23 MART 2019 CUMARTESİ

‘HZ. MEVLANA HER ÇAĞIN İNSANININ TEVECCÜHÜNE MAZHAR OLUYOR’

Her yıl Aralık ayı geldiğinde ülkemiz başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde Hz. Mevlâna’yı anma etkinlikleri düzenlenir. 1 ay boyunca da olsa Hz. Mevlâna coşkusu sarar gönüllerimizi.


‘HZ. MEVLANA HER ÇAĞIN İNSANININ TEVECCÜHÜNE MAZHAR OLUYOR’

Mülakat:Yakup Tutum

Ülkemizde Hz. Mevlâna denilince ilk akla gelen isimlerden birisi Prof. Dr. Cihan Okuyucu hocadır.. “İçimizdeki Mevlâna” kitabı bir dönem bestseller olmuştu. Kendisini her Pazar Seyr FM'de hazırlayıp sunmuş olduğum Terennüm programında ağırladım. Cihan hoca, mütevazî kişiliğiyle, tane tane anlatışıyla dinleyenlerin adeta gönüllerine hitap etti. Cihan hocayla  Mevlana ve Mesnevilik üzerine gerçekleştirdiğim sohbeti yazıya döküp gazetemizin okuyucularının istifadesine sunuyorum. Şimdiden iyi okumalar.

Hocam kendinizi okurlarımıza kısaca tanıtmanızı istirham etsem...

Burada anmak için buluştuğumuz Hz. Mevlâna hayatını üç kelimede özetlemiş; “hamdım, piştim, yandım.” O, kendini anlatmayı o kadar kısa tutmuş ki, ben ne söylesem bilemedim. Adapazarı Hendek'liyim. Yüksek tahsilimi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yaptım. Çeşitli üniversitelerde edebiyat hocası olarak görev yaptıktan sonra 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi'nden emekli oldum. Tabi emeklilik tamamen işten el etek çekmek anlamına gelmiyor. Yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam ediyoruz.

Yayınlanmış kaç kitabınız var?

25 civarında kitap çalışmam oldu. Mesleki alanım klasik edebiyat, diğer bir isimle dîvan edebiyatı. Ve çalışmalarımın yarıdan fazlası eski metinlerin sadeleştirilmesiyle oluşmuş kitaplar. Bunlar tabi daha çok akademik çevrelerce bilinen, pek piyasaya intikal etmeyen çalışmalar. Bunun yanında hasbelkader kaleme almış olduğum, Hz. Mevlâna ve güncel konularla ilgili çalışmalarım var... Seyahat kitaplarım var mesela. Gezmiş olduğum ülkeleri yazdım. İki ayrı kitapta yayımlandı bunlar. İlki 10 yıl kadar önce “Göz gördü, kalem yazdı” ismiyle yayımlanmıştı. Diğeri de yakınlarda “Cevelannâme” ismiyle yayımlandı.

Peki hocam, Hz. Mevlâna'yı konuşmak isterim sizinle. Sizin Hz. Mevlâna'yla ilgilenmeniz nasıl oldu?

Öncelikle Farsça'ya merak salmıştım tahsil yıllarımda. Farsça, Osmanlı döneminde öğretim kitabı olarak Şeyh Sadi'nin Bostan ve Gülistan'ı okutulurmuş. Farsça hocamız bu iki kitaptan sonra Mesnevi'yi bize okutmaya başlamıştı. Burada bir hatıramı size nakledeyim. 80'li yıllarda, Beyazıt'ta Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı vardı. Burada Farsça dersleri veren bir hocamız vardı. Doğulu, medrese tahsili görmüş birisiydi Hasan Efendi. Klasik eğitim almadığı için dükkan komşuları hocayı hafife alırlar, “bu cahil adam ne biliyor ki, bunlara Farsça öğretsin” falan derlermiş. Bu tabi hocanında kulağına geliyor ve üzülüyordu. Bir gün sabah ders vaktinde hocanın kapısını çaldığımda hocayı çok neşeli, sevinçli gördüm. “hayırdır hocam, sizi sevindiren bir şey mi oldu?” diye sorduğumda; “bu gece bir rüya gördüm. Rüyada uzun bir sofradaymışım. Sofra Hz. Mevlâna'nın sofrasıymış. Hazret sofranın başında, sağ tarafında Hüsamettin Çelebi, sol tarafında Sultan Veled ve diğer mevlevî erkanın ileri gelenleri buradaydı. Bende uzunca sofranın kapı eşiğinde ayakta el pençe divan duruyorum. İçimden de Allah'ım benim gibi cahil bir adam bu ulemâ sofrasında ne arıyor diye mahcubiyet içindeyken, Hz. Mevlâna sofradan bir portakal aldı ve bana uzattı. Eli böyle 3-4 metre uzadı ve bana verdi portakalı. Rüya tabirine göre, bir meyve uzatmak ‘icazet verme' anlamına geliyormuş. Bu anlam Hüsamettin Çelebi'yi rahatsız etmiş. Dedi ki, Pir'im, siz nasıl olur da böyle cahil bir adama icazet verirsiniz? Hz. Mevlâna'da, el hak doğru söylersin. O Farsça'yı öğretmese de sevdirir. Dolayısıyla bu icazeti hak etti buyurdu” şeklinde anlatmıştı rüyasını.

