30 MAYIS 2020 CUMARTESİ

EKMEĞİN KARNEYE BAĞLANDIĞI GÜNLER

Milli Şeflik Devri denilince Türk Halkının belirli bir yaş grubuna girenlerin hatırladıkları bir kaç sembol hadise vardır. Bunların başında 2.Dünya Savaşı günlerinde uygulanan kötü politikalardan dolayı Türk halkının açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmiş olması gelmektedir.

Şeflik Devri'ne damgasını vuran yokluk ve açlık bir süre sonra bir başka neticeyi daha beraberinde getirmişti. Zaten çok az bulunan ihtiyaç maddeleri bunları aracılar vasıtasıyla elde eden karaborsacılar tarafından stoklanıyor ve daha sonra fahiş fiyatlarla piyasaya sürülüyordu.

Bu devri anlatan yazarlar ittifakla Türkiye'nin savaşa girmediği halde ekonomik bakımdan tam bir çöküntü yaşadığına; “Et, ekmek, kömür, şeker bulmakta büyük zorluklar çekildiğine parmak basarlar.” (Karakuş, 1977:65)    

O kadar ki “Beslenme, barınma, giyinme ve sağlık için gerekli olan temel mallar yeterince bulunamıyor, bulunduğunda ise çok pahalıya satılıyordu.” (Karatepe,1993:79)    

Harbe girmemiştik ama değişik yönlerden kıtlık çekiyorduk. “Pamuklu madde kıtlığı bunlardan biriydi. Bizde yetişen pamuk ihraç ediliyor, bize adam başına üç makaslamalık basma düşüyordu.” (Arzık,1966:54)    

Her şey karaborsadaydı. Yerli üretim olan tarım ürünlerinin fiyatları ok gibi fırlamış, buğdayın fiyatı on beş yirmi katına çıkmıştı. “Halk kan ağlıyordu. Tek yüzü gülen harb vurguncusu karaborsacıydı.” (Belli,1989:211)    

Dönemin CHP Milletvekillerinden İbrahim Arvas'ın naklettiğine göre;“1941 senesinin son aylarında İstanbul'da toptancı manifaturacılar aralarında anlaşarak mallarını beş misli zamla satmaya başlamışlardı. Mağazalardaki mallarını evlerine stoklayıp gizli gizli satıyorlardı.” (Arvas,1946:58)    

Bu gibiler parmakla sayılamayacak kadar çoğalmıştı. Dönemin bir başka CHP Milletvekili Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun anlattığına göre; “Memleket öylesine bir buhranın içine düşmüştü ki, bir lokma has ekmekten bir avuç şekerden bir kilo çiviye kadar bütün zaruri ihtiyaçlar altın pahasına satılıyordu.” (Karaosmanoğlu,1993:184)    

Evlerde ekmek kavgaları, ‘Kim daha çok yedi?' tartışmaları eksik olmazdı. Parası olanlar için her şey karaborsada bol bol satılmaktaydı. Bir de memurların durumu iyiydi. Milli Şef İsmet İnönü'nün kendi damadı Metin Toker'in anlattığına göre; “Halk ile memur iki sınıf halinde birbirinden ayrılmıştı. Devlet kendi memurunu korumanın gayreti içerisindeydi.”  (Toker,1970:27)    

Kemal Karpat'ın naklettiğine göre Devlet, kendi memuruna piyasada bulunmayan gıdaları alenen veriyordu.

Bütün bu olanları Şef ve Şef'in bürokratları tam bir acziyet içerisinde seyretmekle meşguldüler. Metin Toker'in ifadesiyle halk, "Bizi aç-çıplak bıraktınız, ölülerimizi saracak kefen bezi yok!" (Toker,1970:27) diye feryat ederken devrin Ticaret Vekili Mümtaz Ökmen basiretsiz politikalar izliyordu.

