14 EKİM 2019 PAZARTESİ

Altan Çetin

FOUCAULT MİLLİYETÇİ OLDUĞUNDA

Altan Çetin

Edward Said'in metodotojik tartışmasında Foucault'nun söylem kavramını "Doğu hakkındaki bilgi ile Doğu üzerindeki güç arasındaki ilişkiyi tanımlayacağı bir araç" olarak kullanması, bilginin öznesi olan insanın nasıl bir nesne konumuna getirildiğini göstermek istemesinden kaynaklanır. (Gül Turanlı, “Edward Said'in Oryantalist Söylem Analizi”, Şarkiyat Mecmuası, Sayı 30 (2017-1), 105) Bu söyleme dair yaklaşım üzerinden nesneleştiğimiz/nesneleştirildiğimiz başka kavramlar ve alanlar yok mudur Doğu'da yahut Doğulularda? Sözde Kızlar'da, Avrupa'yı tanırım, orada beni eğlendirecek hiçbir şey yok. Avrupa'nın her zevki, her eğlencesi kalıp ve kola içindedir. Her şey muayyendir, hatta kadınların kalpleri bile muayyen kanunlarla hissederler. Aşkın bile evvelden çizilmiş programları, muayyen safhaları vardır. Avrupa taşlaşıyor ve onu taklit eden İstanbul'da öyle, derken Peyami Safa, idrakimizi zonklatmaz mı? Bizi taşlaştıran bu bilgi nasıl bir güç ve iktidar söylemiyle özneleştiğimiz zannıyla zihinlerimizi işgal, idraklerimizi felç edebiliyor. Burada ifadesine niyetlenilen klasik bir batı karşıtlığı, kronik bir kompleksin dile gelmesinden öte ben idrakimizi savunmak yolunda Çin, Rusya, Batı, Papua Yeni Gine her nereden gelirse gelsin bir zihin işgaline karşı fikir istiklalini savunmanın ve buna karşı ikazın naçiz bir çabasıdır.

Millet varoluşumuzun doğasının tabii bir sonucudur ve varoluşa dairdir demiştik. Milliyet ise bunun isminin tezahür ettiği kültürel epistememiz yahut nelik ve kimlik bilgimizin lafzı ve mefhumunun adresi. Muhtelif dillerin varlığı ile yaşananın esası birbirimizle tanışmak ise bunun en aşikâr olduğu yer ise kültür tabakası. Söylem bazında sürekli yahut süreksiz tüm deneyimlerimiz millet doğamıza kattığımız insanlığımızın muhtevalarıdır. Bunun siyasi ve ideolojik yüklemler ve içerikler kazanması da bu kavramın varoluşumuza eklediğimiz makuleleridir. Yani millet ve milliyet lafızlarını eğer lekeyen bir şey varsa sorun bunlarında varlıklarında değil insanın ona kattığı yabancılaştırıcı özne/mefhum yüklemelerindedir. Görüneni kuran söylem bu yolla millet ve milliyet kavramını insan eliyle varlığına yabancılaştırırken yahut yozlaştırırken insan aklı ideolojik dehasıyla! kendi eliyle kirlettiğini temizlemek yerine reddetmeyi tercih eder. Bu bağlamda aynıyla milliyetçiliğe dair tüm reddiyeleri bu bağlamda okumak belki bize ve doğamıza çizilen sınırı aşmak için farklı bir deneyime ulaşmamızı hatta zihnen özgürleşmemizi bile sağlayabilir. Milliyetçiliği gericilik olarak görmenin ne tür bir gericilik olduğunu düşünmek bu noktada doğamızı inkar noktasında bizi nasıl bir geriye götürdüğünü fikir etmek ezberlerimize doğru bir ters kürek çekiş olmayacak mıdır? Varolanı değil söylemlerimizle kurduğumuzu eleştirmek bizi gerçeğe aksi ise sübjektif perspektiflere ulaştıracaktır.

İnsanın insan olmak doğasını yadsımak; erkek ve kadın olması gerçeğini kültürel, cinsiyetçi bir parçalanma zannıyla inkâr etmek ne kadar garipse, kabileler ve milletler düzeyindeki varoluşumuzu yadırgamak da aynı oranda tuhaf değil midir? Neyiz biz mücerret biyolojik hümaniter robotlar mı? Homo hümanicusmuyuz; insanlık davamız bilincimizi red ile mi gerçek olacak? Bize bizi inkar ettiren söylemler başka bir iktidar amacı taşıyor olması muhtemel değil midir? Foucault'da ön plana çıkan "söylemsellik" tartışmalannın Said'e, bilgi iktidar ilişkisi ekseninde Batı'nın Doğu'ya egemen olma sürecini anlamasında yol gösteriyor olmasıdır(105). Peki bu egemen olma sürecinde hafızayı ve kimliği silerek, sözde/söylemde bir özneleştirme taktiği varsa “aydınlar” bu işi nasıl çözerler? Her fırsatta ötekileştirilen milliyetçilik kavramını, vatanı korumak uğruna zihinlerde kurgulanan teorik sömürge yöntemlerini deşifre ederek, zihinlerin sınırlarını koruma mefhumunda ele alınması belki bir millete yapılacak en hümanist ve özgürleştirici gayretlerden olacaktır. Zihinlerdeki teslimiyeti aşamayanlar fiili durumdaki mankurtlaşmaların önünü elbette alamazlar.

