23 ŞUBAT 2020 PAZAR

GÜLEN, İSLÂM AHLÂKIYLA ASLA BAĞDAŞMAYAN HER TÜRLÜ İŞİ YAPTI

Gülen’in kırk yıllık söylem ve eylemlerine bakıldığında Sünnî, Alevî, sûfî, hurûfî, radikal, demokrat, laik, anti-komünist, liberal, hümanist, diyalogçu, çağdaş, modernist, milliyetçi… diye nitelendirilebilecek kadar birçok maskeyi ustalıkla kullanabilmiştir. Gülen, zaman içerisinde gizli hedef uğrunda İslam ahlakıyla asla bağdaşmayan her türlü nifak ve fesat odaklı işleri yaptıracak hâle gelmiştir.


GÜLEN, İSLÂM AHLÂKIYLA ASLA BAĞDAŞMAYAN HER TÜRLÜ İŞİ YAPTI

(Teröristbaşı Gülen'in internete düşen sözüm ona mahrem sohbetinde anlattığı stratejisinin devamı)
...Burada yapılan şeyler mikro planda dünya ile hesaplaşma işidir. Bütün bir dünya ile hesaplaşma işidir. Ve dünya ile bir gün hesaplaşacak bu insanların, dünya ile hesaplaşma yollarını öğrenmeleri işidir. Talim ve terbiye işidir.

Bunca kalabalık içinde, ben bu duygu ve düşüncemi sizlere sözde mahremiyet içinde anlattım. Ancak sizin mahremiyete sadık, mahremiyet hususunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum, elinizdeki meyve sularının boş kutularını dışarı çıkarken bir çöp kutusuna attığınız gibi, bu düşünceleri de açık olma yanıylaçöp kutusuna atıp geçeceksiniz. Arz edebildim mi? Sırrınız sizin esirinizdir. Söylerseniz siz esir olursunuz.

Bizim hizmetimiz; temel felsefesi, temel talimatı açısından bunu zaten öğretiyor. Yani böyle bir yerlerde birer tane ev açtık. Orada örümcek sabrıyla ağımızı kurup, o gün içine düşecek insanları bekleme, düşenlere bir şeyler anlatma, yememe, bitirmeme, onlara dirilmeye giden yolları gösterme şeklinde ağ kurup bekleme…”

Bu gizli hedefini gerçekleştirebilmek için Gülen, zaman ve zemine göre pragmatist bir tavır takınmış ve her ortama uygun bir söylem geliştirmiştir. Onun kırk yıllık söylem ve eylemlerine bakıldığında Sünnî, Alevî, sûfî, hurûfî, radikal, demokrat, laik, anti-komünist, liberal, hümanist, diyalogçu, çağdaş, modernist, milliyetçi… diye nitelendirilebilecek kadar birçok maskeyi ustalıkla kullanabilmiştir.

Gülen, zaman içerisinde bu gizli hedef uğrunda İslam ahlakıyla asla bağdaşmayan her türlü nifak ve fesat odaklı işleri yaptıracak hâle gelmiştir. Başlangıçta dinî bir cemaat hüviyetindeyken, süreç içerisinde gizli projeleri olan bir örgüte dönüşerek yaban- cılaşmıştır. Nitekim bu “ötekileşme” ve “örgütleşme” tavrını gören çekirdek kadrodaki en önde gelen bazı isimler yapıdan ayrılmışlar ve onun iç yüzünü deşifre etmişlerdir.

Gerçeği görerek örgütten ayrılanların beyanlarına göre söz konusu yapı, uluslararası çıkar ağlarıyla birbirine bağlanan fertlerin piramit tipi hiyerarşi, hücre tipi gizli yapılanma ve yabancı istihbarat örgütleriyle yakın temas içine girilebilen kirli bir örgüt hâline gelmiştir. Hedef, İslam'a hizmet değil Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerde karanlık güçler adına dünyevi bir hâkimiyet elde etmektir.

