‘DİN’İ EN BÜYÜK DÜŞMAN OLARAK GÖRÜYORLARDI


‘DİN’İ EN BÜYÜK DÜŞMAN OLARAK GÖRÜYORLARDI

Din düşmanlığından dolayı da Budizm'in merkezi olan Tibet, Çin yönetimi için büyük bir sorun olarak görülmüştür. Bu kapsamda Tibet halkının lider olarak gördüğü Dalai Lamalarla ilgili özel tedbirler alma yoluna giden Çin'in ilk önceleri farklı yöntemler denediği bilinirken özellikle 2007'den sonra reenkarnasyonla geldiğine inanılan Lamalar için farklı bir uygulamaya gidilmiş ve Lamalar için hükümet onayı zorunlu kılınmıştır. Onay almayanları ‘yasadışı' ilan eden Çin, bu yöntem ile hem Lamaların eğitimi ve seçimini kontrol altında tutmayı hem de Budist Tibet kültürünün ‘resmî velisi' olma sıfatını güçlendirmeyi hedeflemiştir.
Rahiplerin ve Lamaların çeşitli işkenceler gördüğü Tibet'te özellikle tapınaklara karşı yapılan saldırılar bir yağmalamaya dönüşmüştür. Çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine neden olan bu saldırılardan en dikkat çekici olanı 1956'da Tibet'in yeni yıl şenlikleri sırasında Batang'daki büyük Çode Gaden Phendeling Manastırının havadan bombalanması olayıdır. Bombalama sonrası en az 2 bin keşiş ve hacının öldürüldüğü iddia edilmiştir. Dine yönelik baskılar arasında caydırma hareketlerinin de sıklıkla sürdürüldüğü bilinirken rahiplerin bazıları işçilik yapmaya, bazıları evlendirilmeye veya Çin'e gitmeye zorlanmış, manastırlara çok ağır vergiler konarak manastır topluluklarının dağıtılması hedeflenmiş, aynı zamanda yiyecek stoklarından manastırlar mahrum bırakılmışlardır.
KÜLTÜREL BİR SOYKIRIM
Çin'in sömürgeci bir güç olarak bölgede tek güç olma politi-kasının sonucu işgal ettiği Tibet'te diğer bir işgal bölgesi Doğu Türkistan'dan biraz daha yumuşak bir politika izlediği dikkatlerden kaçmazken Çin'in işgal ettiği topraklardaki halkın kültürüne yönelik asimilasyon ve soykırım Tibetliler tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Özellikle kültür devriminin (1966) ardından tam bir yok etme ve halkı kimliksizleştirip Çinlileştirmeye dönüşen uygulamalar Tibet halkının tep¬ki¬sine yol açmış, yaşanan pek çok ayaklanma ve katliamlar da bu kültürel asimilasyon ve soykırımdan dolayı olmuştur. Devrimin ertesi gü¬nü Budist tapınaklarını hedef alan harekâtın sonucunda 6.259 ibadet yerinden geriye sadece 13 tanesi kalırken kışlaya, ambara, cezaevine çevrilen ibadet yerlerinin de yağmalandığı, özellikle değerli madenlerden yapılan heykellerin talan edildiği bilinmektedir. Bu yıkım sonucunda 1973 senesine kadar Pekin'de bir dökümhanede bu yağmalanan eserlerin işlendiği toplam 600 ton Tibet yontusunun başka işlerde kullanıldığı saptanmıştır. 1983'te ise Tibet'ten gelen bir heyetin Pekin'de 13.537 heykelden oluşan Tibet mabedlerine ait kutsal emanetleri ortaya çıkardığı bilinmektedir.
Kültürel bir soykırım olarak adlandırılan politikanın tamamen Budist geleneği ortadan kaldırmaya yönelik olduğunun bir diğer kanıtı olarak da Tibetli yeni doğan çocuklara Çinli adlar koyulması zorunluluğu karşımıza çıkmaktadır. 1979'a kadar okullarda çocuklara Çin'in Mandarin lehçesinin zorla oku-tulduğu, halkın kılık-kıyafetine müdahale edilerek saç örgülerinin kesildiği ve Çinliler gibi giyinmeye zorlandıkları da bilinmektedir. Yaşanan baskı ve insan hakları ihlallerini Tibet Ruhanî Lideri Dalai Lama'nın temsilcisi Tseten Samdup Chhoekyapa şöyle açıklamaktadır:
“Tibet bugün tarihi boyunca yaşadığı en zor dönemlerden birinden geçmektedir. Çin hükümeti dinimize, kültürümüze, dilimize ve yaşam biçimimize zarar vermeye yönelik politikalar uygulamaktadır.”
