14 ARALIK 2019 CUMARTESİ

Mehmed Can

DİNİMİZDE MUTLAKA KORUNMASI GEREKEN BEŞ İNSANÎ DEĞER

Mehmed Can

İslam; yaratılmışların en şereflisi ve en mükemmeli olan insana, çok büyük değer ve önem vermiştir. Çünkü insan, Allahü Teâlânın yeryüzündeki halifesi ve dininin uygulayıcısıdır. İslama göre insan, -yerine göre- meleklerden bile üstün olabilir. Çünkü insan, meleklerin ve hayvanların tersine; bünyesinde iki zıt kuvvet bulundurmaktadır. Bu kuvvetlerden birisiyle yerine göre melekleri bile imrendirecek bir seviyeye çıkabilmekte, diğer kuvvetle de tam tersine aşağıların en aşağısı olabilmektedir. İnsan hakkında en doğru ve en net bilgileri ancak İslam dininden öğrenebiliriz. İslam dininin insan hakkında vermiş olduğu bilgilere, bugünün bilim ve teknolojisi henüz ulaşabilmiş değildir.

Allah-ü Teâlâ, bu kadar değer verdiği insanı, en güzel şekilde yaratmıştır. Bu hakikat, âyet-i kerimede şöyle ifade buyurulmaktadır: “Muhakkak ki Biz, insanı en güzel surette yarattık.” (Tin 4) Evet görünüş olarak insan, bütün yaratılmışların en güzelidir. Vücut organları arasındaki uyumu, düşünebilmesi, iyiyle kötüyü, güzelle çirkini, doğruyla yanlışı ve hayırla şerri birbirinden ayırt edebilmesiyle insan, bütün harikaları bünyesinde toplamış bir varlıktır. Bütün kâinat, canlısıyla cansızıyla insanın emrine âmâde edilmiş ve insana onlar üzerinde tasarruf kabiliyeti bahşedilmiştir. İnsan ise; Allah-ü Teâlâ'ya ibadet etmek için yaratılmıştır.

Yüce İslam dini; bu kadar değer verdiği insanın, mutlu ve onurlu bir hayat yaşayabilmesi için, beş temel varlığını (hakkını) koruma altına almak istemiştir. Bunlar; din, can, akıl, nesil ve mal. Çünkü bu haklar ihlal edildiği taktirde, kişisel güvenlik de toplumsal huzur da tehdit altına girer. Bu temel haklar, bütün insanlar için geçerlidir. Bu haklar konusunda, Müslüman ve gayr-ı müslim arasında fark gözetilmez. Zira insan, ancak bu haklarını muhafaza edip yaşayabilirse, insanlık şerefini koruyabilir. Şimdi bu temel hakları kısa kısa ele alalım:

1- Dinin korunması. İlk insan ve ilk Peygamber olan Babamız Âdem aleyhisselamdan beri yeryüzünde yaşamış olan bütün insanlar ve bütün toplumlar, mutlaka bir şeye inanmışlar ve bu inançları gereği bir din edinmişlerdir. Çünkü bir şeye inanmak, insanın fıtratında bulunan bir duygudur. İnsanlar, bu duyguyu tatmin ve bu boşluğu doldurmak için -hak veya bâtıl- mutlaka bir şeye inanmışlardır. Hiç şüphe yok ki Yüce Allah celle celalüh, insanoğluna hep peygamberler ve kitaplar göndererek onları hak olan dine davet etmiştir.

Ancak Yüce Allah bu konudaki uyarıcı ve ikna edici delilleri de bildirmekle birlikte, insanları akıl ve iradeleriyle serbest bırakmıştır. Herkes hür iradesini ve aklını kullanarak kendi tercihini yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu konuda Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki; işte Rabbiniz tarafından gerçek geldi. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin!” (Kehf 29) İman -mesela namaz gibi- fiilî değil, kalbîdir. Yani Allah-ü Teâlâ'ya ve O'nun gönderdiği dinî esaslara inanıp tasdik etmek şarttır. Bunun için bir kimse; kalbiyle tasdik etmeden, hayatı boyunca Müslümanların yaptığı ibadetleri yapsa, Allah katında mümin sayılmaz.

Bu itibarla Müslüman olmayanları zorla İslam'a getirmeğe çalışmak, fayda vermeyeceği gibi münafıklık ve iki yüzlülüğün çoğalmasına da sebep olacağından zarar getirir. Eğer Yüce Allah istemiş olsaydı bütün insanlar Müslüman olurdu ve buna hiçbir kimse itiraz edemezdi. Bununla ilgili olarak Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Eğer senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi. Ama O, bunu irade etmedi. Şimdi Sen mi, imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?” (Yûnus 99) Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyuruluyor: “Sizin dininiz size, benim dinim bana...” (Kafirun 6)

Ensar'dan Husayn ismindeki bir zatın iki gayr-ı müslim oğlu vardı ve bir türlü Müslüman olmaya yanaşmıyorlardı. Babaları ise, onları zorla müslümanlaştırmak istiyordu. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Dinde zorlama yoktur. Doğru yol sapkınlıktan, hak bâtıldan ayrılıp belli olmuştur. Artık kim, tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, işte o, kopması mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah herşeyi işitir, bilir.” (Bekara 256)

İslam toplumunda yaşayan ve İslam kanunlarına boyun eğen gayr-ı müslimlere de tam bir din hürriyeti tanındığını, Peygamber Efendimiz döneminde de sonraki dönemlerde de görüyoruz. Özellikle Ömer bin Abdülaziz Hazretlerinin döneminde, İslam'ın yüksek müsamahasına hayran kalıp Müslüman olan çok Hıristiyan ve Yahudi vardır. Yine Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmesi, Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini yok olmaktan kurtarmıştır. Çünkü ortodokslar, katoliklerin baskısıyla yok olmaya yüz tutmuşlardı. İslam'ın bu hoşgörüsü, onların İslam toplumunda yüzyıllarca hiçbir hakları ihlal edilmeden yaşamalarına vesile oldu. İşte İslamiyet'in insanlığa bahşettiği din özgürlüğü, bu kadar etkili ve bu kadar gerekli bir insan hakkıdır. Bu arada unutmayalım ki, biz Müslümanlar; Dinimizi; -korumak istiyorsak- onu; bidat ve hurafelerden uzak olarak, dosdoğru bir şekilde yaşayıp canlı tutmalıyız.

