacağını göstererek “deniz”in asla içilemeyeceğini ispatlamalı... Kısacası suç ortağı olmayı aklından dahi geçirmemeli.

“Batıcılık” işte bu iki yapılması gerekenin amansız hasımı!

Fethullahçılık analiz edilecekse bu düsturlar arasında ele alınmalı. Gelenek ile ele alınırsa bence yanlış yol seçilmiş olur. Çünkü Fethullahçılık son derece modern bir oluşum. Teşkilatlanmasından tutunda Batı ile kurduğu ilişkilere kadar son derece modern. Ümmetin çocuklarını devşirip dünya egemenlerinin hizmetine sunmaktan başka ne yaptı? Batının hangi gidişatına karşı itiraz sesini yükseltti? Ümmetin birliğini kendisine bir kez olsun sorun yaptı mı? Sömürü ve talan ile ilgili bir söylem üretti mi? Batının ürettiği reçeteleri “İslam” sosuna batırıp önümüze koymaktan başka bir pratiği oldu mu?

Bu soruların cevabı hepsi için aynı: Hayır!

Gelenek elbette eleştirilmeli. Ama bu Müslümanların yeni dünya kurma amacında faydalanılacak geçmişten gelen zenginliğimiz olarak algılanmalı. Tarih boyunca fıkhın ikinci kaynağı olarak gelen “sünnet”in inkârı gibi yeni tartışma ve ayrışma beklentilerine malzeme vermemeli.

Ayrıca sadece Fethullahçılık değil El-Kaide ve benzeri “cihatçı” olarak tesmiye edilen örgütlerde ne kadar Selefilikle ve İbn Teymiyye ile alaka kurulmaya çalışılırsa çalışılsın bunlarda modern oluşumlardır. Toplama, vatanı olmayan, bir orada bir burada ortaya çıkan temelsiz örgütler. Tıpkı küresel sermaye gibi! John Gray El-Kaide'nin ne denli modern bir oluşum olduğunu ispat için müstakil kitap yazmış bir düşünür.

Son olarak Sayın İlhami Güler Cumhurbaşkanının 3 Ağustos'taki “Din Şurası”nda yaptığı konuşmada dini hayatımızdaki yanlışlıkların düzeltilmesini İlahiyat Fakültelerinin ilmin, düşüncenin misyonu olduğunu atlayarak siyasi iktidara bağlı bürokratik kurum olan Diyanet'ten istemesini eleştiriyor.

Haklılık payı olabilir. Ama bunun, İlahiyat Fakültelerinin akıntıya kürek çekmek yerine sahici çözümler bulması yönündeki çalışmaları için bir mazeret olamayacağı kanaatindeyim.

 

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz