Abbas Pirimoğlu

DİLSEL SEMBOLLER VE İDEOLOJİLER

Abbas Pirimoğlu

Şüphesiz ki insanlığın yaratılışından getirdiği müşterekleri vardır. İnsan ihtiyaçları, arzuları, endişeleri, hedefleri olan ve en önemlisi temel sorularına cevap arayan, hatta bu doğrultuda varoluş gerilimi yaşayan; iradesini kullanabilme becerisi olan;  duyuları olan,düşünen ama bir o kadarda kendisini motive edecek şekilde hisseden ve duyguları olan bir varlıktır.

İşte bu müştereklerle dünyaya gelen her bir insan ferdi, kendi patika yokuşunda kendisini oluşturma gayretine katılır. Bu bağlamda her bir varoluş önemlidir ve belki de biriciktir.   Varoluş araçları müşterek olsa da her birini kullanma tertibi, alaşımı, öncelik verilenlerin farklılığı varoluşları da farklı kılacaktır.

Lakin bu bağlamda içerisinde yaşanan toplumun, kültürün, tarih diliminin de etkisi göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Tarih, mekân ve medeniyet her biri biricik ferdi, birbirisi ile bağlantılı hale getirir. Hatta bazen hepsini bir kalıp içerisinde eritir. Biricikliği sıfır noktasına kadar törpüler. İşte günümüzde bunu sağlayan mekanizmalara “ideoloji” adı verilmektedir.

İdeolojilerin yayılmacılığı dilsel sembollerin kullanımı vasıtasıyla hayata geçirilir. Ancak burada bir ayrıntının farkına varmazsak zannımca büyük bir hata yapmış oluruz.

Demek istediğim dilsel sembollerin özü itibariyle kötü olduğu yahut ideolojik olduğu iması değildir. Unutulmamalıdır ki hakikatte ancak dilsel semboller vasıtası ile öğrenilebilir. Benim kastım toplum, tarih ve medeniyet düzeyinde farklılıkları yok edip bütün insanlığı tek bir toplumsal tecrübenin içerisine hapsetmek için icat edilen ideolojilerin kullandıkları dilsel sembollerin mutlaklaştırılması halidir. Sanki birer evrensel hakikatlermiş gibi.

Voegelin bu hususu şu cümlelerle açıklar: “İnsan, ideolojinin hapishanesine bir kez girer ve varoluşun “temel”e açıklığı kaybolur. Kurgusal temel, ilahî “temel”in yerine ikame edilir” ( Bengül Güngörmez. Eric Voegelin. İnsanlık Draması. Din-Politika ilişkileri. Sf: 336. Paradigma.2011)

Voegelin buna güzelde bir örnek verir. “Ne zaman dinden söz etsek Kilise aklımıza gelir ve ne zaman politikadan söz etsek devleti düşünürüz bu örgütlenmelerin açıkça birbirlerinin karşıtı olduğu doğrudur… aslında gerçekliği yansıtmayan ancak mücadelenin birbirine karşıt taraflarının dayanacağı ve kendisini savunacağı dilsel semboller geliştirildi ,” der. (Age.Sf:140)

Düşünürün burada varmak istediği nokta günümüzdeki hâkim olan politik sistemlerinde öyle zannedildiği gibi seküler olmayıp “dini” karaktere sahip oldukları hususundaki tespitidir.

Lakin benim iktibastaki amacım farklıdır. Dünyanın bir kıtasında, örgütlenmiş “kilise” ile örgütlü yapı olan “devlet” arasında kıyasıya bir mücadele yaşanmış ve nihayetinde Kilise mağlup olarak burjuva temelli modern ulus devlet kurulmuştur.

Evet, bu gerçektir; lakin bütün toplumlar, kültürler ve medeniyetler açısından asla bir anlam ifade etmez.

Hal böyle iken Batı kendi tarihi tecrübesini mutlaklaştırarak “laiklik” adı altında bir ideoloji ihdas ederek bunu bütün insanlığın ihtiyacı imiş gibi lanse etmiştir.

Mesela İslam coğrafyası. Sorunları yok mu? Elbette var. Din devlet ilişkileri açısından bile sorunları olmuştur. Ayrıca bu son derece doğal bir vaziyettir. Çünkü  toplumların olduğu yerde sorun muhakkak vardır ve olacaktır da; sorunun çıkmaması demek o toplumun hayati fonksiyonlarını yitirmiş olması demektir.

Mühim olan sorunsuzluk değil sorunların ne şekilde halledildiği konusudur. Kendi sorunlarını kendi tarihi gelişme çizgin içerisinde mi hallediyorsun yoksa “taklit” yoluyla mı, önemli olan bu.

Avrupa kıtasına has bir yaşanmışlığı evrenselleştirir, onun sorunlarını kendi sorunlarımız gibi algılar ve kendileri için hazırladıkları reçeteyi tüketirsek, pek çok hata yapmış oluruz.

Önce kendi sorunlarımızı hakkıyla tespit edememiş oluruz. Teşhisteki hata mevcut sorunların kangrenleşmesinden başka bir netice doğurmaz. Örneğimize dönecek olursak bizim tarihimizde örgütlenmiş kilise benzeri örgütlenmiş bir cami yoktur ve yine ruhban sınıfının yanında ruhban olmayan(laik) kesim yoktur ki onların reçeteleri bizim için bir anlam ifade edebilsin.

İkinci olarak onların sorunlarını evrenselleştirmiş ve onlar gibi olmuş oluruz. Çünkü sorunlarımızı onlar gibi algılamak zihin dünyamızda reçetenin/ideolojinin de mutlak olduğu yanılsamasını doğuracaktır ki bu vesileyle farkın ortadan kalkmasına hizmet etmiş oluruz. Bu Batının amacıdır, tüm dünyayı kendisine benzeterek tek merkez olarak kalmak, ikinci olarak da tek tipleştirdiği insanlık vasıtasıyla arzu, istek ve ihtiyaçları benzetip ürettiği malları satmak, yani çıkar sağlamak.

Kısacası aydınlanmacı önyargılarla kavramsallaştırılan bir dünyaya dâhil olmak sadece Batının işine gelecek,  süreç başta Müslümanlar olmak üzere diğer insan topluluklarının aleyhine işleyecektir.

İşte günümüzde en elzem bilinç bu olsa gerektir.

 

ABBAS PİRİMOĞLU - TERCÜMEİHÂL

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  198173

-