Nurettin Taşkesen

ENDÜLÜS FATİHLERİ

Nurettin Taşkesen

Dünyaya 8 asır ışık saçmış, doğunun ilim ve kültürünü batıya taşımış ve Avrupa Rönesansı'na her alanda kaynaklık yapmış bir medeniyet niçin yok sayılıyor? Avrupa'nın ve özellikle Haçlı zihniyetinin adını bile duymak istemediği Endülüs, tarihin tozlu sayfaları arasında unutulmaya neden mahkum ediliyor? Bazı sebeplerini tarih ve medeniyet açısından ele alarak açıklamaya çalışacağım.

Müslüman fatihler, Allah'ın adını yüceltmeyi ve tevhid inancını bütün insanlara tebliğ etmeyi kendilerine vazife kabul etmişlerdi. Mücahidler, hicretin daha 1. asrında doğuda Çin Seddi'ne dayanmış, batıda Kuzey Afrika'yı fethedip Atlas Okyanusu'na varmışlardı. Sahabeden olan Ukbe bin Nafi (r.a.) atını okyanus sularına sürüp, “Rabbim! Eğer şu uçsuz bucaksız deniz engel olmasaydı İ'lâyi kelimetullah için daha nice ülkeler fethederdim.” demişti.

Tabiinden olan Musa bin Nusayr ise, yüzünü Septe Boğazı'nın karşı tarafında gördüğü zümrüt gibi yemyeşil beldeye çevirip, Tarık bin Ziyad'ı 12 bin kişilik bir ordu ile İspanya'ya göndermişti. Tarık bin Ziyad gemileri yaktı mı, yakmadı mı? Niçin yaksın? Müslümanlar büyük cihad olan nefis mücadelesini, küçük cihad olan savaştan üstün tutuyordu. Mücahid askerler, gönüllerindeki gemileri yakıp, yardan ve serden geçerek cihad meydanına atılıyordu. Onlar, "ölürsek şehidiz, kalırsak gazi" inancıyla sefere çıkıyorlardı. Bu inanca sahip insanların sembolik de olsa gemileri yakmaya ihtiyacı yoktu. Böylece 70 bin kişilik Vizigot ordusunu mağlup edip, Avrupa kapılarını Müslümanlara açmışlardı.

Musa bin Nusayr, oğlu Abdülaziz ve Tarık bin Ziyad, üç yıl içinde 590 bin kilometrekare olan koskoca İber Yarımadasını bir İslam beldesine çevirdiler. Bu nasıl oldu? Sadece askeri güçle mi? Hayır. Katoliklerin Aryan mezhebindeki Hıristiyanlara ve Musevilere yaptıkları baskı ve zulüm sonunda, İspanyollar Müslümanlara bir kurtarıcı gözüyle baktılar. Kısa zamanda İslam'ın adalet, barış ve hoşgörüsünü gören yerli halk, kitleler halinde Müslüman olmaya başladı. Kendi dininde kalanlar da her konuda Müslümanları taklit ettiler.

Avrupa'nın en batı ucunda İslam sancağını dalgalandıran Müslümanlar, 11. yüzyıla kadar askeri üstünlüğünü devam ettirdi. 1099'da Kudüs'ün işgalinden sonra, Haçlılar Endülüs'ü de Müslümanlardan temizlemek için Papa'nın da teşvikiyle aralarındaki işbirliğini artırdılar. Reconquista (yeniden fetih) ideali çevresinde birleşen katolik krallar, nihayet 1492 yılında Nasrilerin kurduğu Gırnata Emirliğine son vererek Endülüs'ün tamamını işgal ettiler.