Nitekim Gülen'in uzun yıllar önce söylediği “Biz, yeryüzünü bütünüyle fethetsek bile, ona takılıp kalmadan gökyüzünü fethetmek için yollar aramalıyız.” sözü, onun ne kadar hayalperest ve ihtiraslı olduğunu göstermektedir. Gülen ve müntesiplerinin doğup büyüdükleri ülkeyi kana bulayarak yaptıkları darbe teşebbüsü ve geçmişte işledikleri faili meçhul cinayetler ile toplumun değişik kesimlerine yönelttikleri şantajlar, bunun en açık aracı olmuştur.

Örgütün dilinde ve faaliyetlerinde din, o sinsi planlarını uygulamak için sadece bir araçtır. Örgüt elebaşısı, başlangıçta dinî eğitim vaadiyle geniş halk kitlelerini aldatmış, sonunda ise ülkemizi fesat yerine çevirmeye çalışan eylemlerin ve sivil halkın üzerine ateş açarak toplu katliamlar yapma gibi gayr-i ahlakî ve gayr-i insani cürümlerin emrini vermiştir.

İçeride ve dışarıda ülkemize yönelmiş küresel terör örgütlerine karşı mücadelenin verildiği kritik bir zaman diliminde yönettiği darbe girişimi ile devlet kurumlarını yıkmaya ve ülkemizi yabancıların işgaline hazır hâle getirmeye kalkışmıştır.

Din kisvesi altında faaliyet gösteren örgüt mensuplarının karakterleri, Medine döneminde yaşayan münafıklar ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Nitekim münafıklarla ilgili ayetlerde bu kimselerin kalben hastalıklı oldukları, inananlara sinsice tuzak kurdukları, gizli ajandalarını gerçekleştirme adına şeytanî odaklarla buluştuklarında onlarla beraber olduklarını beyan et- tikleri anlatılmaktadır.

Yine bu konudaki ayetlere göre onlar mü'minleri bırakıp gizlice işbirliği yaptıkları gayrimüslimleri üst ve dost (veli) edinerek Müslümanların aleyhine çalışırlar. Onlar, yaptıkları fitne ve fesat işlerini “sulh” adına yaptıklarını iddia ederler.

Kendilerini dinletecek kadar güzel konuşurlar [Bakara, 2/8-15, 204-206; Münafikûn, 63/2-4]. Onlar, kendilerini o kadar iyi giz- lerler ki, Hz. Peygamber bile onların iç yüzlerini ancak Allah'ın haber vermesiyle bilebilir [Tevbe, 9/101; Muhammed, 47/ 30].

Kendisini, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak takdim eden Gülen grubu, önce dinî bir kült, ardından bir terör örgütü hâline dönüşmüştür. Nitekim bazı araştırmacılar örgüt yapılanmasını, “mesiyanik özellikli, karizmatik ve otoriter kimlikli bir dinî liderliğe dayanan, sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunan, açık teşkilat biçimlerini kullanmakla birlikte gizli, kendine mahsus ve komplike bir iç örgütlenmeye sahip bir yapılanma” olarak tarif etmektedirler. Bu hastalıklı yapı, dinî bir cemaat değil, küresel sistemin sinsi bir projesidir. Dolayısıyla Kur'an ve Sünnet rehberliğinde değil; belli bir “üst akıl” ile sevk ve idare edilen, dış güçlerle işbirliği içerisinde olan, egemen güçlerin gizli emellerine hizmet eden bir yapı asla dinî bir teşekkül olamaz.

Bunun daha açık kanıtı ise 15 Temmuz'da darbe teşebbüsünde bulunan örgütün, kendi ira- desini korumak için ellerinde bayrak, dillerinde tekbirlerle meydanlara çıkan masum halkı- mıza karşı en ağır silahlarla saldırması, bu saldırı sırasında yüzlerce vatandaşımızın canına kıyması ve binlercesini de yaralamasıdır. Dolayısıyla dili, üslûbu, söylemi, malumatı, zahiren ileri sürdüğü iddiası ne olursa olsun bu ihaneti yapan bir oluşumun, dinî bir yapı olarak nite- lendirilmesi mümkün olmadığı gibi, bu örgütün başının da bir din bilgini, vaiz veya hocaefendi vb. sıfatlarla anılması asla doğru değildir.

