31 MAYIS 2020 PAZAR

Hüseyin Yağmur

HÜSEYİN AVNİ BEY’İ ANARKEN

Hüseyin Yağmur

Hüseyin Avni Bey, bundan 71 yıl önce 23 Şubat 1948 günü aramızdan ayrıldı. Tarih kitaplarında “1.Meclisteki ikinci grubun lideri” olarak anılan Hüseyin Avni Bey, Türk siyasetine imzasını atmış, abide niteliğinde mümtaz şahsiyetlerinden biriydi.

Bekir Dilekçi 8 Temmuz 2010  tarihli Dünya Bülteni'nde Hüseyin Avni Ulaş Beyden kısaca şöyle bahsediyor:1887'de Elazığ'ın Karakoçan İlçesi'ne bağlı Kümbet köyünde doğdu. Erzurum Mülkiye İdadisi'ne kaydoldu. İstanbul-Vefa Sultanisi'nde okudu. 1912'de İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1914 yılında askere çağrıldı. I. Dünya Savaşında Kafkas cephesinde yedek subay, teğmen ve üsteğmen olarak, Ruslar'a karşı savaştı. 1918'de Bitlis ve Kars'ın kurtuluşuna katıldı. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı. Erzurum ve Sivas kongrelerine katıldı. Son Osmanlı Mebusan Meclisine seçilip Misaki Milli'ye imza attı. Meclis kapatıldıktan sonra Ankara'da toplanan ilk mecliste Erzurum Milletvekili oldu.

Birinci mecliste ilk muhalefet olan ikinci grubun oluşmasına öncülük etti. İkinci grubun desteği ile meclis başkan vekilliğine seçildi. Birinci mecliste Mustafa Kemal tahakkümüne karşı demokrasi mücadelesi verdi. Özellikle meclis yetkilerinin önce heyeti vekileye daha sonra başkomutanlık kanunuyla tek bir kişiye verilmesine şiddetle karşı çıktı. İlk meclisin feshinden sonra 1923'teki yeni meclise diğer muhalif vekiller gibi o da alınmadı.

İzmir suikastı soruşturmasında idamla yargılanıp, suçsuz bulunarak serbest bırakıldı. Siyasi mücadelede saf dışı bırakılan Hüseyin Avni Bey bir süre İstanbul'da avukatlık yaptı. Sürekli gözetim altında tutulmasından dolayı Avukatlık mesleğini gereği gibi icra edemedi. Uzun süre maddi sıkıntı çeken Ulaş, bazı dostlarının yardımı ile İstanbul 5. Noteri olarak tayin edildi. 1948 yılında İstanbul'da vefat etti. Beykoz Küçüksu kabristanına defnedildi. Yakın tarihimizdeki önemli düşünürlerden Nurettin Topçu, Hüseyin Avni Bey'in damadıdır. (Dilekçi,2010)

Nurettin Topçu, 1948 yılından itibaren Hareket Dergilerinde yer alan makalelerinde Hüseyin Avni Bey'in nasıl abide bir insan olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu makaleler daha sonra Dergah Yayınlarından neşredilen ‘Millet Mistikleri' isimli kitapta toplanarak neşredilmiş.

İşte bu kitapta yer alan Nureddin Topçu'nun  gözlemlerinden ve özgün analizlerinden çıkmış satırları aşağıda takdim ediyorum:Hüseyin Avni Bey, mebus olarak önce 1920'de Ankara'da ilk olarak toplanan ve İstiklâl Mücadelemizi yapan Birinci Büyük Meclis'te görüldü.Hüseyin Avni, Danton 'u değil, Hazreti Ömer'i andırmaktadır. Bu adam, yirminci asırda Hazreti Ömer'i yaşatan adamdı. Ve işte bunun için devlette muvaffakiyetsizliğe uğratıldı ve yine bu yüzden kalplerimizde ebediyen yıkılmaz saltanatı kurdu. (Topçu,2001:25)

(…) Hüseyin Avni'nin bu mecliste üç sene süren mebusluğu cihanın demokrasi ve hitabet tarihine şeref olacak sayfalarla doludur. Vicdanı memleket hayatından aldığı hudutsuz ilhamlarla kaynaşıyordu. Yüksek rütbelerin, ömrünü saray emrinde çalışmakla geçirmiş şöhreti severlerin karşısında pervasızca "Ben köylüyüm ve bütün ilhamımı köylüden aldım!” diye bağırmaktan çekinmedi.(Topçu,2001:10-11)

Mebuslar, Mustafa Kemal Paşa'nın kendi üzerlerinde otoritesini, Hüseyin Avni'nin ise kalplerinde saltanatını hissediyorlardı. Hüseyin Avni şeraite karşı tasavvuf, mantık ve zekâyı karşılayacak aşk ve gündelik realitenin hesaplarını altüst edebilen sezgi gibi idi.