Milliyetçiliğin arkeolojisine başlarsak, bu kavramda süreksiz bir yapı mı vardır yoksa kavramın soykütüğü tek düze bir yeknesaklık mı içerir? Fransız ihtilalinin bu kavramı, Fransız ve Türk için aynı söylemin/mefhumun görünür hali midir? Farklı tarihi süreç ve kültürel varoluşlar bu kavramın algısını farklı kılamaz mı? Bir Fransız kafasıyla bir Türk milliyetçisini yadırgamak ne tür bir bağnazlıktır. Milliyetçilik batının bir yerlerinde ırk tebcili yahut ötekini inkar mefhumunda tarihselliğini bulduysa bunun doğuda bir yerde aynı şartlarda olmasını düşünmek meseleyi çok fazla determinist ve doğa olayı seviyesinde bir zekayla okumak değil midir? Bunu hümanist bir gerekçeyle yapmak; Hitler ve Mussolini üzerinden batı tecrübesinin deneyiminin öznelliğinde oluşan öznelerle doğudaki varoluşu anlamak akıl kayması, mantık şaşması, şaşı bir hakikat değerlendirmesi olmaz mı? Irkçılık yahut faşizm epistemesi arkeolojisi olarak dönemsel olarak ortaya çıkan tarihselliği öznel bir deneyimse neden evrensel gibi üzerinden konuşulsun. Türk milliyetçiliği Orhun Abidelerinde Çin, sonrasında Haçlı ve nihayet sonralarda Şark meselesine karşı varlığını koruma ve daha önemlisi medeniyet davası mefhumunda tamamen farklı bir söylem ve episteme ile farklı bir soykütük üzerinden oluşuyorsa “etno kafa karışıklığı”, kompleksi yahut kastı olanların bu milliyetçiliği insancıllık maskesiyle eleştirisinin gerçeğe katkısı nedir?

Batı milliyetçiliği ayrışma ve ötekileştirme tarihselliğinin söylem zemininde bir episteme ile görünür olurken, Türk milliyetçiliği ırkın ötesinde müşterekler, terbiye vs. üzerinden bir şarkının ahenkli ve muvazeneli notaları gibi milliyete bakan bakış açılarını yok sayarak ideolojik yüklemler üzerinden, güncel dalaşmalar muvacehesinde beynelmilelci vaazlar vermek süreksiz ve kopuk bir tarihselliğin kavramını kültürel bağlamında kopararak evrenselleştirerek okumak kolaylığı zihin karışıklığı değil midir? Ben vatanseverim ama milliyetçi değilim derken doğuda bir bireyin mekansız ve zamansız bir özneye dönüşerek yabancılaştığını fark etmesi için ona ne anlatmak gerekir bilinmez. Hele bunu din gayreti yahut hümanist beynelmilelciliklere sarmalamak mugalatanın dik alası değil midir? Milliyetçiliği determinist bir değer gibi sunmak ötesinde varoluşumuzun millet ve milliyet bağlamındaki bir yüklemi gibi düşünmek, mefhumun tarihsel bağlamlarının öznesi olarak farklı bir tecrübenin fikri taklitçisi olmak yerine kendi deneyiminin takipçisi olarak daha esastan eleştirileri keşfedebilmek konuyu daha makul bir zemine taşıyacaktır. Edward Said Foucault'tan yola çıkarak: "Oryantalizm bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında Avrupa kültürünün Doğu'yu siyasi, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini -hatta üretebilmesini- sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır(104).", derken söylediğini milliyetçilik bağlamında okursak ne anlarız? Oryantalizmin doğuyu çekip çevirmesinde anti milliyetçi söylemleri terviç etmesini hikmeti nedir acaba? Nasıl bir iktidarın öznesini kurgulamak ister? Dindarlaşma ve milliyetçileşmeyi kurgusal epistemeler görenlerin kendileri neye öznemsi yahut nesnedirler hiç düşünürler mi? Derdimiz üzüm yemek bağcıyı dövmek değil; “kurgu milliyetçilikler” varsa bu ülkede içimizden, kendimiz olarak düşünelim ama ithal söylemlerin taşeronu olarak tükürür gibi varoluşumuzu konuşmayalım. Nakli öne çıkardığını iddia ettiklerinizi başka yerlerden “nakil akıllarla” eleştirmek yerine kendi evinize dönüp öz aklımızla düşünelim, eleştirelim bu yolda düşünün demek abesle iştigal midir? Evrensellik kolaylığı ve fiyakanızı kenara koyup bu ülke için akıl değirmeninde sorunları öğütmek makul değil midir? Teslimiyetçi gördüğünüz dini ve milli yaklaşımları başka medeniyetlerin söylem ve epistemelerine teslimiyetle çözmeye çalışmak çelişki değil midir? Üretilmiş doğunun söylem şövalyeleri milliyetçilik meselesinde de demokrasi konusunda da nesneleşmiş fikir özneleri olarak mızıldamaya devam ediyorlar.

Özgün tefekkürü olmayanların özgür düşüncesi hâsıla fikri istiklali söz konusu olamaz dense abartı olmayacaktır. Türk kelimesini duyunca ürkenler dayandıkları zemine şöyle bir baksınlar. Ha sende bir bak diyen olursa; düşünüyorum o halde varım! Bende bakdum bende gördüm benümile ben olanı Sûretüme cân olanı kimdügini bildüm ahî, der Yunus…

Vesselam

ALTAN ÇETİN - TERCÜMEİHÂL

ALTAN ÇETİN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  813957

-