FETÖ / PDY'NİN LİDERİNE ATFEDİLEN SIFATL AR İSL AM İLE BAĞDAŞTIRILAMAZ

İslam'a göre Hz. Peygamber'den başka, “masum ve tartışılmaz” bir otorite ve rehber kabul edilemez. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı, kendisini dinin mutlak temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine kayıtsız şartsız itaat ve bağlılığa çağıramaz. İslam'da mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur'an ve Sünnet tara- fından belirlenen ilkeler için söz konusu olduğundan, İslam'a göre hiçbir kişi- nin kendisini yanılmaz bir otorite ve rehber olarak kabul etmesinin veya bağlıları tarafından böyle görülmesinin bir geçerliliği yoktur.

Bu, Allah'ın kitabına ve Hz. Peygamber'in sünnetine açıkça aykırıdır. Bu çerçevede bir kişinin, özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu, beyan ve öğretilerinin kutsiyet arz ettiği iddiası dinen kabul edilemez.

“Masumiyet” ve “masûniyet” kavramlarını, tek kelimeyle ifade edecek olursak “korunmuşluk” anlamına gelir. Bazı dinî grupların, önderlerine yaptıkları gibi Gülen örgütü mensupları da liderlerine âdeta peygamberlere tanınan “korunmuşluk” vasfını yüklemektedirler. Oysa “masumiyet” veya akaid metinlerinde geçtiği şekliyle “ismet” sıfatı sadece peygamberlere özgü bir sıfat olup onların görevlerini yerine getirirken Yüce Allah tarafından korunmuş olmalarını ifade eder. Bu sıfat her ne ad altında olursa olsun peygamberler dışında hiçbir kişi veya gruba verilemez.

Yıllar boyu aldıkları eğitimden, daha doğrusu telkinlerden sonra örgüt mensupları, liderden ve abi/abla adı verilen yöneticilerden gelen her türlü talimatı âdeta “Allah ve Peygamber emri” olarak görmüşlerdir. Dinî kural ve esaslara tamamen ters düşse dahi, verilen emirleri, “mutlaka bilmediğimiz bir hikmeti vardır” ön kabulüyle hiçbir fikir beyan etmeden, tartışmadan, kayıtsız şartsız yerine getirmişlerdir. Onlar liderlerine sorgusuz sualsiz itaat ederken, İslam'da yer alan şu ilkeleri görmezlikten gelmişlerdir: “Yaradan'a isyanın olduğu yerde, yaratılana itaat yoktur. İtaat, ancak maruftadır.” Yani din ve akıl tarafından doğru kabul edilen hususta- dır [Buhârî, Ahbâru'l-âhâd, 1; Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 40; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87; İbn Hişâm, es-Sîre, VI, 53].

Örgüt içindeki bu mutlak itaatin sağlanmasında, bazı ayet ve hadislerin istismar edilmesinin, Hz. Peygamber ile Sahabe-i Kiram arasındaki samimi ilişkinin çarpıtılarak anlatılmasının yanı sıra Gülen'in ortaya koyduğu çeşitli entrikaların da payı büyüktür. Yıllar boyu yapılan bu dinî görünümlü yoğun telkinlerle “kayıtsız şartsız itaat kültürü” ortaöğretim seviyesindeki körpe zihinlere öylesine kazınmıştır ki, artık bu gençlerde “muhakeme gücü, eleştiri yeteneği, haki- kati araştırma hedefi” gibi hiçbir aklî çaba kalmamış, bunun yerini lidere ve abilere/ablalara teslimiyet almıştır.

