4 TEMMUZ 2020 CUMARTESİ

Nurettin Taşkesen

‘HASBELKADER İSTANBUL’

Nurettin Taşkesen

Siyasi tarihimize "71 Muhtırası" diye geçmiş olan, darbeci heveslilerinin 12 Mart'ta yaptıkları tepeden inmeci girişim, Türkiye'yi 1980 ihtilaline götürecek bir kaosun başlangıcı olmuştu. O yıllarda, daha 17 yaşında lise son sınıf öğrencisi olarak, elbette bu olayların "künhüne vakıf" olamıyordu. Yani perde arkasında nelerin döndüğünü bilemiyordu. Ardından ilan edilen "örfi idare"nin sıkıyönetim demek olduğunu ise çok sonraları öğrenecekti.

Beş asır bir imparatorluğa payitahtlık yapmasından mıdır, yoksa rahmetli babasının her sene kumaş almak için kara trenle gittiği ve dönerken de mutlaka getirdiği Hacı Bekir lokumunun tadından mıdır bilinmez, üniversite tercihini hasbelkader İstanbul'a yapmıştı. Türkiye'nin o yıllarda toplam 7 üniversitesinden biri yanı başında Erzurum'da, diğeri biraz uzağında Trabzon'da, üçüncüsü yol üzerinde Ankara'da dururken, 1100 kilometre mesafede, trenle 40 saatte gidilebilen İstanbul'da ne işi vardı?

Evlerinin bahçesinde boruların temizlenerek sobaların kurulduğu ve artık akşamları yakılarak ellerin ayakların ısıtıldığı güz günlerinde, tren biletini almış ve tahta bavulunu yavaş yavaş hazırlamaya başlamıştı bile. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmeye hak kazanmış ve yollara çoktan düşmüştü.

Serhad şehri Kars'tan gelen Doğu Ekspresi'ni tehirli olduğu için saatlerce beklediği Erzincan tren istasyonu, 1939 büyük depreminde yıkılmayan birkaç binadan biriydi. İlk defa evinden, doğduğu şehirden ayrılan bu mahcup Anadolu delikanlısının hiç bilmediği, sadece rüyalarını süsleyen "hayal şehir"e doğru gitmesi, elbette onu heyecanlandırıyordu. Ama tren, bir yanı sarp kayalık, bir yanı derin vadi içinde akan Fırat'ın geçtiği Kemah boğazının rampasına sarıp, uzun uzun düdüğünü öttürünce gurbetin ne demek olduğunu o anda hissetmeye başlamıştı.

İki gün iki gece ne kadar uzun gelmişti kendisine, sanki hiç bitmeyecek bir yolculuk zannetmişti. Haydarpaşa Garı'nın bir ucundan diğer ucuna yürürken, gözleri kendisi gibi yatağını yorganını sırtlamış, taşı toprağı altın diye bu şehre akın eden Anadolu insanından başka hiç bir şey göremiyordu. Nihayet iskeleden Karaköy vapuruna binince, karşıdan gördüğü Sultanahmet, Ayasofya ve Topkapı Sarayı'nın muhteşem silueti, gerçekten İstanbul'a geldiğine onu inandırmıştı.

***

Aradan elli yıla yakın bir zaman geçmiş, İstanbul, artık o İstanbul değil. O artık bir kayıp şehir. Yine de herkes her aradığını onda bulabiliyorsa, bu İstanbul'un tükenmez bereketinin, beş asırlık geçmişinin, manevi ikliminin derinliğindendir. Nesiller değişmiş, binalar yükselmiş, yeşillikler yok olmuş, gürültü her yanı kaplamış, mezarlıklar bile dolmuş ama çok şükür hâlâ ruhunu kaybetmemiş.

***

"Her gelen, İstanbul'a boyanmadıkça ve İstanbullu olamadıkça sırf ona tutunmak için kendisine göre bir İstanbul çizip durur işte. Herkesin kendine göre İstanbul'u var. Fakat hangisi hakikisi kadar güzel, azametli, kutlu ve mübarek ki? Dilin dönebildiği, nefesin yetebildiği kadar; Hasbelkader İstanbul."

Elif Sönmezışık, takdiminde bu paragrafla kitabının muhtevasını özetlemiş. (*) Kendi bakış açısından keşfettiği müjdeli, hakikatli, kıymetli, letafetli İstanbul'u çok güzel anlatmış. Bugünün internet gençliği, dünün televizyon nesli bu manalardan çok uzak olsa da, bizim gibi sayıları gittikçe azalan eski zamanların radyo dinleyicileri, o İstanbul'u hâlâ ruhumuzda hissederiz.

"Şehir de insan gibi... Çünkü alışkanlıkları, yaşayışları birbirinden farklı kalabalık insanların bütünü, ifadesi yansıması. Ama bir belde, üzerinden gelip geçenleri unutmamak, hepsini biriktirmek adına, insan, zaman, mekan ve olaylarla bir bütün olabildiğinde şehir hüviyeti kazanır."

