16 KASIM 2019 CUMARTESİ

Lütfi Bergen

GELECEĞİN ŞEHİRLERİNDE GÖKDELENLER YOK

Lütfi Bergen

14 Haziran 2017'de İngiltere'nin başkenti Londra'nın Kuzey Kensington bölgesindeki 24 katlı Grenfell Tower binasında bir yangın çıktığı 12 kişinin yaşamını yitirdiği, 68 kişinin de yaralandığı haberi medyada yer aldı.

Gökdelenlerin mekân tasarrufu sağladığı, düzenli yapılaşmaya faydası olduğu savunulmaktadır. Ancak Le Corbusier için yükseklik bundan daha fazlasını ilham etmekte, gökdelende bir ütopya barınmaktadır: “Eiffel Kulesi'nden, birbirini izleyen 100, 200 ve 300 metrelik platformlarda, yatay bakış, enginliklere sahip olur ve bundan sarsılırız, etkileniriz. Bu iş yerlerinde, düzenli bir dünyaya egemen gözcülermişiz duygusuna kapılırdık. Gerçekte, bu gökdelenler şehrin beynini, tüm ülkenin beynini içlerinde barındırıyor. Genel etkinliklerin üzerinde düzenlendiği, üretim ve komuta işini temsil ediyorlar” (Le Corbusier, Şehircilik, Daimon Yayıncılık, 2014: 176-177). Le Corbusier “petek gözü parsellemeler” ve “hücre” olarak nitelediği apartman dairelerini özgürlük mekânı olarak değerlendirmekteydi. Ona göre bugünkü şehir geometrik olmadığı için ölmek üzeredir. Bu nedenle “Havada inşa etmek, bugün var olan, yegâne biçimsiz, acayip arazinin yerine düzenli bir arazi koymaktır. Bunun dışında kurtuluş yok”tur (Le Corbusier, 2014: 216).

Gökdelen tipi binalar 1880'lerde Chicago ve New-York'ta ortaya çıkmıştır. Bu tür binalar ABD dışında Uzak Doğu ülkelerinde de yaygınlık kazandı ve kent merkezlerinin oluşumunda değer kazandı. Gökdelenlerin gelişmesinde düzenli kentsel planlamaya ilişkin gerekçelerden daha belirleyici olan başka bir konu bulunmaktadır: Gökdelenler fiyatları yükselen arsalardan yüksek rant sağlama imkanı vermektedir. Yüksek binalar, otel, hastane, iş merkezi ve kamu binaları olarak tahsis edilmekte insan ve mal taşıma masraflarını düşürerek hizmeti belli bir merkezde toplama/dağıtma fırsatı vermekte, kent kimliği açısından sembolik “sanatsal” mimari değerler oluşturmakta ve kentin manzarasını görmeyi mümkün kılan bir bakış düzeyi (yükselti) sağlamaktadır.