Hâlbuki her insandan, Yüce Allah'ın kendisine verdiği aklı kullanarak hak ve batılı ayırabilmesi beklendiğinden, liderlerine “mutlak itaat edenler” sorumluluktan kur- tulamazlar. Zira, Yüce Allah'ın beyanına göre sadece saptıran liderler değil, onların peşine takılarak sapanlar da cehennem azabına düçar olacaklardır [Bkz: A'râf, 7/38; Ahzab, 33/67]. Kur'an-ı Kerim, körü körüne hareket etmeyi yasaklamakta, bilinçli davranmayı ve delille ve basiretle hareket etmeyi emretmektedir.

Gülen'in, dinî kuralları belirlemede kendisini Kur'an ve Sünnet'in mutlak otoritesi yerine ikame ettiği anlaşılmaktadır. Zira, korunmuşluk iddiasını kendisine kalkan edinerek söylediği her sözün hak ve hakikat olduğuna müntesiplerini inandırmıştır. Bağlıları, Gülen'in “hakkı” temsil ettiğine ve hem dinî hem de dünyevî saadeti elde etmenin yolunun ona teslim olmaktan geçtiğine inandıkları için onun her söylediğine mutlak itaat etmektedirler. Bu inanış, âdeta “masum imam” (Allah'ın koruması altındaki seçilmiş şahıs) anlayışını çağrıştırmaktadır ki, pek çok mezhep âlimi böyle bir inanışı şiddetle reddetmişlerdir.

Mü'minin, sözü dinleyip en güzeline uymasını, aklını çalıştırmasını isteyen Kur'an [Zümer, 39/18], körü körüne bir kabule girmesini veya bir kişiye sorgulamaksızın bağlanmasını yasaklar. Ni- tekim Yüce Allah, “Allah'ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler.” [Tevbe, 9/31] buyurarak Hristiyan ve Yahudileri sert bir şekilde eleştirmiş, Allah Rasulü de bu ayeti: “Aslında onlara tapınmıyorlardı, fakat onların helâl kıldıklarını helal, haram kıldıklarını da haram kılıyorlardı.” şeklinde açıklamıştır [Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'an, Suretu't-Tevbe 10, no: 3095].

Müslüman birey, dinini ve dünyasını yaşarken “Ulü'l-emr” de dâhil olmak üzere hiç kimseye karşı “mutlak itaat” ile yükümlü değildir. Çünkü İslam'da itaatin de belli sınırları ve şartları vardır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de kadınların Hz. Peygamber'e biat şartları arasında “maruf/iyi olan hususlarda isyan etmemeleri” şartının zikredilmesi manidardır [Mümtehıne, 60/12].

Bu zaviyeden bakıldığında gerekli düzenin sağlanması ve işlemesi için Gülen örgütü men- suplarına, dâhil oldukları ilk günden itibaren (ki bunların çoğu daha çocuk yaşlarda kandı- rılarak örgütün bünyesine katılmışlardır) itaat kültürü aşılanmakta, nihai hedefin kutsallığı fikri çerçevesinde yaptıkları her eylemin ulvî bir amaç taşıdığı, dolayısıyla verilen talimatların sorgulanamaz olduğu inancı öğretilmektedir. Örgüt içerisindeki bu hiyerarşi o kadar katıdır ki herhangi bir mensubun, üstleri tarafından verilen talimatlara itiraz etme hakkı yoktur; itiraz veya itaatsizlik durumunda derhâl uyarı-tehdit-şantaj mekanizması devreye girer, gerekirse bu kişinin cemaatle ilişkisi kesilir.
Şu hâlde gerek örgüt elebaşısının masum, yanılmaz ve seçilmiş olduğu algısının, gerekse müntesiplerinin mutlak itaat ve bağlılık tavrının, İslam'ın genel ilkeleriyle bağdaşır bir tarafı bulunmamaktadır.

Devamı yarınn...

Yorum Yaz

  201271

-