Çinliler, kendileri için tehdit olarak gördükleri milliyetçi şahsiyetler üzerindeki ortadan kaldırma hareketlerini de çeşitli ziyafetler tertip ederek, halkın saygısını kazanmış bu şahsi-yetleri alıkoymak ya da yemekte zehirlemek suretiyle etkisiz hale getirmek şeklinde yürütmüşlerdir. Tibet'in lideri Dalai Lama da böyle bir tertiple bir konsere çağrılmış ancak halkın yoğun isteği üzerine bu davete katılmamıştır. Halkın Dalai Lama'ya karşı yapılabilecek bir saldırıya karşı evinin önündeki bekleyişi bir direniş hareketine dönüşünce Çin müdahalesi gerçekleşmiştir. Yaşanan olaylardan sonra Dalai Lama Hindistan'a 10 bine yakın soydaşı ile göçmek zorunda kalmıştır. (1959) Dalai Lama'nın ayrılmasından sonra yaşanan ayaklanma ve Çin müdahalelerinden dolayı 15 binin üstünde insanın öldürüldüğü belirtilmiştir.
SU ÜZERİNDEN SİYASET
Ekonomik olarak dünyanın en büyük gücü olma yolunda i-lerleyen Çin'in, gücünü, sömürdüğü halkların kaynaklarından sağladığı bilinirken Çin'in Tibet üzerindeki en büyük planının Tibet'in su kaynaklarını ele geçirmek olduğu belirtilmektedir. Çin'in Güney Asya'nın su kaynakları bakımından can damarı olan Tibet'in bu özelliği ile hem kendi su problemini çözmeyi, hem de bölgedeki su politikalarına yön vermeyi hedeflediği öne sürülmektedir. Bu düşünceyi destekleyen Yeni Delhi Politik Araştırmalar Merkezi'nden uluslararası ilişkiler uzmanı Brahma Chellaney, "Tibet stratejik bir bölge. Tibet'in kontrolü Çin'e buradaki zengin maden ve su yataklarına el koyma imkânı da veriyor. Tibet hâkimiyeti, Asya'daki su sıkıntısıyla beraber Çin'in suyu politik bir silah olarak kullanmasını sağlıyor." derken Çin'in Tibet'e uyguladığı baskının sebebini de ortaya koymuş oluyor. Tibet'ten çıkan su kaynaklarından üçte birinin Çin topraklarından geçtiği bilinirken Çin'in katlanarak büyüyen sanayisine paralel olarak kendi kaynaklarının çevre kirliliğinden zarar gördüğü ve daha çok üretime yönelik tarım politikasından dolayı daha fazla kaynağa ihtiyaç duyduğu ifade edilmektedir.
Çin, bölge hâkimiyeti adına tüm doğal kaynakları sömürmeye; yerel halkın elinden alarak bu kaynakları birer silaha dönüştür-meyi sürdürürken Çin'in Tibet'te uyguladığı politikaların asıl sebebi Pasifik Çevre, Güvenlik ve Gelişme Araştırmaları Enstitüsü uzmanı Dr. Peter Gleick dikkat çekiyor: "Çin'in Tibet'e duyduğu ilginin anahtar sebeplerinden birinin su olduğu çok açık. Buradaki su kaynakları üzerinde kontrol imkânını riske atmak istemiyorlar."
Tibet üzerinden yürütülen politika ile Güney Asya hakimiyeti için sürdürülen işgalin ne kadar süreceği bilinmezken Tibetlilerin istedikleri özerkliğe kavuşmalarının da dünyanın ekolojik anlamda yaşadığı sorunlar göz önünde bulundurulduğunda pek mümkün olmadığı gözüküyor. Komünist Çin idaresinin bölgedeki emellerine dair ilk araştırmaları yapan George Ginsburg ve Michael Mathos'un 1964'lerde dile getirdikleri bu gerçeğe karşın BM ve Avrupa devletlerinin umursamaz tavrı Çin'in yaptıklarını meşru görme-sini sağlamaktadır. Ancak Ginsburg ve Mathos'un, "Tibet'e hâkim olan güç, Himalaya Dağları'nı kontrol eder; Himalayalar'a hâkim olan Güney Asya'yı kontrol eder; Güney Asya'ya hâkim olansa tüm Asya'yı kontrol eder." sözleri Güney ve Doğu Asya'nın kontrol anahtarı olarak değerlendirilen Tibet sularından dolayı günümüzde sadece Asya değil tüm dünyanın Çin tehdidiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Yorum Yaz

  144853

-