21 EKİM 2019 PAZARTESİ

Hasret Yıldırım

HARF İNKILABI İLE, İSLAM MEDENİYETİNDEN KOPMUŞUZ

Hasret Yıldırım

M.Kemal yeni yazı konusundaki başarısızlığın cezaya, mevki kaybına hatta yurttaşlıktan çıkarılıp sürgün edilmeye yol açacağı bir tarih belirledi. Mahkûmlar, cezalarını tamamlasalar bile Latin harfleriyle okuma ve yazmaya öğrenmedikleri sürece serbest bırakılmayacaklardı…

Büyük Millet Meclisi'ne riyaset eden Kâzım Paşa, Latin harflerine geçişin bir inkılâptan daha büyük olduğunu kemali hulûsla itiraf ederek ‘Bu bir kültürden diğer bir kültüre geçidi göstermektedir' diyordu...

Mustafa Kemal'in büyük bir hayali vardı. Kolunun bir hareketiyle bütün bu sorunları yerle bir edebilirdi. Bütün halkını eğitimsizlerle eğitimlileri, din adamlarıyla hamalları yeniden okula gönderecekti; hepsinin okumayı ve yazmayı öğrenmesi gerekiyordu. Bilginin muazzam giriş kapısını önlerine açacak ve bu kapıdan başarıyla geçmeleri için onlara öncülük edecekti.

Hazırlıklara başladı. Özel ve sosyal yaşamında daha mazbut ve edebli davranmaya başladı. Yakın çevresiyle kadınlarına, daha az vakit harcadı. İçkiyi ve kâğıt oynamayı azalttı ve daha fazla uyumaya başladı. Sağlığı düzeldi. Yine işbaşında ve yine mutluydu.

Büyük bir titizlikle Batı dillerinin alfabelerini inceledi: 1924'de Bakü'deki bir konferansta, Sovyet Cumhuriyetleri Orta Asya'daki tüm Tatarlar'ın kullanması için Latin alfabesini benimsemişti. Mustafa Kemal onların sistemini öğrendi. Dil uzmanı profesörleri getirtti ve onlarla birlikte Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun Latin harflerinden oluşan bir alfabe hazırladı. Mustafa Kemal bu harfler üzerinde ustalaşıncaya değin, her gün saatlerce çalıştı.

Artık hazırdı. 1928 yılının yaz tatilinde hükümet, Ankara'nın tozundan ve sıcağından ayrılıp İstanbul'a Boğaziçi kıyısına taşınacaktı.

İstanbul halkı Ülkenin Kurtarıcısını, Gazi'yi selamlamak için kitleler halinde sokaklara aktı. 1919'dan beri kente gelmemişti. Bayrakların dalgalandığı, topların selam atışları ve kalabalığın sevinç gösterileri yaptığı sokaklardan muhteşem bir törenle ağır ağır geçip, Boğaziçi'ne indi ve Dolmabahçe'deki Padişah sarayındaki ikametgâhına geldi.

Alışıldık çalışma tarzını sürdürdü: Dikkatli hazırlıklar, iyi seçilmiş bir fırsat ve tiyatrovari bir başlangıç; ardından öğretmen rolünü oynayarak ikna çabaları, güzellikle yola getiremediği takdirde insafsızca zor kullanarak, dürterek harekete geçirme…

Tüm sosyeteyi sarayda verdiği bir konferansa davet etti. Balo salonunun bir köşesine bir platform ve sandalyeler konuldu. Dinleyiciler arasında meb'uslar, memurlar, üst düzey din adamları, gazeteciler, yazarlar, öğretmenler, sosyete hanımları ve varlıklı tüccarlar bulunuyordu. Platformun üzerine konulmuş sandalyelere, İsmet ve hükümet üyeleri ile Meclis Başkanı Kazım ve onun yanında da Mustafa Kemal dizilmişti. Platformun diğer ucunda bir kara tahta ile bir kutu tebeşir duruyordu.

