28 ŞUBAT 2020 CUMA

GÜLEN’İN YAPTIĞI SAHTEKÂRLIKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR

İnsanların algı ve duygularını istismar ederek kendisini mehdi ve mesih gibi göstermek yahut böyle görülmesine sessiz kalmak, asırlardır birçok örneğine rastladığımız üzere açık bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir.


GÜLEN’İN YAPTIĞI SAHTEKÂRLIKTAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR

FETÖ / PDY SAHTE BİR MEHDİ HAREKETİDİR (2)
Bilindiği üzere Allah, dinini tamamlamış [Mâide, 5/3], Hz. Peygamber de ümmetine miras olarak Kur'an ve sünnetini bırakmıştır. Dolayısıyla bir Müslüman, Kur'an ve Sünnet'in insana yüklediği mükellefiyetleri göz ardı edip zulüm, fitne ve fesadın ortadan kaldırılmasının sorumluluğunu mehdiye, mesihe ya da herhangi bir “korunmuş salih zata” havale ederek yükümlülükten kurtulamaz.

Aksine bu konuda her Müslüman kendi üzerine düşeni yapmakla mükelleftir. İnançları, sorumlulukları ve imanları gereği tüm Müslümanlar, mehdi beklemek yerine yaşadıkları zaman ve mekânlarda kendi üzerlerine düşen görevleri bizzat icra edebilmek için güç ve imkânları nispetinde çalışmalıdırlar. Çünkü Allah Teâlâ insana ancak çalışmasının karşılığını verir [Necm, 53/39]. Yine Yüce yaratıcı ancak gönülden Allah'a bağlanıp dünya ve ahirete yönelik faydalı çalışmalar yapanları yeryüzünde güç ve kudret sahibi yapacağını vadetmektedir [Nur 24/55].

Gülen, daha da ileri giderek çok sayıda kişinin bulunduğu ortamlarda kendisinin Mesih İsa olduğunu ima eden konuşmalar yapmıştır. Meselâ, Mesih İsa'nın İzmir'den çıkacağını, İzmir'in “belde-i tayyibe” [Sebe, 34/15] vasfını haiz olduğunu, Mesih İsa'nın üç önemli vasfının bulundu- ğunu, bunlardan birisinin de vaizlik olduğunu, ayrıca Mesih'in gökten nüzul etmeyeceğini, bilakis bir anne ve babadan geleceğini, onun güzel konuşacağını, kendisinin de güzel ko- nuştuğunu, hatta Mesih İsa'nın İzmir'e gelip gittiğini söyleyerek kendisine kutsal bir kimlik giydirmeye çalışmıştır.

Masumiyet ve mehdilik algılarının yanında, örgütte zaman zaman görülen bir başka gizemli husus da, hurufîlik ve cifirdir. Örgüt, harflerin esrarı gibi iddialar ileri sürerek ve kutsal metinlerdeki bazı ifadelerden çeşitli tarihler çıkartarak geleceğe dönük kehanetlerde bulun- muş ve müntesiplerini buna inandırarak kandırmıştır.

Hâlbuki duyularla bilinemeyen ve algı- lanamayan şeyler anlamındaki gayb, sadece Yüce Allah'ın bildiği bir alandır [En'am, 6/59; Yunus, 10/20; Neml, 27/65]. Allah tarafından kendilerine bilgi verilen peygamberler dışında, hiçbir insan gelecekten haber veremez [Âl-i İmrân, 3/179; Cin, 72/26]. Her türlü fal, kehanet vb. batıl yollara baş- vurarak, olayların iç yüzlerini öğrendiği iddiasında bulunmak veya gelecekte neler olacağını kesin bir dille söylemek, İslam'a aykırıdır.

Gizli ilimler bildiğini ve gayptan haber verdiğini iddia edenlere kulak vererek onların dediklerini tasdik etmek, iman ile bağdaşmaz. Harflerin ve sayıların özel sırlar taşıdığı yönündeki mesnetsiz bir inanca dayanarak gelecek hakkında bilgi verdiği iddia edilen cefr (cifir) de asılsız ve batıl bir yöntemdir.

