Hüseyin Yağmur

EGEMEN LAİK YAPININ SOSYOLOJİSİ

Hüseyin Yağmur

 Prof. Dr. Nilüfer Göle, Toplumsal olayları analiz ederken ‘Eskiler, yenileri istemezler' şeklinde yalın bir sosyal gerçekliğe parmak basar.

İsmail Cem'in ‘Türkiye'nin Geri Kalmışlığının Tarihi'nde' dikkat çektiği bir başka gerçek vardır. ‘Eskiler, yeninin getireceği sürpriz sonuçların korkusuyla, mevcut statükoya bütün eksiğine rağmen razı olurlar.'

Türkiye'deki laik egemenlerin, yeni orta sınıfın öncülük ettiği her yenilik girişimine karşı çıkmalarının geri planında bu sosyolojik olgu yatar.

Afrika'daki Rodezya olarak bilinen ülkenin kurucusu Rodez isimli beyaz bir çiftlik ağasıdır. Rodez'in çiftliği zaman içerisinde o kadar büyür ki ortaya ‘Rodez'in Çiftliği' anlamına gelen Rodezya isimli bir ülke çıkar.

Günümüzde birçok geri kalmış ülke; kurtarıcı-kurucu konumundaki şahısların ideolojik akrabası olan şahısların şahsi çiftliği konumundadır. İdeolojik akrabalar, çiftliği başkalarının sahiplenmesinden aşırı derecede rahatsız olmaktadırlar. Çiftliğin baş amelesinin, diğer ameleler adına ‘Çiftliğin daha güzel işlemesi' için kurallar koymaya kalkması, onlar için tam bir ‘haddini bilmezlik'tir. Herkes konumunu bilmeli, çiftliğin sahibi gibi davranmamalıdır. Kötü yönetim tarzından ve çürümenin vardığı boyuttan dolayı Çiftlik batsa bile… Çünkü Çiftliği batırma tekeli dahi onların imtiyazındadır.

Meclis Eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk bu sosyolojik gerçekliği bir televizyon programında şu cümlelerle ifade etmişti: Yüzde 47 oy alabilirsiniz. Ancak malik gibi davranmaya kalkarsanız hata edersiniz. Devletin tapusunu kimseye vermezler.

Cindoruk'un laik egemenler adına yaptığı bu ‘aba altından sopa' güzellemesinin arka planından şöyle bir teorik itiraf da sızıyor: Demek ki devletin bir tapusu var. Ve o tapu birilerinin elinde. ‘O tapuyu niçin ve ne hakla onlar elinde tutuyor?' diye sorgulamaya başladığınız andan itibaren karşınıza karabasanlar çıkmaya başlıyor.

 ‘Laik egemenler' ülkemizde cereyan eden mevcut sosyal değişiklikleri bir türlü kabullenemediler.

“Kravat takmayı beceremeyen, dans edemeyen, eşleriyle lokantaya gitmeyen, yabancı dil konuşamayan, sanattan pek anlamayan, hayatında hiç Brahms dinlememiş, tiyatroya uğramamış bir kalabalık, kendilerine benzeyen siyasi yöneticiler ve kendilerine benzeyen Anadolulu geniş bir sermaye grubuyla ortaya çıkıp da iktidarı ele geçirince...  Bir de İstanbul sermayesine diklenince... Kendilerini “terbiye” etmeye çalışan yargıyla orduya boyun eğmeyince...  İyi yetişmiş şehirlilerde bir panik ve öfke patlaması ortaya çıktı. “Geliyorlar” çığlıkları şehirlerin semalarında yankılandı. Cumhuriyet kurulduğundan beri kendi küçük kozalarında, “halkın” eğitimi, daha iyi yaşaması, daha özgür olması, gelişmesi için parmaklarını kıpırdatmadan yatmış bu şehirli azınlık, iyi örgütlenmiş, arkasında sermaye desteği olan bu “çoğunluk” karşısında ne yapacağını şaşırdı.”

Laik yazar Osman Ulagay son eserinde Laik egemenlerin toplumsal olaylara bakış açılarını şu tesbitlerle analiz etmeye çalışıyor:

Kendisini cumhuriyetin, devletin ve “Atatürk devrimleri”nin doğal sahibi ve koruyucusu olarak gören bu grubun değişmez doğruları ve değişmez değerleri var, dünyanın ve ülkenin değişen koşullarına aldırmadan bu doğruları ve değerleri savunmaya adamışlar kendilerini. Doğruluğuna inandıkları düzeni ve değerleri karşı gruba ve topluma zorla da olsa kabul ettirmek isteyen bu grubun mensupları arasında 1920'lerin, 1930'ların Türkiye'sini yeniden yaratmayı hayal edenlere bile rastlanıyor. Başı sıkıştığında kendi inandığı düzeni koruma ve kollama görevini üniformalılara yani balyozu elinde tutan askerlere devretmekte fazla sakınca görmüyor.

Ulagay'ın yazısında bahsettiği ‘kesin inançlı' kesimler sahip oldukları imtiyazları kaybetme korkusuyla Serbest Fırka girişiminden dolayı Mustafa Kemal Atatürk'ü dahi vatana ihanet ile suçlayabilmişler, ‘Ya bizdensin ya onlardan! Aksi halde seni başımızdan atarız' diyerek kurucu iradeye açıkça meydan okumuşlardır.

Ortaya çıkan sosyolojik yapının imtiyazlarını kaybetme korkusuyla kendisine kafa tuttuklarını gören Atatürk, statükoya teslim olmaktan başka çare görmemiş, Serbest Fırka isimli parti girişiminden vazgeçmiştir. Atatürk'ün kurdurduğu Parti, statükodan beslenen imtiyazlılar tarafından üç ay sonra cami kapısına bırakılmış çocuk durumuna düşürülmüştür (Konuyla ilgili çarpıcı bilgiler için bakınız. Prof. Dr. Çetin Yetkin, Serbest Fırka)

……………………..

Bir dönem CHP'den bakanlık yapmış,1938 Kuşağı'ndan Cahit Kayra'nın hatıralarında ilginç bir ayrıntı yer alır: Ablası Piyano dersi alan küçük Cahit, ailesinin yönlendirmesiyle keman dersi almak üzere müzik hocasıyla görüşür. Küçük Cahit'in parmaklarını uzun uzadıya inceleyen müzik üstadı ‘Evladım senin parmakların keman çalmaya müsait değil' diyerek küçük Cahit'e negatif cevap verir.

Tıpkı Küçük Cahit'in parmakları gibi Türkiye'deki egemen laik sosyoloji, hiç bir zaman sağlıklı bir demokrasiyi kuracak olgunluğa erişememiştir. Bu sosyal engelden dolayı ülkemizde kurum kuruluşlarıyla tam manasıyla işleyen bir demokrasi uzun yıllar boyunca bir türlü kurulamadı.

Bunda bizdeki sosyal olgunluğun biraz otistik düzeyde olmasının da önemli payı var. Otistik bireyler ‘anne babası dahi olsa' kendisine istediğini vermeyen herkesi düşman olarak görürlermiş. Bizdeki egemen laik sınıfta otistik bir yapı hakim. İstediğini vermeyen iktidarlar ağızlarıyla kuş tutsa da onlar için düşman konumunda kalıyor.

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  147141

-