Ancak gökdelenlerin toplumun orta ve alt kesimlerin hayatı için bir faydası olmadığı çok rahatlıkla söylenebilecektir. Öncelikle otel/kamu binası/hastane/iş merkezi/okul gibi amaçlar için yapılan binalarda sosyal hayatın olmadığı mutlaka düşünülmelidir. Bu tür binalar olası bir elektrik kesintisi, yangın gibi krizlerde katlarda yaşayan insanların çaresizliğini büyütmektedir. Bu tür binalarda asansör dışında mekân tahliyesi sağlanamamaktadır. Panik halinde acil çıkış kapılarına yönelen sakinlerin birbirlerini ezmesi, tahliyenin sağlıklı yürütülememesi ihtimal dâhilindedir. Bir diğer konu da yüksek binaların otel/kamu binası/hastane/iş merkezi/okul gibi amaçlar için kullanımı halinde bu tür binaların yoğun olduğu bölgelerin mesai sonrası saatlerde güvenliksiz alan haline geleceği, sosyal çöküntü bölgesi olarak değerlendirilebileceği gerçeğidir. Yüksek binaların konut üretiminde tercih edilmesi halinde durum daha da vahimdir. Bu ihtimalde yüksek binaların sakinleri kısa zaman sonra kentin yeni yerleşim yerlerinde inşa edilmiş daha cazip projelere yönelmekte ve boşalttıkları bölgelerde sosyal statüsü ve geliri daha alt düzeyde aileler/kişiler yerleşmeye başlamaktadır. Yüksek binalar sosyal eşitsizliği sürekli büyütmektedir. Zenginlik ve seçkinlik yüksek katlı binada çok kısa süreli olarak konaklamakta ve her yeni yapılan yüksek katlı bina bölgesine göç etmektedir. Böylece kentin merkezi sürekli değişmekte ya da çoğullaşmakta, sermaye kendine sürekli yeni merkezler oluşturmaktadır. Bu sürece ayak uyduramayan sosyal kesimlerin rant kaybına uğradığı, bu binaların maliyetlerini karşılayamadığı görülmektedir. Yüksek meblağlarla yapılmış bu binaların zenginliği de fakirliği de belli bölgelere sıkıştırdığı, toplumu sert ayrışmalara uğrattığı bir tür gettolaşmayı tetiklediği de söylenebilecektir. Diğer taraftan bu binaların kontrol edilemeyen ölü bölgeler oluşturduğu da ifade edilmektedir. Klasik mahalle/şehir olgusunda sokak mahalleli tarafından gözaltında tutulabilirken gökdelen tipi kentleşmede insan hareketi sokaktan koparılmaktadır. Binaların dizilişi sokak mefhumunu yok etmektedir. Bunun da güvenlik sorununu büyüteceği ortadadır. Gökdelenler gökyüzünü, toprağı, canlıları gözlemleyecek ve ibret alınmasını sağlayacak bir tabiat varlığından mahrumiyete de neden olmakta ve sekülerliği kışkırtmaktadır. Bu binalar aileleri de parçalamaktadır. Geniş aile modeli bu tür binalarda yürütülememektedir.

Gökdelen binalar sakinlerini hız fikrine odaklamaktadır. Bu mimaride ulaşım köprü, metro, tünel, alt geçit gibi tekniklerle yapıldığından insanın gördüğü tek tabiat varlığı kendisi gibi insan olmaktadır. Tabiat mekanikleşmiş ve yapaylaşmıştır.

Yüksek binaların savaş tehlikesi anında doğrudan hedef seçileceği söylenebilecektir. Nüfusun belli merkezlerde yoğunlaşması modern savaş teknolojisinin insansız (piyadesiz, süvarisiz) yapısıyla senkronize edilmiştir.

Özellikle 60 yaş üstü sakinlerin bu tür binalarda herhangi bir hizmet aksaması halinde açlık, susuzluk, bakımsızlık riskiyle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Çocukların mekân sıkışıklığına maruz kalışı bu tür binaların açmazı halindedir.

Yüksek binaların trafik problemini kronikleştirdiği de söylenebilecektir. Bu tür binalar kendisini merkeze koyan veya merkez oluşturan etkiye sahip olup, mesai başı ve bitiminde yoğun bir trafik sıkışıklığı oluşturmaktadır. Yüksek binaların rüzgârı kestiği, kent içinde güneşi keserek yapay bir gölge haline neden olduğu da söylenebilir. Diğer değişle iklimi değiştirmektedir. Bu binaların işletme, bakım, onarım maliyetleri yüksektir. Bu tür binaların yoğunlaşması içinde yaşayan insanların kırsal ihtiyaçlarıyla dengelenmelidir. Bu da gökdelen bölgesinin çeperinde büyük araziler üzerinde park ve bahçelerin yapılması demektir. Bir deprem riskine karşı halkın çadır kuracağı bölgeler bulunmalıdır.

Gökdelenlerin eskime ömrünü tamamladığında yıkılması da kent hayatı için büyük tıkanıklıklara sebebiyet vermektedir. Bütün bu cihetleriyle gökdelen-yüksek binaların geleceği bulunmamaktadır. Batı'da yüksek binalarla oluşturulmuş kentsel yaklaşım hızla terk edilmektedir.

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  422167

-