2 HAZİRAN 2020 SALI

Altan Çetin

DİN-SÖYLEM-GERÇEK YAHUT DİNİ SİMÜLASYON EYLEYEN ZAMAN RUHU

Altan Çetin

Simülasyon(=benzetim?) olanın dışında yahut abartılı olarak algı oluşturarak manipülasyon(=hileli yönlendirme) yaparak hedef nesneyi ayartmak amaçlı bir eylemdir.  Ayartılan birey artık bir şey olmaktan uzaklaşarak şeyleşir. Gerçekliğin üstü bir yapaylıkla örtülür. Gerçeklik algısı böylece ortadan kaldırılarak şeyleşen ferdiyet yönlendiren bir sürü meydana getirir.

Birey yahut toplumlarda simülasyon yoluyla ayartmanın şüphesiz en büyük silahlarından biri, özellikle ötekileri inşa etmede, tarihtir.  Din bu manada bir kurgunun oluşmasında ise meşru bir ayartma için tarih boyunca sömürülen bir hakikat alanı olarak muhtelif zamanlarda değişik gerçekliklerle karşımıza çıktı. Din insanın varoluş gerçeğine tekabül etmesi, hakikate muhatap olma duygusu uyandırması ve insanın bilinmeyene dair en büyük deşifre yollarından birisi olması nedeniyle suiistimale de en açık alanlardan birisi oldu.

Dinin travmatik simülasyonlar oluşturarak ayartılmış birey oluşturmada kullanıldığı ve modern zamanlara kadar uzanacak günümüzde yaşadığımız travmaları oluşturduğu devirlerden birisi şüphesiz dinin kurucu unsur olduğu, zaman ruhunu oluşturduğu Ortaçağlardır. Şüphesiz dinin kötüye kullanılması, bir meşruiyet ve ayartma nesnesi olarak kullanılması tarihsiz yahut tüm zamanlara sâri bir sorundur.  Bununla beraber Ortaçağlarda kökenini bulan olaylar gerçekliğin üstünde ve din kavramını yozlaştırıp, maksadına yabancılaştırarak hayatı zehirlediği pek çok mesele bu zamanlarda kökenlenmiştir. Bu bakımdan usul olarak Ortaçağlarda din libasına bürünmüş savaş, anlaşmazlık, isyan ve muhalefeti incelerken bunu zaman ruhuna bürünerek maksadını bir simülasyon içinde yürütme amacıyla yapılmış olacağını düşünerek bu çağa bakmak din kavramı, zihni sağlığımız ve geleceğimizi gerçeklerle kurabilmek adına fevkalade önemlidir. Kurgudan gerçeğe söylemden mefhumunun hakikatine varmak için bu zihni formasyon çok önemlidir.

Bu cümleden ilk hatırlamamız gereken merhume Prof. Dr. Işın Demirkent hocamızın Haçlı seferlerini tanımlarken ortaya koyduğu “XI. yüzyılın sonlarında Avrupa dünyasının “Kudüs'ü kurtarma” sloganı ile, Türkler'i Anadolu'dan atmak ve bütün Ortadoğu'yu ele geçirmek için başlattığı siyasî amaçlı askerî harekâta katılanlara verilen ad”, şeklindeki tanımını hatırlamak bile anlatılmak isteneni somutlaştırır niteliktedir. Siyasi amaçlı askeri harekata katılacak kitleler din simülasyon haline getirilerek ayartılması yoluyla maddi gerekçeler dini birer kutsala dönüştürülmüş ve modern insan dini bu yöntem bilgisinden azade olarak doğrudan savaş kaynağı olarak çöpe atmıştır. Oryantalistlerin de doğu ve din üzerinden yorumlarının çoğunda bu dikkat eksiği yahut başak bir simülasyon ile bu sefer bilim ve pozitivizmin simülasyon nesnesi olarak suiistimali ile zihinler ayartılmıştır.