Bu bağlamda Gülen'in, Nasr Sûresi'nin ilk âyeti olan “İzâ câe nasrullâhi ve'l-feth” ifadesine getirdiği yorum çok dikkat çekicidir: “Nahiv kuralları açısından ma'tufda muzafu'n-ileyh hazf edilir ve ondan bedel kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm-ı tarif gelir. Dolayısıyla burada“ve'l-feth” ve fethullahi demektir. Buradaki nükteye gelince; Allah'ın bizi yaratması, hizmet yoluna sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi... hepsi Allah'ın yardımı ve inayetiyledir. Çok insan bunların böyle olduğunu müşahede eder ve her fırsatta tevhîdi düşüncenin gereği olarak da anar, anlatır.” [M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-2, Nil Yayınları, İzmir 1995, s.184]

Öyle anlaşılmaktadır ki Gülen, gerek bir takım ima ve işaretlerle gerekse çevresindeki müntesiplerin algı ve anlatılarıyla desteklenen mehdi ve/veya mesih olduğu intibalarını tashih etmemiş, aksine bu tür yanlış izlenimlerden yararlanma cihetine gitmiştir. Bu tür telakkileri hurufîlik ve cifir hesaplarıyla da destekleyerek müntesipleri üzerindeki nüfuzunu daha da güçlendirmiştir. İnsanların algı ve duygularını istismar ederek kendisini mehdi ve mesih gibi göstermek yahut böyle görülmesine sessiz kalmak, asırlardır birçok örneğine rastladığımız üzere açık bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

FETÖ /PDY'NİN DİNÎ BİLGİ KAYNAKL ARI ŞAİBELİDİR
Bu yapının sözde dinî söylemlerinde, İslam'ın temel bilgi kaynaklarından çok, rüyalar, gizemli hikâyeler revaç bulmuş, bunlar aracılığıyla masum kitleler al- datılıp efsunlanmış, hastalıklı bir zihniyet oluşturulmuştur. Bu amaçla özellikle medya kullanılarak sohbet, vaaz ve konferanslar yoluyla dinin tahrifine teves- sül edilmiştir.

Bu vaaz ve sohbetlere Hz. Peygamber'in katıldığı iddia edilmiş, mensuplarına verilen emir ve talimatlar rüya yoluyla Peygamber'e dayandırılmaya çalışılmıştır.

Bu şekilde insanları kandırarak kendi otoritesini tahkim et- meyi bir yöntem olarak kabul eden bir yapının dinden cevaz alması mümkün değildir.

Dinimizin temel kaynağı Allah'ın kitabı ve bu kitabı insanlara tebliğ eden Hz. PeygamberUntitled-2_50'in sünnetidir. Bunların dışında Allah'ın, bazı insanlarla özel iletişimi olduğu, bu özel kişilerin ilham ve rüyalarının da hüküm kaynağı olduğu algısı, her şeyden önce Yüce Allah'ın dinin ta- mamlandığına ilişkin beyanına aykırıdır [Mâide, 5/3]. Nitekim Hz. Ali, Ehl-i Beyt'in elinde Rasûlul- lah'ın diğer insanlara açıklamadığı özel bilgiler olup olmadığı sorusuna, “Hayır! Bizde Allah'ın Kur'an'ı anlamak için insana verdiği anlayış kabiliyetinden başka özel bir şey yoktur.” cevabını vermiştir [Ebû Dâvûd, Diyât, 11; Ahmed b. Hanbel, I, 79]. Hz.

Peygamber'in vefatıyla vahiy sona ermiş, içtihat devri başlamıştır. Müçtehitlerin ve fıkıh âlimlerinin kullandığı kıyas ve diğer istinbat yöntemleriyle ortaya koydukları hükümler ise, isabetli olabilecekleri gibi hatalı da olabilirler. Kelam âlimlerinin nazar ve istidlal yöntemiyle ortaya koydukları hükümler de aynı kabildendir.

Bunların dışında kalan rüya, ilham, keşif, keramet, istihare gibi yol ve yöntemlerle elde edi- len hükümlerin kesinliği olmadığı gibi bir bağlayıcılığı da yoktur. Dolayısıyla bu yollarla elde edilen bilgiler eğer dinin kesin hükümleri ile çatışıyorsa, onlara uyulması dinen yasaktır. Bu bakımdan keşif sahibi olduklarını düşündükleri bir kişinin, hatalı kanaatlerine uyanların dinen günahkâr sayılacakları, bizzat tasavvuf yolunun önde gelen isimleri tarafından açıkça belirtilmiştir [İmam Rabbânî, Mektûbât, c. I, 31. Mektup].

Bu düşünceyle hareket edenler aslında din içerisinde başka bir din ihdas ettiklerinin farkında değillerdir. Böylesi bir tehlikeyi önceden gören İslam âlimleri ilhamın dinde kaynak olamayacağını açıkça ifade etmişlerdir. Molla Gürânî, ilham aldığını iddia eden kişilerin söylediklerinin dinde kaynak kabul edilmesinin büyük bir bidat olduğunu, Hz. Peygamber'den sonra din kurmaya yeltenmek anlamına geldiğini vurgulamış, bu tür anlayışlara karşı çıkmanın her Müslümanın vazifesi olduğunu belirtmiştir [Molla Gürânî, ed-Dürerü'l-levâmî, Beyrut 2007, s. 565].

 

Yorum Yaz

  246894

-