Hakikaten Hasan hoca bize çok bir şey öğretmedi ama Farsça'yı sevdirdi. Önce kendim için okurken, günümüzde Hz. Mevlâna öğretisine insanlığın ihtiyacı var. Madem ki böyle bir ihtiyaç var, günümüze taşımamız lazım diye düşündüm ve bu kitaplar, çalışmalar ortaya çıktı.

Hocam günümüzde popülerliğinin vermiş olduğu bir iştiyakla, Hz. Mevlâna ismini kullanıp kitap yazan çok kimseler var. Ve baktığımız zaman bu yazılanların çoğunun gerçeklerle bağdaşmadığını görüyoruz. Popüler kültürün vermiş olduğu metalaştırma dürtüsünü kullanıp para kazanmak için çalışma yapanlar için ne dersiniz? Hz Mevlâna nasıl bir hayat yaşamıştı, siz nasıl anlatırsınız O'nu?

Kendisini en güzel kendisi tarif etmiştir. “Ben Kur'an'ın bendesiyim ve Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum” buyuruyor. Bu sözlerinin devamında da, “her kim benim hakkımda bu söylediğim sözler dışında bir söz isnad ederse, ben o kişiden de şikayetçiyim, o sözden de şikayetçiyim.”

Hz. Mevlâna büyük bir din alimi. Şems'le tanışmadan önce, yani 1244 öncesinde Konya Medresesi'nde başmüderris idi. Ve eserlerinde tüm bu bilginin, birikimin damıtılmış hali var, özü var. Damıtmış ve bir sanâtkâr uslübuyla halka ulaşabilecek bir tarzda sunmuş. Mesnevi en çok bilinen eseri malumunuz. Bu kitapta 950 kadar konu var. Bu 950 konu başlığından 50 tanesi doğrudan ayetleri açıklayan konu başlığı, 53 tanesi hadisleri başlık edinmiştir. Tamamiyle bir dini kitaptır. Ama bilgiyi verişten verişe fark vardır. Hz. Mevlâna her çağın insanına hitap edebilecek genişlikte ve kucaklayışta sunmayı başarabildiği için her çağın insanının teveccühüne mazhar oluyor.

Hz. Mevlâna, 1244 tarihinde Şems ile tanışmasıyla hayatında büyük bir değişim yaşıyor. Hz. Pir'in hayatında iki dönem vardır denilebilir mi?

Tabi. Bu doğru bir tanım olur. 1207'den 1244 yılına kadar olan dönemi için âlim dönemi, 1244'den sonrası için ise ârif dönemidir diyebiliriz. İlim ile irfanı, akılla gönlü bir araya getiren bir hayat.

 

Peki hocam, Hz. Şems'le ilgili ne kadar bilgiye sahibiz? Konya'nın en büyük âlimini, en büyük müderrisini bu zat nasıl bu kadar etkileyebilmiş?

O dönemin insanları da bunu pek anlayamıyorlar. Şems-i Perende diye anılan, (Perende uçan anlamına geliyor) ilden ile, şehirden şehire dolaşan abdâl zümresine mensup bir zat olarak biliyoruz Şems'i. Gönül frekansında bir adam arayarak dolaşmış. Kimseleri beğenmemiş. Mesela Şam'da İbn-i Arabi ile tanışmış. Daha başka kişilerle de tanışıyor. Ama her birine dudak büküyor. Yani aradığı kişi başka biri. Bir gün gece yakarış da bulunmuş. 60'lı yaşlarında. “Allah'ım, ben aradığım kişiyi bulamadan ölecek miyim?” Rüyasında, “aradığın kişi sana gösterilirse, şükür olarak ne verirsin” denilmiş. O da “başımı veririm” demiş. Sonra O'na aradığı kişinin Konya'da olduğu bildiriliyor.

Ve Konya'ya geliyor Şems. O tutuşturan bir kıvılcım. Gölpınarlı merhum der ki, “Şems tutuşturma bakımından bir görev ifâ etti fakat o büyük potansiyel tutuştuktan sonra o yangının yanında kıvılcım gibi kaldı” der. İki buçuk yıllık bir dostlukları var. Bu kadar kısa sürede Hz. Mevlâna başka bir adama dönüşüyor. Horasan ekolü dediğimiz bir ekolden olan Şems ile, o büyük gönül beslenir ve kendi kıvamını bulur, Hz. Mevlâna olur.

