10 ARALIK 2019 SALI

Elif Sönmezışık

FAKİR

Elif Sönmezışık

-Ruzname; Kelime Günlüğü'nden-

İslam terminolojisiyle seküler terminolojinin en zıtlaştığı kavramlardan biri fakirlik. Bu cümleyi, bu rahatlıkla, bu kadar kesin kurmamın sebebi, dünyevi motivasyonların temelini inşa eden sekülerliğin güdümlediği ve toplumlar üzerindeki etkilerini net olarak fark edemediğimiz kişisel gelişim narkozunun, fakirliği ve ferdin fakir olma hâlini küçümsemesi, dile gelmesinden bile men etme eğilimi. Kapitalizmle beraber yürüyen ve kişiyi bencilleştiren bu eğilim, evrene yanlış mesaj göndermenizden endişe edip durmakta! Bu durum öyle boyutlara varıyor ki, kimileri bu kelimeyi zikretmenizi bile istemiyor. Üstelik bunun dinî yaklaşımlar tuhaf şekilde ilişkilendirenler de var.

Geçmişten bugüne fakir'in durumu, önceki yazımızda üstünde durduğumuz garip'in durumundan pek farklı değil.

Fakir, birçok açıdan garip gibi. Hem maddi hem de manevi manada karşılığı var. Temel ihtiyaçlarını karşılamaya gücü yetmeyen muhtaç kimselere fakir deniyor. Toplumdaki en belirgin ve sıradan karşılığı da bu zaten. Manevi manası ise, mütevazılığın dile gelme biçimi. “Ben” yerine fakir demek gibi… Bu tasavvufi yaşayışının da en temel yaklaşımlarımdan biri. İnsan-ı kâmil olmak için yola çıkan yolcunun mahviyetkârlıkla olgunlaşması için verdiği emeğin bir anlık kibirle silinebileceğini delilleyen, kişiye kendi kusurlarını ve eksiklerini hatırlatan bir sıfat, bir tanımlama.     

Dünyeviliğin, fakirliği ve fakiri reddedişi iki tür mana üzerinden. Hem maddi hem de manevi… Seküler tutum, yaşanacak tek alanı içinde yaşadığımız dünyadan ibaret gördüğünden, bütün kayıplar haksızlık, bütün kazançlar ise hak edilmiş sayılıyor. İşin ahlak cihetini bir kenara bıraksak bile, maddi kayba uğramanın manevi denklemle ilişkilendirilmemesi, kader ve hikmet dengesinin matematik verilerindeki kaçınılmaz yokluğu, fakirliği bir haksızlık olarak algılamaya yol açıyor. Çünkü modern dünya fakirliği “muhtaç insan” konumuna indirgiyor. İhtiyaç kavramının içini farklı “sürekliliklerle” doldurması ve ihtiyaçlara devamlı yeni eklemeler yapması, kapının arkasına asılı tek bir ceketten ibaret dünya varlığını ardında bırakıp göçme vakarından giderek uzaklaştırıyor bizi.

Dolaysıyla fakirlikten uzaklaşmak, doğru ölüm fikrinden de uzaklaşmak demek. Çalışıp çabalayıp kendini sahip oldukları üzerinden tanımlayan, sahip olduklarını candan ve canandan daha sevimli bulan insan, ölümsüzlük arzusu güden ya da ölümü kendine yakıştıramayan, bu eğilimlerle zihni kodlanmış bir metabolizmaya dönüşmüş durumda. Ölen biri hakkındaki yaklaşım da böyle artık. Onun dünyaya olan katkısından yoksun kalmaktan çok, tadını çıkarmaya vaktinin yetmedikleri, ardında bıraktığı yarım kalanları, maddi varlığının miktarı konuşuluyor. Dünyanın en zenginlerinden biri öldüğünde, yaklaşık herkesin aklından geçen ya da dile getirdiği cümle biraz şöyle: Her şeyi vardı, yine de öldü! Bu ölümü, dünyadaki maddi değer üzerinden ölçmek ve ölümü hak edişi bile maddi varlık üzerinden tanımlamak demek.

Batı aristokrasisi de geçmişte bunu daha rahat dillendiriyordu. Fakirler hastalığı, kıtlığı, ölümü hak ederdi. Onların inşa ettikleri üzerinde zenginlerin yaşıyor olması ve sefasını sürmesi hiç de yadırganan bir durum değildi. Kölelerden biraz daha avantajlı(!) olan fakir ve köylü kitle, sistemi ayakta tutmaya mecburdu. Onları buna yapmaya zorlamak ise zengin ve aristokratların doğuştan gelen hakkıydı.

Bugün fazla bir şeyin değişmediğini, ahvalin durumundan, hatta “sonradan görmelik” tanımlamasının sıklıkla kullanılmasından da anlayabiliriz. Tek yansıtıcı bu değil elbette. Aristokrasiyi, dünyevi güç üzerinden tanımlayanlar bunu gösterme çiğliğinden azade olsa da kendinden daha aşağıda gördüğü insanlara karşı uzak ve zalim bakışını muhafaza etmeye devam ediyor. Öyle olduğu için de dünyada “elitler”, “sermaye sahipleri” gibi toplum katmanlarından söz edebiliyoruz. İnsan, zaman zaman asıl büyük imtihanın ve kaybedişin, onların arasında dünyaya gelmek olduğunu düşünmeden edemiyor bu yüzden.

Dünyevilik, fakirliğin manevi karşılığını da reddediyor demiştik. Seküler bir kavram olan “özgüven” kelimesinin tanımı üzerinden bilgeliğin bilgiçlikle nasıl yer değiştiğini görmek, dolayısıyla bütün bilgeliğe rağmen kendini fakir addetmenin, kendini fikren “pazarlama” ve “tanıtma” yöntemleriyle nasıl çeliştiği ve bu manadaki fakirliğin nasıl küçümsendiğini anlatmaya yeter de artar bile.

Aslında fakirliğin yergisinden çok övgüsüne yer vermeyi istemiştim. Ama her gün bu tür yaklaşımlarla burun buruna gelince yazmadan edemedim. Yine de bunca olumsuzluğu bir Ayet-i Kerime ile nihayetlendireyim istedim:

“Allah ganidir, insan fakir.” (Muhammed -38)

Bu emr-i ilahî, sözkonusu işaretin maddi varlık olmadığı ve Allah'a tümüyle her yönden muhtaç olduğumuz üzerinde uzun uzun tefekkür etmeye teşvik ediyor hepimizi. Fakiri ve fakirliği sevenlerden, sevme arzusunu duyanlardan olmak; fakirliği öven ve fakir olmayı tercih eden Peygamber Efendimiz'in (sav) yordamıyla yaşamak ümidiyle…

***

Künye: Fakir, Arapça kökenli bir kelime olup yoksul, muhtaç; dilenci; zavallı, aciz, biçare; yetersiz, kifayetsiz; ben, bendeniz anlamında tevazu sözü; kendisine zekât farz olacak miktarda mala ve paraya sahip olan kimse; fakr hâli üzre olan derviş, mevhum varlığından kurtulup Hakk'ta fani olan, fenafillah mertebesine erişen kimse anlamlarına geliyor. (Kubbealtı Lugatı)

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  239356

-