İstanbul'un ruhu, letafeti, rüzgarı, hakikati, yansıması ve gölgeleri ne güzel tezahür etmiş o büyülü satırların arasında. İstanbul'da yaşayanların bu şehre borcu var. Nerede, hangi şartlarda bulunursa bulunsun İstanbul'un ruhuna uygun davranması, şehrin dokusunu hissetmesi gerekir.

"Dünyanın akşam vakitlerini yaşarken, artık daha az insan, daha az şehir, daha az şehirliyiz. Fatih kadar İstanbullu olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamadan geçip gidiyoruz bu şehirden. Yanından geçip gittiğimiz onca muhteşem abide gibi..."

Muhteşem çağın, muhteşem Sultanının, muhteşem mimara yaptırdığı muhteşem Süleymaniye, İstanbul'un ufkunda bize tepeden bakarken kaçımız bunun farkındayız. Hangimiz bir bayram sabahını bu ulu mabedde geçirip, çocuklarımıza yaşayanlarla ervahın nasıl buluştuğunu, hep bir ağızdan alınan tekbirin insanları nasıl birleştirdiğini yaşattık?

"Yenilenme'den sonraki bayramlarda da, cumalarda da, kimi hususi sabah vakitlerinde de doluyor dolmasına, fakat sair zamanlarda Süleymaniye'de fasılasız bir tenhalık hüküm sürüyor. Artık büyük camilerin birer hayat merkezi olduğunu unuttuğumuzdan belki, çoğu kere girmeye üşendiğimiz, uzaktan seyredip övünmekle yetindiğimiz 'biricik' anıtlarımızdan olmuştur o da."

Eyyub el-Ensari (r.a) hazretlerinin kabrini keşfeden, fethi müjdeleyen  "İstanbul'un manevi fatihi" Akşemseddin Hazretleri için Fatih Sultan Mehmed'in ne dediğini herhalde duymamışsınızdır:

"Bendeki bu sevinci görürsünüz. Kostantiniye'nin fethine sevinirim sanmayın. Akşemseddin benim zamanımda yaşamıştır, ona sevinirim."

Bir güzel kıssa ile "Hasbelkader İstanbul" alıntılarımıza son verelim isterseniz. Vefa'nın vefakâr bekçisi Ebül Vefa hazretlerinin çocukluğuyla ilgili anlatılan hikâye titiz gönüllere, ne ibretler veriyor bakalım. Özetle:

"Ebül Vefa çocukluğunda nerede saka görse elindeki şişle kırbasını deler, suyun boşa gitmesine sebep olurmuş. Sakaların şikâyeti üzerine, çocuğa hiç kızmayan babası ve annesi oturup düşünmeye başlamışlar. Biz ne hata işledik de oğlumuz böyle bir kötü huy sahibi oldu, diye. Sonunda annesi, hamileyken bir komşunun evinde çorap şişiyle oradaki meyvelerden birini delip suyunu içtiğini hatırlamış. Hak sahibini bulup helalleşince de çocuk bu huyunu terk etmiş."

Deryadan damlalardı bunlar. İçinde yaşadığımız fakat farkında olamadığımız İstanbul'u hissedebilmek için kitabın tamamı okunmalı elbette.

Sularına dokunmuş ışık huzmelerine dolan

Taşını mevsim, kaderini insanla yontan,

Sırları yer yer dökülmüş, saçılmış,

Olabildiğim kadar,

İstanbul'um şimdi.

Hasbel kader...

 

(*) Elif Sönmezışık, Hasbelkader İstanbul, Dünya Bizim, İstanbul, 2018.

NURETTİN TAŞKESEN - TERCÜMEİHÂL

1954 senesinin ilkbaharında Erzincan'da dedesi Emir Musa oğlu Gazi Ahmet Onbaşı'nın yaşadığı Başpınar köyünde doğdu. İlk, orta, lise eğitimini Erzincan'da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Orjinali Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan 'Firdevsi'nin Şehname Tercümesi'nin bir bölümü üzerinde çalışarak mezuniyet tezini tamamladı. Ayrıca Tarih bölümünden 'Umumi Türk Tarihi' Sertifikası da alarak, 1975 yılında mezun oldu.Yedeksubay olarak vatan vazifesini yaptıktan sonra, dört sene Lise Edebiyat öğretmenliği yaptı. Çocuk dergisi ve haftalık gazetelerde çalıştıktan sonra, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi'nde vazife aldı. 1987'de ise Türkiye Gazetesi Yazı İşlerinde bir sene çalıştıktan sonra, basın yayın hayatına bir müddet ara verip, reklam pazarlama sektörüne geçti.Babasının yıllar boyunca parça parça anlattığı, dedesi Emir Musaoğlu Ahmet Onbaşı'nın harp ve esaret hatıralarını not alarak o dönemin tarihi olayları çerçevesinde 'ESARET 1916'yı ilk eseri olarak kaleme aldı.Diğer eserleri:Yüzyıllık Hasret KUDÜS 1917Osmanlı Coğrafyasında İSTİHBARAT Teşkilatları70 Yıllık Filistin Dramı NEKBE 1948Evli ve üç çocuk babasıdır.www.nurettintaskesen.com.tre-mail: [email protected] @nurettintsksnfacebook.com/nurettin.taskesen

NURETTİN TAŞKESEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  173564

-