O, demişti ki "Milleti yetiştirmezseniz saltanat yine gelecektir". Saltanatın kaldırılmış olduğunu söyliyen safdillere: "Saltanat bir heyülâdır” diye cevap vermişti, "O her taraftan gelebilir.” Demokrasiye hayranlığı, aşk derecesinde, vecd derecesinde idi.

O  muazzam ruh, istiklâl ve hürriyet diye meclisin duvarları arasında çırpınan bir kuş gibi, devamlı cezbeye kapılmış bir halde idi. Meclisi  tenkit eden bir gazetenin kapatılması hâdisesi üzerine kürsüye koştu ve gazeteyi kapatan idare âmirini itham ederek bu zihniyetin ve bu adamların milletteki demokrasi kabiliyetinin inkişafına engel olduklarını, yapılacak inkılâba düşman olacaklarını belirtmişti: "Bize, bizi tenkit eden, irşad eden lâzım” diyordu. (Topçu,2001:12)

Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey'in bir suikastle öldürüldüğü günlerde kürsünün tam karşısındaki kapının açıldığı koridorda saldırma işareti bekleyen cellat yamaklarının arasından, tepeden tırnağa kadar silahlı olarak Osman Ağa salona girdi ve Hüseyin Avni 'nin tam karşısında dikildi, durdu. Bu cinayet tehdidi karşısında katilin çakal bakışları ile göz göze çarpışan Hüseyin Avni, bakışların bu tehdit anında, Yıldırımlarla Yavuzların ruhlarını şad eden şu sözleri düşmanının çehresine bomba gibi fırlatıyordu: "Katil! Ben kaleyim, beni devirmeden geçemezsin!” Katil bu kaleyi deviremezdi. Geri döndü ve silahlı güruhu ile beraber çekilip gitti. (Topçu,2001:50)

Ondaki bu vecd, vecdler şairi Mehmet Akif'i kendisine bağlamıştı. Mücadele devrinin dostu, muhalefetin bir uzvu, istiklâlimizin şairi olan büyük ruhlu adam, bilâhare Hüseyin Avni 'ye, ancak kendisi öldükten sonra açılmak üzere bir mektup verecektir. Lâkin bu mektup Hüseyin Avni 'nin evinde yapılan aramaların birinde alınıp götürülerek ortadan kaldırılmıştır.

Velî mertebelerini düşündüren dostluk mertebelerinin en yukarı katlarını içinde temaşa ederken Hüseyin Avni Bey "Bir tek arkadaşım vardı, Mehmet Akif” dediği olmuştur. Akif merhumun, Hüseyin Avni'yi anlayışını şöyle bir hâdise sembolleştirir: İstiklâl mücadelesini yapan Meclis'te hocaların istiklâl-i vicdanı terkeden hakkı, kul korkusiyle çiğnedikleri bir gün yine Hüseyin Avni'ler, Çolak Salâhattinler hakkın koruyucusu olmuşlardı. Dindarlığına bağlı bir genç o esnada Mehmet Akif'e yaklaşarak, "Akif Bey nedir bunların yaptığı?” diye elemini istifhamla ortaya atarken İstiklâlin şairi, büyük  Müslüman başını önüne eğiyor, sol elini dimdik sol dizine bastırırken açık avucuna demirden bir yumruk gibi sağ elini bastırıyor ve boğuk bir sesle haykırır gibi cevap veriyor:"Hüseyin Avni insan! Çolak Salâhattin insan! (Şüphesiz kendini değil, hâşâ kendini değil, tabassus ve tekâpuya teşne olan hocaları kastederek) Biz şeytan-ı ahres mahlûklarız!”. (Topçu,2001:39-40-41)

"Ben madalya için çalışmadım, hizmetimi bütüniyle vatana bağışladım” diyerek İstiklâl Madalyasını reddeden, taltiflerden müteneffir adam, şairlerden kaside ve medhiye, âlimlerden makale istemiyordu. (Topçu,2001:44)

Kendisine, sıhhatine dikkat etmesini söyliyenlere, vaktinde ilerisi için ihtiyat olarak biraz para sahibi olmasını tavsiye edenlere, onun hamiyetinin volkanından lav gibi fışkıran tek cevap şu oluyor:'Ben ne sıhhatimi, ne servetimi, hattâ ne de hayatımı muhafazaya mecbur değilim. Hilkatin her türlü takdiri dışına bir an bile çıkmaya muktedir olmadığımı bilirim. Ben yalnız faziletimi muhafazaya mecburum”. (Topçu,2001:31)

Küçüksu Kabristanı'nın Boğaz'a hâkim bir tepesine teslim edilen vücudu millet varlığından o kadarını bile kendine çok gördü. Bugün o mübarek ruhun barındığı yerden eser kalmamış, bütün varlığını dünyamızdan uzaklaştırmış bulunuyor. Sade insanlığa hizmet emelleri ile yaşamış olan o veli ruhlu insanın şimdi başucunda ne bir taş duruyor, ne de kimselere yük olmayan varlığını taşıyan toprak var. (Topçu,2001:51)

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  602658

-