Mustafa Kemal ayağa kalktı. En iyi giysilerinden birini giymişti; üzerinde bir redingotla sabah kıyafeti vardı; aynı zamanda en iyi ruh hali içindeydi. Dinleyicilerine neden hepsini buraya davet ettiğini belirten kısa bir açıklama yaptı; Arap yazısının güçlükleri ve dezavantajlarıyla, Latin alfabesinin avantajlarını anlattı. Sonra kara tahtanın üzerindeki yeni alfabenin noktalarını, çengellerini ve bağlantılarını açıklayarak nasıl kullanılacağını bizzat yazarak gösterdi.

Dinleyicilerden rastgele iki kişiyi çağırıp yeni alfabenin nasıl kullanacağını bir kez daha açıkladı ve tahtaya adlarını yazmalarını istedi. Çok iyi bir öğretmendi: Açık, kesin ve öğrencileri üzerindeki hâkimiyetinden emin, onların beceriksiz çabalarına karşı şakacı ve alaycı… Dinleyiciler bütün dikkatleriyle derse katıldılar. Her birinin güzel bir öğle uykusu çekiyor olacağı bütün o sıcak, uyku verici öğleden sonra saatleri boyunca; hiçbiri ne kestirdi, ne de dikkatinin dağılmasına izin verdi. Bunu yapanın başı derde girebilirdi. Gazi'nin verdiği talimatları adeta yutarcasına dinlediler, şakalarına ve alaylarına gürültülü kahkahalar attılar.

Bütün İstanbul, yeni yazıyı öğrenmeye koyuldu. Mustafa Kemal kara tahtası ve tebeşirleriyle yolunun üstündeki kentlileri ve köylüleri çağırtıp açık alanlarda dersler verdiği, daha önce hiç yazı yazmamış insanlara kendi adlarını yazdırdığı büyük bir ülke turuna çıktı.

Komunizm ve Islam kitabi

Çabaları, İstanbul gibi ülkenin her yerinden ses getirdi. Bu fikir, tüm ulusun hoşuna gitmişti: Zenginliğin ve refahın altın anahtarı işte buydu. Yeni yazının öğrenilmesi her şeyin önüne geçmişti. Büyük bir heyecan çığı halinde, bütün ülke okullara aktı. Köylüler, çobanlar, hamallar, esnaf, gazeteciler, politikacılar, hepsi aynı düzeyden başlayıp öğrenme çabasına girişmişlerdi. Genci, yaşlısı camilerde, kahvelerde, meydanlarda ellerinde bir taş tahta ve kalem ya da bir parça tahta ve tebeşir, oturmuş büyük A'lar ve B'ler yazıyor, yüksek sesle heceliyor ve büyük bir ağır başlılıkla ayrıntıları tartışıyordu.

İsmet'in onu yarı istihzayla [alaya alarak] adlandırdığı gibi, Mustafa Kemal “Baş Öğretmen”di. Halkı teşvik ve sevk etti. En iyi sonucu aldığı kişilere ödüller verdi. Yeni yazıda ustalaşanlara memurluklar vaad etti. Başaranların önüne açılan muhteşem geleceği anlattı. Dans partnerleri, elindeki dilekçeyle bir meb'us, derdini anlatan bir köy muhtarı, kısacası yanına bir vesileyle yaklaşan herkesi sınavdan geçirme fırsatını hiç kaçırmadı. Bir keresinde bir balonun ortasında dansı bırakıp bir tahta ve tebeşir istedi ve ders verdi. Ondan sonra yeni yazı konusundaki başarısızlığın cezaya, mevki kaybına hatta yurttaşlıktan çıkarılıp sürgün edilmeye yol açacağı bir tarih belirledi. Mahkûmlar, cezalarını tamamlasalar bile Latin harfleriyle okuma ve yazmaya öğrenmedikleri sürece serbest bırakılmayacaklardı.

