14 ARALIK 2019 CUMARTESİ

Elif Sönmezışık

ENDİŞEDEN ÖTESİ NEREYE DÜŞER?

Elif Sönmezışık

Ortadoğu son yıllarda dünyanın neresinde durursak duralım, dünyada kim olursak olalım bize bir şeyler hissettiriyorsa, bu en büyük ihtimalle parçalanmışlıktır.

Kadim diyarların kavgaları, en az var oluş tarihi kadar eski. Ortadoğu'nun, daima idam sehpasına sürülmesi ve her defasında yağlı ilmeği boynunda bulması başka nasıl açıklanabilir?

Dünyanın yeni nesil dilindeki denklemi, para için silah, silah için düşman, her mermi için bir insandı. Ondan sebep dünyanın ortası, yıkım, işgal ve katliamdan bir türlü uzaklaşamıyordu. Ancak dünya dili onu bu kelimelerle anlatmıyordu. İşgalin adı özgürlük yürüyüşü, katliamın adı bahar, yıkımın adı kurtarış oluyordu.

Rakamlar da izafiydi. Bine bir ölçülerle değerlendiriliyordu. Yalnızca son on beş yılda yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Avrupa göçlerini ve ölümlerini birçok defa katlamıştı ama bir kere bile süper güçlerin Ortadoğu işgallerine ya da birbirine düşürülen halkların telefine soykırım denilemedi. Bu dünya dengelerinin sürekliliği bakımından da mümkün görünmüyordu.

Yemek yapacak bolca malzeme olduktan sonra birkaç denemenin yanması, dibi tutmuşlarından olması hırslı ve mükemmeli arayan bir aşçı için ne ifade ederse ancak o kadar kayda değerdi işte.

Tarih yazıcıları, dünyanın tepe noktasından izlediği kargaşayı, kuvvetler arası dengelere bir besleme olarak izah edip duruyordu. Bir nevi motivasyon… ya da çılgınca inkâr…

Ortadoğu dünyanın modern bunalımının hiç uğramadığı, doğduktan itibaren savaşa hapsedilmiş nesillerin diyarıydı. Zira savaş ve oluşturduğu yoksunlukla güvensizlik duygusuna yakın ya da karşılaştırılabilir, “modern” bir bunalım bulunamıyordu literatürde.

Olmuyordu zaten… Bu alakasız endişelerden doğan uçurumu azaltıcı, şartları yaklaştırıcı, imkânları birleştirici bir macun icat edilmemişti henüz.

Süper güçlerin, teleskopik konumdan, kuşbakışı formatta gördüğü son soykırım beldesi Suriye'ye dair son cümlesi de şu oldu zira:

“Suriye krizi yedinci yılına girdi ve biz insan eliyle meydana gelmiş en büyük insani krize şahit oluyoruz. Rakka vilayetinde devam eden askeri operasyonlar nedeniyle dört yüz binden fazla sivilin can güvenliği konusunda ciddi endişe duyuyorum. Özellikle yaklaşık dört yüz bin sivilin hükümet güçlerinin kuşatması altında olduğu Doğu Guta'daki güvenlik ve insani sorunlar nedeniyle son derece kaygılıyım.” (BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı ve Acil Durumlar Koordinatörü Stephen O'Brien)

Elbette birinci tekil şahıs cümlelerini, birinci çoğul şahısmış gibi okuma şartı vardı bu tür ifadelerde. Ancak O'Brien'ın cümleleri -her ne kadar endişe konumunu yetersiz bulsak da- süper güçlerin duyarsızlığına karşı ilk çağrı değildi. En azından vicdanına politik sesler giydirerek de olsa kayda değer başka sözler sarf etmişliği, çatısı altında bulunduğu uluslararası kuruluşu uyarma çabası olduğunu varsayarsak, dünya kaybedenlerine acil destek çağrısında bulunmuşluğu vardı.

BM'ye ait iki küçük endişe cümlesi, bütün Ortadoğu'nun medya organlarına manşet olmaya yetiyordu. Dünyanın karşı kanadı bunu iyi biliyordu. Tansiyon düzenleyici birkaç teskin edici söz, vicdani sorumluluk konusunda sicili en temiz adamla dillendirildiği her an, dikkate alındığını düşünürdü Ortadoğu. Karşı kanattan ulaşan her insaflı nağmeyi, bir umut görürdü.

Batı'nın diline doladığı her Ortadoğu bahsinde sanki ete kemiğe bürünmüş gibi karşıma dikiliyor Cahit Zarifoğlu. Yine öyle. Avrupa'nın üstüne üstüne gelen binaları arasında gezerken de, bir sayfiyede dinlenirken de, İstanbul'un sokak arası gölgeliklerine sinerken de, Anadolu'nun ücrasında iki satır gözlem yaparken de kelimelerinde sürekli gezinip duran, ağrılı bir Ortadoğu yüzünden olmalı.

Onun yüzü iyiden iyiye Ortadoğu'ya benzediğinden olmalı.

Ortadoğu'yu kendinden daha fazla önemsediğini bu kadar ince anlatabildiğinden olmalı.

“Beyrut'un gözyaşları şimdi/ Kudüs'ün yanı başında/ Müslümanlarsa uzaklarda/ Sanki başka/ Gelinmez bir dünyada” dizelerinin hâli anlamaya, anlatmaya yetebilmesinden olmalı.

Ortadoğu ile Türkiye hattında kuvvetle yeşeren umutları görebilseydi ne derdi sahi? Daha cüretkâr olabildiğimizi, genç yaşlı Kudüs'e korkusuzca uzandığımızı görebilseydi…

Halep'te ateş çemberinden kurtarılıp taşınan sivilleri, Fırat Kalkanı Harekâtı'nı ve yolu-yöntemi belirlerken Batı nağmelerinden medet ummadığımızı görebilseydi…

Tüm endişe ve kaygıların ete kemiğe bürünmüş hamlelere dönüşme gayretini görebilseydi…

“Ruhumuzun Batı'dan aldığı lekelerden bizi ancak Allah arındırabilir.” diyordu. Arınmak için düşe kalka, tekme tokat, can hırraş çabaladığımızı görebilseydi… Oyalanıp durduğumuz için kendimize ne kadar kızgın olduğumuzu görebilseydi… sahi, ne derdi?

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  595149

-