Bağnaz katolikler, İslam düşmanlığını o kadar ileri götürdüler ki, Kur'ân-ı Kerim ve dini eserlerin yanı sıra, Arapça yazılmış olan yüz binlerce kitabı bile meydanlara toplayıp yaktılar. Avrupa tarihinin yüz karası Engizisyon mahkemelerinde insanlar zorla din değiştirmeye zorlandı. Binlerce Müslümanın ve Yahudinin öldürüldüğü işkenceler sonunda, çaresiz kalıp Hıristiyan olduklarını söyleyenler ise takibe alındı. Gizlice ibadet ettiği, Kur'an okuduğu veya oruç tuttuğu tesbit edilenler ölüme mahkum edildi. Kiliselerde vaftiz edilip, domuz eti yemeye zorlandılar. Benzer işkence ve baskılar Yahudilere de yapıldı.

Askeri ve siyasi yönden birliğini ve gücünü sürekli devam ettirmese de Endülüs Medeniyeti tartışmasız 5 asır Avrupa'da üstünlüğünü sürdürmüştü. Doğudan gelen alimlerle ve kitaplarla başlayan ilim ve kültür hamlesi, 10. yüzyıldan itibaren yüksek bir medeniyeti oluşturmaya başlamıştı.

İnsanların sosyal hayatını ve toplumun refahını yükselten bu medeniyete bütün Avrupa hayrandı. Prensler ve aristokrat çocukları eğitim görmek için Paris'e değil, Kurtuba'ya gidiyorlardı. Gerbert d'Aurillac yüksek öğrenimini Endülüs'te yapmış, daha sonra II. Sylvyester adıyla Papa olmuştu. Büyük başkentlerin sokakları karanlık ve çamur içindeyken, Kurtuba'da aydınlatma yapılmış caddeler pırıl pırıldı. Avrupa temizliğin ne olduğunu bilmezken Kurtuba'da 800 hamam vardı. Temiz içme suyu şebekeleri evlere kadar götürülmüştü. Ziraatta sulama teknikleri geliştirilmiş, İspanya'nın hiç bilmediği bitkiler ve ağaçlar doğudan getirilerek yetiştirilmişti.

Pahalı olan papirüs ve parşömen yerine pamuktan kağıt üretimini geliştiren Endülüslüler, Şatibe'de çok sayıda kağıt yapım atölyesi kurdular. Bu sayede kitap yazma ve çoğaltma hız kazandı. Avrupa'da kralların bile sarayında 80-90 kitap bulunurken, II. Hakem'in kütüphanesinde 400 bin cilt kitap vardı.

İncil'i sadece kendileri okuyup istedikleri şekilde halka anlatmak için, papaz ve rahipler hiç kimsenin okuma yazma öğrenmesine müsaade etmiyorlardı. Endülüs'te ise okuma yazma oranı % 90'ın üzerindeydi. 5 yaşındaki çocuklar Kur'ân-ı Kerim'i okuyabilmek için hemen elifbayı öğreniyordu.

Kilise tüm hastalıkların insanın içine giren şeytan ve kötü ruhlardan kaynaklandığını iddia ederek tedaviyi reddederken, Endülüs'te Müslüman tabipler narkoz vererek modern aletlerle ameliyat yapıyordu.

Avrupa Rönesansın Yunan Medeniyetine dayandığını iddia ederken, Aristo'nun eserlerini ancak Arapça'dan Latince'ye tercüme edildikten sonra okuyabildiler. Aristo'nun şarihi (açıklayıcısı) olarak tanıdıkları Kurtubalı Filozof İbni Rüşd'ün (Averroes) eserleri yüzyıllarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Hatta İbni Rüşd'çülük (Averroism) bir felsefe ekolü haline geldi.

SONRA NELER OLDU?

Müslüman ilim adamları ve yazarları derslerinde ve kitaplarında faydalandıkları bütün kişilerin (hangi dinden olursa olsun) ve eserlerinin isimlerini verdiği halde; Avrupalı sözde objektif ilim adamları, faydalandıkları Müslümanların ne isimlerinden ne de kitaplarından hiç bahsetmediler. Hatta neredeyse aynen tercüme ettikleri kitaplara çok rahat bir şekilde kendi isimlerini yazarak, açıkça ilim hırsızlığı yaptılar.

