Hüseyin Yağmur

DÜNDEN BUGÜNE YOLSUZLUK OLAYLARI

Hüseyin Yağmur

Bugünlerde eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun isminin karıştığı bir yolsuzluk olayı gündemde. Gazetelerde manşet haber oluyor, televizyon programlarında tartışılıyor. anlatıldığına göre; Davutoğlu'nun himayesinde kurulan Şehir Üniversitesine diğer vakıf üniversiteleri gibi zamanında yer tahsisi yapılmış.2.5 milyar TL değerindeki bu kıymetli araziyi Davutoğlu Başbakan iken tapusunu üniversitenin üzerine geçirmiş. Bununla da kalmayıp bu araziyi teminat göstererek Halk Bankasından 370 milyon TL kredi almışlar. Mahkeme tarafından tahsis iptal edilince kredinin teminatı olan  arazi ortadan kaybolmuş.

 Bakalım bu işin sonu nereye varacak?

 Tam da bu günlerde tarih okumalarım sırasında Cumhuriyetin ilk günlerde yaşanan bir yolsuzluk olayı karşıma çıkıverdi. Ben de bu vesile ile bu olayı sizlerle paylaşayım dedim.

 Dönemin Ankara'sının bir başka önemli gündemi rantiyecilerin ve hatta  suçluların devlet yöneticileri tarafından korunması ve kayırılması idi. Çeşitli makam sahipleri, yönetim kurulu üyeliklerine getirilerek ballı maaşlarla kayırılıyorlardı. Kılıç Ali bu anlamda şu bilgiyi paylaşır:İsmet Paşa “Bunların elinden tüm üyelikleri alacağım” diyordu. Nitekim İş Bankası Yönetim Kurulu seçimleri sırasında Siirt Milletvekili Mahmut Bey'i çağırarak Nuri Conker'in yönetime alınmamasını istedi.Atatürk'ün olaydan pek hoşlanmadığını anlattık. Aralarında bir sorun çıkmaması için Nuri Conker'le ilgili kararını geri alınmasını rica ettik. Bizi haklı bularak kararını geri aldı. Nuri Conker de tekrar İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi (Kılıç-Turgut,2010:259).

 Devlet yöneticileri tek tek köşe başlarını tutmuşlardı: Dönemin Dahiliye  Vekili Hilmi Uran anlatıyor:Bir gün aldığım hususi bir telgrafta Ankara'da İthalat İhracat Şirketi umum müdürlüğünü kabul etmem teklif ediliyordu:Şirket hakkında bir fikrim yoktu.Yalnız, bana bu teklifi yapan şirketin de idare meclisi reisi olduğu anlaşılan İstiklâl Mahkemesi Reisi Ali Çetinkaya'ydı. Bana 300 lira maaş teklif ediyordu. Düşündüm, kabul etmeye karar verdim (Uran.2007:183).

 Korunan bir başka suçlu Ekrem Konig idi.Ali Naci Karacan, Ekrem Konik vakıasını şöyle anlatır: Bu skandalların en fazla gürültü çıkaranı, İsmet Paşa'nın iktidara gelişinin ikinci ayında patlak veren “Ekrem König” olayı idi. Üst tabaka yöneticilerle senli benli görüşen, bazı hükümet üyelerinin evlerinde misafir kalacak kadar yakın arkadaş olan bir eski Osmanlı zabiti idi Ekrem König. Dışişlerinin ve Savunma Bakanlığı'nın mühürlerini ve yetkili imzalarını taklit ederek, Türkiye adına Kanada'ya kırk bombardıman uçağı ısmarlamış ve bunları uluslararası silah mafyası kanalıyla İspanya'ya ulaştırmıştı. “Ekrem König” Atatürk'ün eski özel kalem müdürü Hayati Beyin hem akrabası, hem de yakın arkadaşı olarak biliniyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında her yere giriş çıkışı, yığınla önemli dostu bulunuşu, Avrupa ile Ankara arasında mekik dokuyuşu, herkeste onun gizli ve önemli bir takım yüksek hizmetler yaptığı intibaını uyandırdı (Karacan-Tanju,1986:105).

 Olayın basını ayağa kaldıran yanlarından biri de, sahtekârlığın öğrenildikten sonra 7-8 ay saklanmış olmasıydı. 1938 Haziran'ında her şey öğrenilmiş, fakat 1939 Ocak ayında gazeteler gürültüyü koparınca, olaylar çorap söküğü gibi gitmeye başlamıştı.

 Önce Dışişleri Bakanlığı Protokol Dairesi memurlarından Ruhi Bozcalı, yardakçılık suçuyla tevkif edildi. Ankara Savcısı Baha Arıkan “Geçen Haziran'dan beri olayın üzerindeyiz, Ekrem König kaçak olduğu için dava açılması gecikti” şeklinde bir açıklamada bulundu.Açılan davanın güvenlik altında yürütülmesi için, imzası taklit edilen Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa, istifasını vererek hükümetten ayrılmıştı. Gazetelerde çıkan haber, makale ve fıkralarda, Ekrem König'in, bütün bu rezalet meydana çıktıktan sonra, normal yoldan pasaport alıp elini kolunu sallayarak yurtdışına gitmesi de dahil, olayın bütün ayrıntıları ele alınarak, hangi makamda bulunursa bulunsun bütün suçluların meydana çıkarılması istendikçe, hükümet sinirleniyor ve yığınla gazeteci İstanbul Savcılığı'nda sorguya çekiliyordu. Henüz Başbakanlığı Dr. Refik Saydam'a devretmemiş olan Celâl Bayar, parti grubunda “Matbuatın bu vesileyle bazı masum kimseleri şüphe altında bırakmasına müsaade etmeyeceğiz” diyordu (Karacan-Tanju, 1986:106).

 Dışişleri memuru olan Ruhi Bozcalı'nın memuriyet kusuru, görevi kötüye kullanması şekline dönüşmüştü ve devrin namlı avukatı Hamit Şevket, adamı üç ay hapis, üç ay memuriyetten men cezası ile işin içinden kurtarmıştı. 42-43 yaşlarında, bekâr, gözlüklü ve tombul yanaklı bu küçük memur, başlangıçta çok korkmuşken, tehlikeyi küçük bir ceza ile atlattığına sevinmişti. Son savunmasını yaparken söyledikleri çok dokunaklıydı, belki de hâkimler bu savunmanın içtenliğini göz önüne alarak kararlarını vermişlerdi. Ruhi, “Ekrem Bey, öyle nüfuzlu bir adamdı ki, karşı koyamazdım, işi görülsün istedim” demiş ve şöyle devam etmişti:“İstese Hariciye Vekiline, Milli Müdafaa Vekiline, kimi isterse ona işini gördürürdü. Büyüklerimizin canciğer arkadaşıydı. Benden bir şey istediyse reddetmem mümkün değildi. Ona hizmet etmekle kendimi bilakis güven altında hissediyordum. Bakanlığa çekilmiş telgrafı ona verdim, başka bir şey yapamazdım” (Karacan-Tanju,1986:107).

 Bütün bu belgeler toplu bir bakışla tahkik edildiğinde görülür ki, Ankara'da savaş yıllarında zirveye çıkan samimi duygular, kurtuluşun ardından bir kirlenme safhası geçirmiş, bu kasırga sayılı bir kaç kişinin dışında herkesi bir menfaat odağının içine savurmuştur.

 Demek ki bazı olaylar tarih içinde tekerrür etmeyi seviyor….

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  776059

-