Üreticinin teslim etmek için getirdiği buğdayın ve arpanın konulacağı depolar dahi yoktu. Sonraki Dönemin CHP'li bakanlarından Cahit Kayra'nın anlattığına göre; “Tren istasyonlarının çevresinde toprağın üstüne dökülen hububat yığınları çamur ve toprakla örtülüyor, bir süre sonra da çürüyordu. Toprak Mahsulleri Ofisi bu işleri organize edecek yapıda değildi.” (Kayra,1995:110)    

Şefin bazı bürokratları ise karaborsa ağının bir parçası haline gelmişlerdi. “Karaborsacıları koruyan bakanlar ve genel müdürler her köşe başında yerini almıştı.” (Karaosmanoğlu,1993:184)    

Devletin göstermelik olarak yürüttüğü karaborsayla mücadele çalışması ise ‘hoş fakat boş' bir laftan ibaretti. “Karaborsayla mücadele için görevli olanlar büyük rüşvetlerle susturuluyor, beş on kuruş karaborsa yapanlar hapse atılıyordu.” (Toker,1970:28)    

Üstelik “Hãdiseleri tenkit eden gazeteler sıkıyönetim tarafından kapatılıyor, gazeteciler hemen tutuklanıyordu.” (Çetiner:2002)    

Milli Şef, ülke halkı işte bu konumda iken ‘Memleketi savaşa sokmamak' şeklinde ifade ettiği kudsî bir mazeretin arkasına sığınıyor, “Şeker bulamadığı için feryad ederek önüne çıkan çocuklara ‘Ama seni babasız bırakmadım'” (Toker,1970:29) cevabını vererek kendini tatmin ediyordu.

Fakat İkinci Dünya Savaşı'nın başından itibaren Türkiye büyük sıkıntılar, yokluklar ve yoksulluklarla boğuştu. Rüşvet, karaborsa, suistimal ve benzeri yolsuzluklar gün geçmiyordu ki kulağımıza çalınmasın veya biz bunları bizzat görüp yaşamayalım. Bütün Türkiye gibi o savaş yıllarında Eskişehir'in de iç karartıcı bir görünümü vardı. Piyasalardan mallar hızla çekilmeye başladı. İşte o zaman karaborsa denen şeyi öğrendik. Karaborsa aldı yürüdü. Mesela malların iki çeşit fiyatı vardı. Biri resmi fiyatı, biri de karaborsa fiyatı… Birden darlık başladı. Şeker, tuz, yağ, ekmek vs darlığı… Şeker neredeyse piyasan kalkmıştı. Yahut ancak maddi gücü olanlar temin edebiliyorlardı. Çok iyi hatırlarım, kahvelerde, dükkânlarda, çayhanelerde şekerliğin içine çekirdeksiz kuru üzüm koyarak servis yaparlardı. (Oğuz,2004:43)

1941 yılının 17 Aralık günü halkın yegâne tüketim ve ihtiyaç maddelerinden olan ekmeğin ülke genelinde karne ile dağıtılacağı ilan edilmiş, Ocak ayından itibaren aile reislerine ekmek karneleri dağıtılmaya başlanmıştı. Dönemin şahitlerinden Prof. Dr. Orhan Okay yaşadıklarını şöyle anlatır: “Kişi başına bir günlük sarfiyat yarım ekmekle sınırlandırılmıştı. Ağır işçi sayılanlara tam ekmek yiyebilme izni veriliyordu.” (Okay,2003:98)    

Tarihçi yazar Kadir Mısıroğlu da dönemin şahitlerinden biridir. Mısıroğlu, yaşadıklarına hatıralarında şöyle yer verir:“ Karnesi olanlara pul gibi küçük kuponlar verilmişti. Kuponlar çocuk, işçi ve ağır işçi olmak üzere üç gruptu.” (Mısıroğlu,1998:29)    

Halkın en temel ihtiyaç malzemesi ekmeğin dışında gazyağı, şeker, çay, tuz gibi maddeler de aynı şekilde karneyle alınabiliyordu. Esasen bunların karneyle dahi bulunabilmesi ayrı bir maharet konusuydu. Bu yüzden dolayı muhallebilerde şeker yerine pekmez kullanıyorlardı.

Karne ile dağıtılan ekmeğin gramı ve rengi de yaşanan zaman içerisinde değişikliğe uğramış, “ekmek iyice küçülmüş ve kararmıştı.” (Okay,2003:97)    

Mihri Belli, kuponla satılan ekmeğin ekmek kalitesinden çok uzak olduğunu anlatır: “Kuponla satılan adam başına 300 gr ekmek çamurdan yoğrulmuş gibiydi. Yiyenin midesine oturuyordu. Bir süre sonra o da azaltıldı.” (Belli,1989:211)    

Diğer mamuller gibi ekmeğin bulunması da artık bir problem olmuştu. Çeşitli vesilelerle ülke için geziler yapan bürokratlar dahi “ilçe merkezlerinde ekmek bulamıyorlardı.” (Kayra,1995:100)    