Bu hususu siyaset, din meselelerinin nasıl birbirine ulanarak ortaya çıktığını görmek bakımından Abbasîler devrindeki Mukanna ve Hürremiyye hareketlerinde görmek mümkündür. Abbasilerin kendi hilafetlerini sağlayan en önemli şahıslardan Ebû Müslim'i suikastla ortadan kaldırmaları ve Şia ile ortaklıklarına son verip başladıkları mücadele sırasında ortaya çıkan bu hareketler bahsettiğimiz simülasyon ve ayartmanın nasıl din görüntülü bir muhalefet söylemi oluşturduğunu görmek bakımından ilginçtir. Mesih, tenasüh gibi olaylarında bu cümleden nasıl din görünümlü siyasi söylemler olduğu da bu örnekler vesilesi ile çok açık görülebilecektir. 

Mukanna‘, muhtemelen Abdülcebbâr el-Ezdî'nin Abbâsîler'e karşı isyan ettiği 141 (759) yılında Horasan'da peygamberliğini ilân etti; ancak yakalanıp Bağdat'a gönderildi. Burada birkaç yıl hapsedildi ve ardından serbest bırakıldı. Bu tarihten sonraki faaliyetleri hakkında bilgi bulunmayan Mukanna‘, Halife Mehdî-Billâh döneminde 157 (774), 159 (776) veya 161 (778) yılında ulûhiyyetin kendisinde tecessüm ettiğini, fakat insanların onu ilâh sûretinde görmelerinin mümkün olmadığını, zira nurundan tutuşup yanacaklarını, Allah'ın önce Âdem, ardından Nûh, İbrâhim ve Hz. Muhammed'e kadar diğer peygamberlerin, Hz. Muhammed'den sonra Hz. Ali ile oğullarının ve Ebû Müslim'in sûretlerinde ve en sonunda kendisinin sûretinde göründüğünü söyleyip ulûhiyyet iddia etmeye başladı. (Mustafa Öz, Mukanna el-Horasani, D.İ.A., c. 31, İst., 2006, s. 124.)” Burada görüleceği gibi Abbasilere isyan gibi siyasi bir hareket içinde peygamber ilan etme, uluhiyet tecessümü, tenasüh gibi dini kavramlar üzerinden meşruiyet arayışı maksadıyla bir simülasyonu açıkça görmek mümkündür. Bütün bir İslam tarihi hatta peygamberler tarihi Ebû Müslim öznesi özelinde bir ayartma nesnesine dönüşmektedir. Abbasîlerin iktidarlarını koruma ve güçlendirme endişesi karşısında muhalif isyan tutumu kendisini ve siyasetini bu kalıp içinde ortaya koyacaktır.

Bazı kaynaklar Hürremiyye'yi, Ebû Müslim'in öldürülmesinden sonra onun radikal Abbâsî aleyhtarı olan taraftarları şeklinde açıklamaktadır. Mes‘ûdî'ye göre Horasan Hürremiyyesi Ebû Müslim'in 137 (755) yılında Halife Mansûr tarafından idam edilmesinden sonra belirgin bir şekilde ortaya çıkmış, bunların Müslimiyye diye anılan bölümü Ebû Müslim'in ölmediğini, asla ölmeyeceğini ve dünyada adaleti hâkim kılacağını iddia ederken diğerleri onun ölümünü kabul ederek yerine kızı Fâtıma'nın imam olduğu düşüncesini benimsemişlerdir. Ebû Müslim'in idam haberinin yayılması üzerine onun eski dostlarından olan Sindbâd (Senfâd veya Senbâz) adlı bir kişi isyan ederek Mezdekî, Şiî ve Zerdüştîler'den oluşturduğu bir ordu ile Nîşâbur'dan Rey'e hareket etti. Cibâl ve Taberistan'dan iltihak eden kuvvetlerle güçlenen Sindbâd Arap hâkimiyetini sona erdirip Kâbe'yi yıkacağını, Ebû Müslim'in ölmeyip kısa bir süre sonra mehdî olarak ortaya çıkacağını ileri sürdü. Abbâsî Halifesi Mansûr'un kumandanlarından Cehver b. Merrâr el-İclî kumandasındaki orduyla Rey ve Hemedan arasındaki Mefâze'de karşılaşıp savaşa tutuşan Sindbâd yetmiş gün sonra mağlûp edilerek öldürüldü, böylece Hürremiyye'nin ilk isyanı bastırılmış oldu (Taberî, VII, 495).  Bundan kısa bir müddet sonra (muhtemelen 140/757 yılında) Ebû Müslim'in ölmediğini, Rey dağlarında yaşadığını, onun Zerdüşt'ün dinini ıslah edeceğini iddia eden İshak et-Türk Mâverâünnehir'de yeni bir isyan başlattı. Fakat onun faaliyetleri ve isyanının neticesi hakkında kaynaklarda kesin bilgi bulunmamaktadır. Hürremiyye'nin Arap ve İslâm aleyhtarı hareketi, Bâbek el-Hürremî'nin 201-223 (816-838) yılları arasında Azerbaycan'da başlatıp sürdürdüğü isyanla zirveye ulaştı. Me'mûn ve Mu‘tasım devirlerinde yirmi yılı aşkın bir süre devlet güçlerini meşgul eden bu isyan, Mu‘tasım'ın kumandanı Afşin tarafından Bez Kalesi zapt edilip Bâbek'in yakalanarak öldürülmesine kadar devam etti. Bâbek'in ölümünden sonra da 300 (912-13) yılına kadar İsfahan'da çeşitli aralıklarla isyanlar görüldü.” (Saleh Muhammedoğlu Aliev, Hürremiyye, D.İ.A., C. 18, 1999, 500-501.)” Hüremiyye hareketi de Ebû Müslüm travmasına dayalı olarak İslam öncesi inançlar ile İslamî kavramların birbirlerine ulanmasından oluşan bir yapının hareketi olarak mevzumuz açısından söz konusu edilen ayartmayı gösteren dikkat çekici bir örnektir. Abbasiler devrinden bu örnek öncesi ve sonrası ile insanın tarihiyle yaşıt bir durumunun İslam tarihi olaylarından gösterilmesidir. Burada maksadımız sık yapılan bir hata olarak haklı taraf aramaktan ziyade insan zihninin kendi türüne oynadığı bir oyuna misal getirmektir. Bu gaflet bugünün Ortadoğusunu simülasyonlarla ayartılarak yönetilen bir kan gölü batağına dönüştürmeye devam ediyor.

