4 AĞUSTOS 2020 SALI

ESKİ ABD BAŞKANI NİXON: MENFAATLERİMİZ İÇİN SAVAŞIYORUZ

Savaşın ABD’nin hegemonik düzeni için bir gereksinim olduğu açıktı. Bu gerçeği, eski ABD Başkanı Richard Nixon, Körfez Savaşı ile ilgili olarak yaptığı şu açıklamayla dile getiriyordu: “Biz oraya demokrasiyi müdafaa etmek için gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir ve o bölgede demokrasi ile idare edilen bir ülke de yok. Biz oraya diktatörlüğü yıkmak için gitmiyoruz, aksi takdirde Suriye’ye gitmezdik. Biz oraya milletlerarası meşrûiyeti savunmak için de gitmiyoruz. Biz oraya gidiyoruz ve bizim oraya gitmemiz lazım, zira bizim hayatî menfaatlerimize dokunulmasına müsaade etmeyiz.


ESKİ ABD BAŞKANI NİXON: MENFAATLERİMİZ İÇİN SAVAŞIYORUZ

KÖRFEZ SAVAŞI

Saddam Hüseyin rejiminin Kuveyt'i işgal etmesi üzerine 6 Ağustos 1990'da BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan ambargo kararı, ilk etapta Irak'ın Kuveyt'ten çıkmasını sağlayacak bir yaptırım olarak görüldü. Fakat süreç ilerledikçe durumun hiç de öyle olmadığı anlaşıldı.

Ambargo bir ülkeyi topyekün yok etmeyi amaçlıyordu. Zaten I. Körfez Savaşı esnasında Irak'taki fabrikalar, elektrik santralleri, su şebekeleri ve kanalizasyonlardan oluşan alt ve üstyapının büyük bölümü bombardımanlar sebebiyle kullanılamaz hale gelmişti.

BM'nin izni olmaksızın hiçbir şeyin alınıp satılamadığı Irak'ta, temel gıda malzemelerinin ve savaşın etkileriyle oluşan sağlık sorunlarının çözümü için gerekli ilaç ve aşıların ülkeye sokulmasına izin verilmemesi sebebiyle, yaklaşık 1 milyon kişi hayatını kaybetti, Irak ekonomisi çöktü ve halk yoksulluğa terk edildi.

Pek çok malzeme ‘çifte kullanım' gerekçesiyle ambargo listesine dâhil edildi. Bunun yol açtığı sonuçlardan biri de daha önce ortadan kalkan tifo, kolera, difteri, dizanteri ve hepatit gibi salgın hastalıkların yeniden başgöstermesi oldu. Bu süreçten olumsuz etkilenen yalnızca Irak olmadı.

Ambargo, sonuçları itibariyle, içlerinde Türkiye'nin de yeraldığı 20'den fazla ülkeye büyük zararlar verdi.

Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi ile başlayan süreç, ABD öncülüğünde İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır ve 28 ülke koalisyonunun dâhil olduğu bir savaşa dönüştü. Sözkonusu koalisyon bir istilayı cezalandırmak üzere bir araya gelmişti.

Ancak, BM tarafından kınanmış olmasına rağmen Batı Şeria, Golan, Güney Lübnan ve Kudüs'ün istilası ile ilgili olarak böyle bir harekât sözkonusu olmadı. Nitekim Irak, bölgenin diğer topraklarının haksız işgalcileri için de benzeri tedbirler alınması şartıyla Kuveyt topraklarından askerlerini çekme ve barış masasına oturmayı teklif etmiş, fakat ABD 1 milyondan fazla Iraklının canına mal olan bir harekâtı başlatmıştı.

Kamuoyu, Körfez Savaşı boyunca medya tarafından dünyaya servis edilen uydurma sahnelerle uyuşturuldu. Bu uydurma sahneler arasında en dikkat çekici olanı, kuvözlerdeki bebekleri öldürüp talan eden Irak askerlerinin canavarlığına şahit olan bir genç kızın anlattıklarını içeren sahneydi. Savaştan sonra bu kişinin Kuveyt'in Washington Büyükelçisi'nin kızı olduğu ve o ‘canavarlıklar' sırasında Kuveyt'te olmadığı ortaya çıktı.

