15 ARALIK 2017 CUMA

Abbas Pirimoğlu

HIRA MAĞARASI (2)

Abbas Pirimoğlu

Şayet dünyanın gidişatından memnun değilsek; yaşanan cihan savaşlarına rağmen her gün arsızca geliştirilen kitle imha silahlarından müşteki isek; küresel bazda yaşanan haksızlıklar, gasp edilen haklar,  sürgüne ve ölüme mecbur bırakılan halklar vicdanımızı muzdarip ediyorsa; kitlesel halde tüketimle ömrünü tüketen insanlık bizleri rahatsız ediyorsa, kendisine “hayat” ve “varlık” hakkında soru soramayacak şekilde akıl-üstelik kutsallaştırılarak- tutulmasına maruz bırakılıyorsak, o zaman çağımızla hesaplaşmak zorundayız.

Daha iyi anlaşılabilmem için bir daha ve açıkça belirteyim. Çağımızla hesaplaşmaktan söz ediyorum,  o sefil “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” lakırdısına asla pirim vermeden çağımızla hesaplaşmak. Bu meyanda sorgulamaya başlanacak iki temel unsurun günümüzün “bilgi” ve “varlık” hakkındaki telakkileri, olduğunun da altını çizerek. Varlığa ve bilgiye dair hâkim değerler sistemini yeterince eleştiremediğimiz müddetçe, bırakalım dünyayı değiştirmeyi, bilakis bilerek veya bilmeyerek kendimizin dönüşmesine yol açmış oluruz.

Bunun için gerekli malzemeyi Kur'an bize veriyor. Kur'an cahiliye Mekke'sinde dikili putların ve batıl inançların nasıl hakkından gelmişse bugünde o potansiyele sahip. Ama iş Müslümanlarda... Müslümanlar önce modern putları ve batıl inançları tespit edecek sonrada “vahiy” kaynaklı alternatif çözüm önerisinde bulunacak.

Tıpkı dünün cahili Mekke'sinde olduğu gibi

Günümüzün küresel Mekke'sinin batıl inançlarını “bilimcilik”,”ilerleme” ve “sekülerizm” başta olmak üzere diğer bütün beşeri ideolojiler oluşturuyor. Putların menşei klasik Mekke'den beri değişmedi; sadece daha da azmanlaştı: Nefis... Müstekbirlerin doymak bilmeyen nefisleri insanlığı her daim tehdit ediyor:”Benden başkasını İlah edinirsen andolsun ki seni zindanlıklardan ederim” (Şuara 29) diyor.

Küresel Mekke'ye alternatif üretmek için elzem olan ilim dalları “klasik İslami ilimler”, “sanat”,  “hikmet” ve “felsefe”. Yukarıda da belirtildiği gibi referans noktası ise vahiy.  Burada üzerinde durulması gereken bir incelik var. “Vahiy” kaynağı itibariyle kutsal; lakin anlamak beşeri bir olay... Anlarken günümüze kadar gelen gelenek bence dönüşmememiz, çağımızla hesaplaşmamız için olmazsa olmaz. Gelenek olmazsa Kur'an'ı pekâlâ modern verilere uygun olarak da  yorumlar dolayısıyla sapar ve dönüşebiliriz.

Fakat yinede “gelenek” her şeyin peşin cevabı değil. Bunun için ümmet içerisinde belli bir zümrenin tahannüs yapmasına ihtiyaç var. Tıpkı Hz. Muhammed'in Hira Mağarasında yaptığı gibi. İnzivaya çekilmek, arınmak, iyileşmek, gözlemlemek, tefekküre dalmak, düşünmek, okumak... Dünyayı, hâkim medeniyeti, insanlığı ve insanlığın içerisine düşmüş olduğu durumu okumak. Yani anlamak... Sonra Vahye müracaat etmek... Kur'an'a sormak ve cevap alabilmek için hummalı bir gayret içerisine duçar olmak. Manevi bir ızdırap ile aramak. Eğlence ile avutulan insanlığı uyandırmak için çileye talip olmak. Dünyadan el etek çekmek için değil, Efendimizin yaptığı gibi insanlara meşale olmak için; zihnen ve ruhen bir arınma ile güçlü bir şekilde dönebilmek için. Kimsesizlik ve anlaşılmamışlığın neticesi yaşanan çaresizlikten neşet eden, hastalıklı yalnızlık değil, içsel dünyanın zenginliklerinden istifade edebilmek için yaşanan yalnızlık(Kesler.97-98)

Efendimiz Hira Mağarasına çıkarken bir insandı. İnerken ise peygamber... Çağımızın mağara yolcuları ise çıkarken de insan olacaklar inerken de insan. Ama okuyan/anlayan insan; bilge insan.

Tekrar ediyorum: Klasik İslami bilimler, felsefe, hikmet ve sanat ile birlikte yola koyulmak lazım. Hem anlamak hem de anlatmak için.

İlk emir “ıkra”, yani oku. Post-modernizm ‘büyük- anlatılar'ın bittiğini “twitter” vasıtasıyla kutluyor. Twitter yani küçültülen beyinli insanların/kitlelerin kolayca yönlendirildiği sanal maşa; mümeyyiz vasfı üç-beş kelimeden müteşekkil olması. Hakikatten yoksun “gerçeklik” yemi takılı göze hitap eden çağcıl bir vasıta.  Oysa insanın en ontolojik organının kulağı olduğunu belirtiyordu Heidegger... Jacques Ellul  günümüzde sözün düştüğünden muzdarip.

“Söz”e yeniden itibar kazandırmak için anlayan ve bilge insanlara muhtacız. Yani âlim; yani Peygamberin varisleri.

Tanrıya yok demekle, inandığını söyleyip sonra yokmuşçasına yaşamak arasında küstahlık bakımından hiçbir fark yok. Hatta daha büyük bir cürüm, bence sekülerizm. Varlığın hakikati olan Tanrıya karşı umursamazlık... Peki ya Tanrının hakikati? Tamam, Tanrının hakikatini kavrayamayız, bilemeyiz; elbette aciziz; kastım da zaten bu değil. Kastım hangi Tanrı inancı?

Dünyada o kadar çok tanrı inancı dolaşıyor ki?.. Lakin her şeyde olduğu gibi bu konuda da hakikat çok değil, tek. Çokluğu ne sekülerizme meşruiyet kazandıran bir bahane olabilir ne de bu konuda ki hakikatin bulunamaz olduğuna.

Dün Mekke'de dikili putlar nasıl Efendimizi rahatsız etmişse günümüzün putları da Müslümanları rahatsız etmeli... Allah'ın indinde sahih olan din ve kitabı Kur'an ile beşeriyetin vicdanlarına hitap edebilmeli.

Ve yine adaletsizlik, hayâsızlık, zulüm ve malayanilik ile bu dinin asla bağdaşmayacağını bilerek, uygulayarak ve bildirerek.

Tabii en önemlisi anlayarak!

Sahi, nedir anlamak?

ABBAS PİRİMOĞLU - ÖZGEÇMİŞ

ABBAS PİRİMOĞLU DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  639089

-