2- Canın korunması. İslam dini, temelde bütün insanların hayat hakkını güvence altına almış ve uygulamada gerçekleştirilmesi için çeşitli tedbirler öngörmüştür. Yüce dinimizin insan hayatına verdiği değeri anlayabilmek için, Kuran-ı kerimin şu âyet-i kerimesine kulak vermek yeterlidir: “Kim, katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Mâide 32)

Bu emir gereği haksız yere insan öldürmek yasaklanırken; “öldüren, öldürülür!” hükmü de getirilmiştir. Bununla ilgili olarak Allah-ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Öldürülen kimseler hakkında size kısas farz kılındı.” (Bekara 178) Başka bir âyet-i kerimede de kasten bir mümini öldürmenin -uhrevî- cezası şöyle bildiriliyor: “Kim, bir mümini kasden öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93)

Bunun için insan; başkasının canını tehlikeye atacak fiillerde bulunamayacağı gibi, kendi canını da tehlikeye atamaz. Âyet-i kerimelerde buyuruldu ki: “Kendinizi öldürmeyin, Allah size çok merhametlidir.” (Nisa 29) ve “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (Bakara 195) Bunun için Dinimiz, intihar etmeyi de kesin olarak günah saymış ve yasaklamıştır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kendini boğarak öldüren kimse, cehennem içinde kendini boğup duracaktır. Kendini vuran kimse, cehennemde kendini vurup duracaktır.” (Buhari 1299)

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi; intihar etmek veya haksız yere bir insanın canına kıymak çok büyük bir cürümdür. İslam dinine göre şirkten sonra en büyük günah adam öldürmektir. Adam öldürmenin Allah'a ortak koşmaktan sonra en büyük günahlardan sayılması, İslam dininin insan hayatına vermiş olduğu değeri açıkça göstermektedir. Demek ki mümin; hiçbir zaman etkisinde kaldığı dünyevî bir hâdisenin zorluğuna tahammül edemeyip böyle büyük bir günahı işlemeye asla teşebbüs etmemelidir. Çünkü dünya fani, sıkıntılar ise, geçicidir.

3- Aklın korunması: Sadece insana verilen ve onu kâinattaki diğer canlılardan üstün kılan en büyük nimet akıldır. Akıl, ilmin kaynağı ve köküdür. İlim de, aklın semeresi ve meyvesidir. Bunun için Yüce dinimiz İslam; içki, uyuşturucu, kumar, şans oyunları, hurafeler ve benzeri akla zarar veren ve zihni körelten şeyleri yasaklamış ve bu yasağı çiğneyenler için cezalar koymuştur. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Ey iman edenler şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 90) Dinimiz; akıl sağlığını tehlikeye sokan stresin hafifletilmesine çok faydalı olan; yardımlaşma, dayanışma, hasta ziyareti ve ölünün âilesine taziyede bulunmayı da tavsiye etmiştir. Dinimiz ayrıca, -aklı geliştiren ve zihni zinde tutan- okumayı emredip araştırmayı teşvik etmiştir.

4- Neslin korunması: Neslin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi; toplumun temel taşı olan ailenin kurulmasıyla yani evlilikle mümkündür. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin!” (Nur 32) Nikâh akdine dayanan evlilik kurumu, İslam toplumunun esasını teşkil etmektedir. Evlilik dışı ilişkilerin; zinanın ve fuhuşa yaklaştırıcı şeylerin yasaklanması; neslin sağlıklı bir şekilde korunması içindir. İslâmiyette haremlik-selâmlık uygulaması ve mahrem-namahrem düzenlemesi de bu gayeye matuftur. Âyet-i kerimede buyuruldu ki: “Zinaya yaklaşmayın. Zira o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsra 32)

5- Malın korunması: İslamiyet; çalışmayı, üretmeyi, ticareti, ziraati, hayvancılığı teşvik eder. Zekâtı, sadakayı ve yardımlaşmayı emreder. Hırsızlığı, haram yemeyi, aldatmayı, dolandırıcılığı, hilekârlığı, rüşveti, faizi, kumarı ve israfı yasaklar. Hırsızlık yapana ağır ve caydırıcı ceza uygular. Çünkü kişinin alınteri olan malı korunmazsa; anarşi çıkar ve toplumda huzur kalmaz. Hadis-i Şerifte buyuruldu ki: “Kim bir başkasının malını haksız yere aşırırsa, ötede Allah'ın gazabıyla karşılaşır.” (İ. Ahmed, Müsned 1/416) Efendimiz aleyhisselam, Vedâ hutbesinde de şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Canlarınız mallarınız ve namuslarınız; Rabbinize kavuşacağınız güne kadar kutsaldır ve dokunulmazdır. Tıpkı bu (Arefe) gününüz, bu (Zilhicce) ayınız ve bu (Mekke) beldenizin kutsal ve dokunulmaz olduğu gibi.” (Buhari 1652)

 

MEHMED CAN - TERCÜMEİHÂL

MEHMED CAN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  274482

-