Untitled-2_104
Eski ABD Başkanı Richard Nixon

Savaş bahanesiyle bölgeye 500 bin askerini yığan, savaş sonrasında Irak'ı fiilen üçe bölen, Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinde yeni üsler açan, elindeki eski sayılabilecek silahları elden çıkaran ve yeni silah teknolojilerini deneyerek dünya ülkelerine pazarlama imkanı bulan ABD, bölge petrollerini de kontrolü altına almış oldu.

Savaşın ABD'nin hegemonik düzeni için bir gereksinim olduğu açıktı. Bu gerçeği, eski ABD Başkanı Richard Nixon, Körfez Savaşı ile ilgili olarak yaptığı şu samimi açıklamayla dile getiriyordu:

“Biz oraya demokrasiyi müdafaa etmek için gitmiyoruz, çünkü Kuveyt demokratik bir ülke değildir ve o bölgede demokrasi ile idare edilen bir ülke de yok. Biz oraya diktatörlüğü yıkmak için gitmiyoruz, aksi takdirde Suriye'ye gitmezdik. Biz oraya milletlerarası meşrûiyeti savunmak için de gitmiyoruz. Biz oraya gidiyoruz ve bizim oraya gitmemiz lazım, zira bizim hayatî menfaatlerimize dokunulmasına müsaade etmeyiz.”

11 EYLÜL VE SONRASI

ABD 11 Eylül 2001'de, 1812'den bu yana ilk kez kendi topraklarında saldırıya uğradı. İddialara göre, kaçırılan dört yolcu uçağından ikisi Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerine çarparak binaların yıkılmasına sebep olurken, üçüncü uçak Pentagon binasına çarptı; dördüncü uçaksa, uçağı kaçıranlarla yolcular arasındaki mücadele sonrasında Pensilvanya'da düştü. Olaylarda yaklaşık 3 bin kişi yaşamını yitirdi.

ABD tarihinin belki de en ilginç ve en gizemli olayı olarak tarihe geçen 11 Eylül hakkında çok farklı değerlendirmeler ve spekülasyonlar yapıldı, teoriler ortaya atıldı.

Bir kesim, saldırıları, dönemin ABD Başkanı George Bush'un da açıkladığı gibi el-Kaide'nin yaptığına inandı; ancak saldırıların ABD tarafından başlatılması planlanan yeni işgal dalgasına gerekçe gösterilmek üzere bizzat ABD tarafından planlandığı da ciddi bir şekilde tartışıldı. Olaylardan sonra ortaya konan deliller bu iddiayı kuvvetlendirdi, resmî ağızlardan yapılan açıklamalar dünya kamuoyunu tatmin etmekten çok uzaktı. Olaylara ait görüntülerin yeraldığı belgesellerle bu iddialar milyonlara ulaştırıldı. Sinema filmleri, belgeseller, kitaplar ve milyonlarca yazı yazıldı. Yine de olaylar bugün itibariyle net bir şekilde açıklanabilmiş değil.

Ancak dünyayı daha çok ilgilendiren şey, olayların kendisinden ziyade sonuçları oldu. Zira 11 Eylül dünya tarihinde bir milat oldu ve bu tarihten sonra ABD, 20. yüzyılda kurduğu hegemonyasının 21. yüzyılda muhafaza etme ve dünya üzerindeki emperyalist gücünü yeniden dizayn etme sürecine girdi.

Dönemin ABD Başkanı George Bush, saldırının gerçekleştiği gün yaptığı konuşmada, “saldırıların bir savaş eylemi olduğunu ve Amerika'nın önündeki günlerin kötüye karşı iyinin sürdüreceği olağanüstü bir mücadele olacağını” söyledi. 14 Eylül tarihinde hükümet yetkilileri Amerikan halkına, “bu mücadelenin uzun soluklu bir mücadele olacağını ve diğer özgürlük aşığı ülkelerin de bu tip saldırılara hedef olabileceklerini” söylüyorlardı.

Untitled-2_105

Devamı yarın...

Yorum Yaz

  162913

-