Haşhaşiler, daha önceki yazılarımda değindiğimiz üzere, bunun bir başka numunesidir. Bu simülasyon ve meşruiyet oyunlarını ister iktidardan muhalefete karşı oynasın, isterse de muhalefet iktidara karşı bir yıpratma yöntemi olarak kullansın her hâlükârda sürüleşen ve şeyleşen yığınların ayakları altında tarihin tahrip edildiği unutulmamalıdır.

Osmanlı Safevî ilişkilerindeki din teması da bu cümleden okunmalıdır demekle iktifa ediyoruz.

Modern zamanların sihirli kavramı ve simülasyon nesnesi demokrasi ve özgürlük oldu. Kitleler için artık meşruiyet bu kavramlar üzerinden sağlandığı için bunlarla ayartma yoluyla amacına ulaşma modern zamanların sık görülen hadiselerinden oldu. Bunun böyle olması önceki örneklerde görülen din kavramını esasından manasızlaştırmadığı gibi demokraside bu bağlamda bu ayartmalar nedeniyle tümden tu kaka edilemez. Lakin zihinlerin bu simülasyona uyanık ve hayatı bu manada bir süzüş ve muhakemeye donanımlı olması bu tuzaklarsa düşüp sürüye dâhil olmamak adına önemlidir. Bu bakımdan din örneğinden görülen zaman ruhu üzerinden simülasyon ile ayartma yoluyla meşrulaştırma genel geçer bir insan davranışı iken bunun nesneleştirdiği kavramların tarihi dönem ve söylemler içinde şekillendiği ifade edilmelidir.

Sanat ve felsefesinin hatta biliminde ideolojik ve siyasi saiklerle simülatif ayartma cihazına dönüştürüldüğü de burada söylenmesi gereken bir durumdur. Burada mesele bunların özündeki ayartıcılık değil insanın özünde var olan yozlaşma imkânının yapacağı tahribatın dikkate alınması meselesidir. İnsani varlığımızın kendisini en olgun olarak aşikâr ettiği bu hususlar maksadı dışına her taşınmasında özümüzden bir şeyleri de götürmektedir.

Din, felsefe ve sanat bir ayartma aracına dönüştürüldüğünde elbette değerini kaybetmez lakin insani özümüze her ihanetimiz varlığa saygısızlık ve kendimize yaptığımız büyük bir suikasttır.

Vesselam

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  111894

-