Inonuden itiraf

Ülkeyi bir baştan diğerine gezerek; her gün ve her gece uzun saatler boyunca, şaşırtıcı enerjisiyle halkına ders vererek çalıştı. Bir kere daha toplumun odak noktası olmuştu. Her göz yine onun üzerine dikilmişti. Sahneyi ele geçirmişti. [Bozkurt-H.C.Armtrong, Mütercim: Gül Çağalı Güven, Arba Yayınları, 1.Baskı Ağustos-1996, Sayfa: 220-222]

Harold Courtenay Armstrong, “Grey Wolf” (Bozkurt) kitabında böyle anlatıyor Harf İnkılâbı ve etrafında yaşanan gelişmeleri… Kitabın yazarı, giriş kısmında bir not olarak: “Bana BOZKURT'ta yer alan diyalogların gerçek mi, yoksa hayal ürünü mü olduğu sorusu defalarca soruldu. BOZKURT'taki tüm alıntılar ve diyalogların-kanıtların, çok kesin olmadığı ve (fazla önem taşımayan iki istisna dışında) her biri; ya Mustafa Kemal'in kendi ifadesinden, ya da doğruluk ve değerlerinin titizlikle sınanıp dikkatle tartıldığı belgesel ya da sözel kaynaklardan elde edilmiştir. Doğaldır ki, tüm çevirilerde olduğu gibi, sözcüklerin seçiminde bir parça serbestiye başvurulması olağan sayılmalıdır.” demektedir…

GreyWolf-Bozkurt-Kitabi

Malumunuz olacağı üzere, bahse konu olan kitap bu kadar iddialı olunca; defalarca “sansür” yemiştir. Hâlbuki M.Kemal ile Kılıç Ali arasında geçen şu konuşma, aslında pek korkulacak bir şey olmadığının delilidir: “Armstrong ismindeki meşhur bir Türk düşmanının yazdığı kitapta, Atatürk'ün aleyhinde bazı kısımlar vardı ve bunun için de hükümet tarafından memlekete sokulması men edilmişti. Atatürk merak etti. Kitabı getirtti.

Bir gece sofrada geç vakte kadar tercüme ettirerek okuttu, dinledi. Armstrong, Atatürk'ün herkesçe malûm içkisinden bahsediyor ve bunlara garazkârâne mütalâalarını da ilave ediyordu. Fakat bunları sayıp dökerken de, memleketin herhangi bir felâketi veyahut memleketini ve milletini alâkadar edecek herhangi mühim bir hadise zuhur etti mi, onun içkisini de, eğlencesini de bir tarafa bırakıp pençesini hadiselerin üzerine atarak arslan gibi kükrediğini de belirtip yazmayı ihmal etmiyordu. Atatürk kitabı sonuna kadar dinledikten sonra; ‘Bunun ithalini menetmekle hükümet hataya düşmüş. Adamcağız yaptığımız sefahati eksik yazmış, bu eksiklerini ben ikmal edeyim de, kitaba müsaade edilsin ve memlekette okunsun!' diye latife etmişlerdi.” [Atatürk'ün Hususiyetleri-Kılıç Ali, Sel Yayınları-Atatürk Kütüphanesi, 1955]

1928 senesinin Ağustos ayında başlayan vetire, 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun” ile tasdiklenmiş; 1 Aralık 1928 tarihi itibariyle de “Latin harflerinin kullanımı zorunluluğu” ile had safhaya ulaşmıştır. Hususiyetle matbuat Latin harfleri ile çıkmaya başlayınca, gazete tirajlarında müthiş bir düşüş görülmüştür. O vakitlerde İstanbul'dan Ankara'ya taşınmamış olan Amerikan Büyükelçiliği'nin ‘gizli' kaynaklardan sağlanıp Vaşington'a rapor ettiği şu tablo; İstanbul gazetelerinin satış rakamlarını ve yeni yazıya geçişten etkilenmelerini göstermesi bakımından enteresandır: [Türk Yazı Devrimi-Bilâl N.Şimşir, Türk Tarih Kurumu, 1.Baskı, Ankara-2008, Sayfa: 226]