Bila'nın naklettiğine göre; “Gazetelerde sahte kepek ve un fişi tanzim etmekten suçlu odacıya 2 yıl, değirmen bekçisine 1 yıl hapis cezası verildiği belirtilirken; pahalı üzüm ve diş macunu satan şahısların da cezalandırıldığı belirtiliyordu.” (Bila,1999:97)    

Dönemin şahitleri o korkunç günleri çarpıcı bir dille anlatırlar. Mustafa Efe, yaşadığı açlık hallerinden şöyle bahseder: Cuma günleri camide namazdan önce vaaz ediyorum. Birkaç köyün cemaati nasihat dinlemek için geliyor ve camimiz ağzına kadar doluyordu. O gün evimizde ne un, ne ekmek, nede yiyecek başka bir şey var! Çocuklar “Açız!” diye ağlıyorlar. Ben de Kör Ömer denen komşumuzu Dörttaş denilen değirmene göndermiş; “Git Agop Usta'ya benden selam söyle, bir teneke ödünç un versin de al gel!” demiştim. O gitmişti ve ben caminin kapısından yolu gözetliyordum ki Ömer unu getirecek mi, getirmeyecek mi?.. O arada zengin mi zengin bir adam olan Saçlı'lı Rıza Bey, benim halimi bilmediğinden “Hoca, ne duruyorsun, biz buraya vaaz dinlemeye geldik” dedi. Ona, “Rıza Bey, bugün çok hastayım, vaaz yapacak hâlim yok” diye cevap verdim. Hastalığımın açlık ve yoksulluk olduğunu bir türlü anlayamayan Rıza Bey “Biz vaaz isteriz” deyip duruyordu… Çok şükür, Ömer unu getirdi de biz de va'zu nasihate başlayabildik. Günler böyle geçip gidiyordu. (Efe,2013:65)

Hüsrev Hatemi, hatıralarında hayatın bir parçası haline gelen açlıktan ölümlerden şöyle bahseder: Çocukluk anılarımdan söz ettikçe bizim sokakta sıklıkla açlıktan bayılan insanları hatırlarım. (Hatemi,2010:178)

Piyasadaki yokluğun bir sebebi de, devletin halkın ürettiği mahsule tarlada el koymasıydı. İnsanlar açlıktan ölme safahatına girmişlerdi. Trakya gibi münbit toprakların insanları dahi uygulanan ağır besleme politikalarından dolayı açlıktan ölüyorlardı.

Tek Parti Rejimi Hükümeti köylüden yüzbinlerce ton buğdayı topluyor, nemli ambarlarda çürütüyor, köylü ise açlıktan ölüyordu.” (Belli,1989:53)    

“Resmî müesseseler halka ölmeyecek kadar mısır, fasulye ve tahıl dağıtıyorlardı ama bunların hepsi kurtlu çıkıyordu.” (Mısıroğlu,1998:29)    

“Tarlasındaki ürün devlet vazifelilerince kaydedilen vatandaşlar, bir kaç kilo mısır bulmak için komşu vilayete yolculuk yapmak zorunda kalıyordu.” (Kopuz,2003)    

Ülke halkının üzerine çöken bu büyük karabasan çok geçmeden neticelerini vermeye başlamıştı. Sonraki dönemin Bakanlarından Cahit Kayra bu vakıayı şöyle anlatır: “Verem ve frengi korkutucu ölçülerde yaygınlaşmıştı.” (Kayra,1995:100)    

Halk kitleleri artık gördükleri her yerde CHP kodamanlarına; “Bizi aç bıraktınız. Ölülerimizi saracak kefen bile bırakmadan bizden aldınız”  (Karaosmanoğlu,1993:189) diyerek haykırıyorlardı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında okulda ekmek karneyle, zaten tüm hakkın 150 gram ekmek, öğlen bakla ezmesi, akşam bakla ezmesi, yemek de bu. (Birler,2010:6)

Halk, ülkeye bütün bu sorunları yaşatan CHP İktidarı ve onun Milli Şefi İsmet İnönü'den kurtulmak için fırsat arıyor adeta şafak sayıyordu. Demokrat Parti kurulunca halk bunun için büyük bir iştiyakla bu partiye sarılmıştı.

- TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  838539

-