Ama askeri ve siyasi gerileme ilim ve fende ilerlemeyi durdurduğu için, batılı açıkgözler Müslümanların ilim ve teknikte yaptığı her türlü gelişmeyi kendilerine mal ederek keşif ve icatları tümüyle sahiplendiler. Bu konuya ilgi duyan okuyuculara Bilim tarihçisi merhum Prof Dr. Fuat Sezgin Hocamızın eserlerini ve Alman yazar Dr. Sigrid Hunke'nin "Avrupa Üzerine Doğan İslam Güneşi" adlı kitabını tavsiye ederim.

Avrupa, İslam ilim ve medeniyetinden aldığı temel üzerine Batı Medeniyetini inşa ederken, bizler de basit bir aşağılık kompleksiyle geri kalmışlığımızın sebebini din ve inanca yani İslam ve Kur'an'a yüklemeye çalıştık. Sömürgeci batının kara propagandasına kapılarak birbirimizi ilerici gerici, dindar dinsiz gibi basmakalıp etiketlerle suçlamaya başladık. Biz bu kısır döngü içinde birbirimizle uğraşırken onlar sanayi devrimini yapıp, teknolojide üstünlüğü ele geçirdiler.

Bu çerçeveden bakıldığında durup düşünelim: Avrupa, Endülüs tarihinden, medeniyetinden ve bunların ortaya çıkmasından hoşlanır mı? Hayır. Hatta onu hatırlatan küçük şeylerden bile rahatsız olur. Bizler ise onlara inat, İslam tarihinin bu en parlak dönemini bütün detayıyla ortaya koyup, Müslümanların her alandaki üstünlüklerini anlatmalıyız. Ama iş bununla bitmiyor. Ayağımızı bastığımız bu sağlam zeminde, geleceğe dönük her türlü çalışmaya ve araştırmaya hız verip kaybettiğimiz yüzyılları yeniden kazanmalıyız. Çok çalışıp, bütün dünyaya Müslümanların ilim ve tekniğin öncüsü olduğunu yeniden isbat etmeliyiz.

NOT:

12 Ekim Cumartesi Saat 14.00'te Cağaloğlu'ndaki Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi salonunda İnşaallah "ENDÜLÜS FATİHLERİ" kitabımın tanıtımı var. Vakti müsait olan dostları beklerim.

NURETTİN TAŞKESEN - TERCÜMEİHÂL

1954 senesinin ilkbaharında Erzincan'da dedesi Emir Musa oğlu Gazi Ahmet Onbaşı'nın yaşadığı Başpınar köyünde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini Erzincan'da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Orjinali Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan 'Firdevsi'nin Şehname Tercümesi'nin bir bölümü üzerinde çalışarak mezuniyet tezini tamamladı. Ayrıca Tarih bölümünden 'Umumi Türk Tarihi' Sertifikası da alarak, 1975 yılında mezun oldu.Yedeksubay olarak vatan vazifesini yaptıktan sonra, dört sene Lise Edebiyat öğretmenliği yaptı. Çocuk dergisi ve haftalık gazetelerde çalıştıktan sonra, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde vazife aldı. 1987'de ise Türkiye Gazetesi Yazı İşlerinde bir sene çalıştıktan sonra, basın yayın hayatına bir müddet ara verip, reklam pazarlama sektörüne geçti.Babasının yıllar boyunca parça parça anlattığı, dedesi Emir Musaoğlu Ahmet Onbaşı'nın harp ve esaret hatıralarını not alarak o dönemin tarihi olayları çerçevesinde 'ESARET 1916'yı ilk eseri olarak kaleme aldı.Diğer eserleri:Yüzyıllık Hasret KUDÜS 1917Osmanlı Coğrafyasında İSTİHBARAT Teşkilatları70 Yıllık Filistin Dramı NEKBE 1948Evli ve üç çocuk babasıdır.www.nurettintaskesen.com.tre-mail: [email protected] @nurettintsksnfacebook.com/nurettin.taskesen

NURETTİN TAŞKESEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  222020

-