1 Aralık 1928 tarihinde: Cumhuriyet Gazetesi 11.500 basılıp 9.000, Milliyet Gazetesi 10.000 basılıp 8.500, Vakit Gazetesi 7.000 basılıp 5.500, Son Saat 6.000 basılıp 3.420 satılmıştır. 2 Aralık 1928 tarihinde: Cumhuriyet Gazetesi 12.000 basılıp 9.650, Milliyet Gazetesi 10.000 basılıp 8.620, Vakit Gazetesi 7.000 basılıp 5.440, Son Saat 3.000 basılıp 2.670 satılmıştır. 7 Aralık 1928 tarihinde: Cumhuriyet Gazetesi 7.000 basılıp 5.730, Milliyet Gazetesi 8.000 basılıp 5.250, Vakit Gazetesi 4.000 basılıp 2.780, Son Saat 2.500 basılıp 1.500 satılmıştır. [NADB-867.402/30, Türkiye'deki Amerikan Büyükelçisi Grew'dan Amerika Dışişleri'ne Rapor, 13.02.1929, Nu:674]

Tabii ki bu inkılâbın sonucu, matbuat bakımından gazete satışlarıyla geçiştirilecek kadar küçük değildi. Asıl gâyenin ne olduğunu yine bir Amerikalı'nın nakli ile okuyalım: “1928'de hükümet Türk ilim ve irfanına engel olan Arap harflerinin atılmasına karar vermiş ve bütün hükümet işlerinde Latince harflerin kullanılması zamanı olarak 1 Kânunusani (Ocak) 1929 tarihini tespit etmiştir. Büyük Millet Meclisi'ne riyaset eden Kâzım Paşa, bu değişikliğin bir inkılâptan daha büyük olduğunu kemali hulûsla itiraf ederek ‘Bu bir kültürden diğer bir kültüre geçidi göstermektedir' diyorlar. Kâzım Paşa'nın bu sözleri kat kat haklı idi. [Gazi M.Kemal Hz. Nezdinde Bir Yıl Elçilik-Charles Sherrill, Mütercim: Ahmet Ekrem,  Muallim Ahmet Halit Kütüphanesi, İstanbul-1934, Sayfa:80]

Türklerin ilim ve irfanına engel olan Arap Harflerine karşı saldırı; Kur'an derslerinin yasaklanması, yazma kitapların yakılıp yok edilmesi, Osmanlı Armaları ve Padişah Tuğralarının kazınması gibi devede pire olan, anlaşılması güç hadiseler ile yalın kılıç devam etmiştir. Ne yazık ki, bizde sayısını sadece Allahu Teâla'nın bildiği bu saldırılar olurken, bir tarih ve medeniyet yok edilirken; gâvur dediğimiz ülkelerde yaşanan hakikâti gözler önüne seren ve arşivlerde bulunan iki kaynak ile makaleme son vermek istiyorum…

1937 yılında, Japonya-Tokyo'da neşredilen “Milli Bayrak” isimli Tatar Gazetesi; 1955 yılında, Almanya- Düsseldorf'da neşredilen, Veli Kayyum Han tarafından yazılmış  “Komünizm ve İslâm” (Milli Türkistan Neşriyatı) isimli kitap… Sülalemizden Tatarlar, Özbekler, elin memleketinde “Türklerin ilim ve irfanına engel olan Arap Harfleri” ile neşriyat yapabiliyorlar iken; bizlere ne oldu da, inkılâp mezaliminin kurbanı olduk. En acısı, şapkaya gösterdiğimiz tepkinin çeyreğini bile bu kıyıma göstermedik?!.

1937-Senesine-Ait-Milli-Bayrak--Tatar-Gazetesi_-Japonya-Tokyo

HASRET YILDIRIM - TERCÜMEİHÂL

HASRET YILDIRIM DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  984107

-