Hz. Mevlâna'nın eserlerinin 7 asırdır sanki dün yazılmış gibi okunuyor olması, günümüze kadar ulaşmış olmasını nasıl açıklarsınız?

Hz. Mevlâna hakikaten asırları aşan bir tesire sahip. Bir Türk şair şöyle söylüyor;  “Gökyüzünde nurdan ayak izleri / Sema sema taşırır denizleri / Hak'ka davet eder çaresizleri / Asırlardan beri Yüce Mevlâna.

Hakikaten böyle nurdan ayak izlerini takip ederek günümüze kadar asırlardan beri, onun çağrısına kulak veren gönüller var. Kendisi de bir beyitinde diyor ki mealen, “Hz. Yusuf yaşadı, öldü. Aradan asırlar geçti fakat hâlâ Yusuf'un güzelliği dillerde destan. Çünkü güzellik ölmez. Benim gazellerim de Yusuf'un cemâli gibi bir asır sonra bile hâlâ dillerde gönüllerde yaşayacak.” Büyük bir tevazu göstermiş. O bir asır, yedi asır oldu. Herhalde belki insanlık cevheri var oldukça, güzellikten anlayan gönüller, aşka talip gönüller oldukça Hz. Mevlâna'da yaşayacaktır.

İslam tarihine baktığımız 

zaman belki sayıları milyonlara ulaşan islam büyükleri var. Alimler, evliyalar, bilim adamları, hocalar...

Peki hocam, bunların günümüze ulaşma oranı, popülerliği çok düşükken, Hz. Mevlâna nasıl oluyorda bu kadar popülerliğini devam ettirebiliyor? Bunun sebebi yazdığı eserlerle alâkâlı mı yoksa o aşkın verdiği bir cezbenin devam etmesi mi?

Bilgi başka bir şeydir, bilgiyi aktarmak daha başka bir şeydir. Mesela İmam-ı Rabbanî ya da Gazali büyük zatlardır. Ama bunlar büyük sanatkâr değildirler. Hz. Mevlâna belki de insanlık tarihinin görüp görebileceği en büyük sanatkârdır diyebiliriz. O'nun bu sanatkâr damarının gücü ile ilgili bir örnek vermek isterim. Türk Edebiyatı'nda şair denilince Fuzûlî akla gelir. Fuzûlî 70 yıllık ömründe bir dîvan veriyor. Bu dîvan yaklaşık 3 bin beyit civarında bir hacme sahiptir. Hz. Mevlâna'nın da bir dîvanı vardır, Dîvan-ı Kebir.  Bu kitapta kaç beyit vardır biliyor musunuz? 30 bin beyit. Fuzuli'nin 10 katı. Allah O'nu has bir sanatkâr olarak yaratmış.

Piyasada bir çok Mesnevî tercümesi var hocam. Hangisini alıp okumak lazım?

Mesnevi 6 cilttir. Tercümeler de genellikle 6 cilt olarak basılıyor. Şerhler daha kalın tabi. Şerhlerde 10 cilt olan var, Tahir-i Mevlevi'de olduğu gibi 18 cilt olan da var. 

Hocam son olarak sema törenlerini sormak istiyorum. Zaman zaman eleştirilere de maruz kalan bu işin aslı nedir? Hz. Mevlâna'nın sema yapmasının sebebi nedir? Şems ile olan muhabbetten aldığı aşk mı, o cezbe hali mi Hz. Pir'i semaha kaldırmıştır?

Öncelikle sema Hz. Mevlâna ile başlamış bir ritüel değildir. Hristiyanlıkta da vardır sema. Bir örnek vereyim. Hayber Kalesi'nin fethi sırasında Hz. Peygamber iki şeye sevinmişti. Biri kalenin fethi, diğeri de amcazadesi Cafer-i Tayyar'ın Habeşistan'dan dönmüş olması. Hz. Peygamber “hangisine sevineyim, Hayber'in fethine mi, Cafer'in dönüşüne mi?” buyurmuştu. Cafer'de efendisiyle buluşmuş olmanın ruhi coşkunluğuyla onun etrafında kollarını açarak dönmüştü. Hz. Peygamber şaşırıp bunun ne olduğunu sormuştu.  “Ya Rasulallah, ben Habeşistan'da insanların çok sevindiğinde böyle yaptıklarını gördüm” demişti... Demek ki ta o zamanlarda da vardı semaya benzer ritüeller.

Hz. Mevlâna'nın hayatında Şems'ten önce sema yoktu. Şems semayı tatbik eden bir ekolden geliyordu ve bunu Hz. Mevlâna'ya aşılamıştır. Ve daha sonraları Hz. Mevlâna ruhi coşkunluğunu sema ile ifade etmiştir. Mesela Divan-ı Kebir'deki pek çok şiir, o gönül sarhoşluğuyla sema ederken ağzından dökülen şiirlerden oluşuyor. O sema esnasında söyler, etrafındakiler de yazardı bu şiirleri.

Yorum Yaz

  041652

-