Lütfi Bergen

İBN HALDUN’UN YANILGILARI- ATLI ORDU 4

Lütfi Bergen

İbn Haldun'un asabiyet / göçebelik / bedâvet / hadaret hakkındaki fikirleri, Endülüs-Mağrib (Tunus, Cezayir, Fas, Batı Sahra)-Mısır coğrafyasındaki gözlemlerine dayanmaktadır. O'na göre çobanlıkla ve çiftçilikle uğraşan toplumlar hayatta kalmak için zarurî ihtiyaçlarını tedarik edebildiklerinden hadarî umrandan (şehirden) uzakta yaşar. Asabiyetin gayesi mülk, yani devlettir. Mülke kavuşan bedevî şehirleşir ve artık çiftçilik, çobanlık yapamaz. Eski vahşiliğini kaybeder. Şehirler kurar ve başka mesleklerle uğraşır. Bu süreçte eski asabiyet değerlerini de kaybeder. Fakat hadarîleşme sonucu sahip çıkılan devletin ömrü 120 yıldır. İbn Haldun (1332-1406), modern düşünceye “kavmiyetçi temelin kaçınılmazlığı” ve “devletlerin çöküşü” teorisini fısıldamaktadır. Devletler insan gibidir; doğar, büyür, olgunlaşır, ihtiyarlar, ölür. II. Abdülhamit bu teoriyi (Mukaddime'yi) Osmanlı için zararlı görmüştür. Cevdet Paşa fikre karşı ihtiyatlıdır.

İbn Haldun'un temel aldığı kavram olan “A'rab” kelimesi “bedevî” demektir. Nitekim Ansiklopedi'de de tanım böyle yapılmıştır: “Çölde konargöçer olarak yaşayan Araplar, bedevîler” (Orhan Karmış, A'rab, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 3, 1991: 242).

“A'rab” kelimesiyle “Bedevî” kelimesi hakkında bir makalede şu izah yapılmıştır: “Kur'an'da bedevi kelimesi geçmemekte, bu anlamda kullanılan “a'râb” kavramı geçmektedir (…) Bedevileri ifade eden a'râb kelimesi ile Araplar için kullanılan “Arab” kelimesi aynı kökten türemiştir. İlk defa Kur'an'da, yerleşik hayat yaşayan Araplarla göçebe Arapların açık bir şekilde birbirinden ayrılmasından sonra bedeviler a'râb olarak adlandırılmıştır. Böylece bir ırkın adı olmakla birlikte yarımadanın köy ve şehirlerinde yaşayanlarına Arab, çölde göçebe olarak yaşayanlarına ise a'râb denilmiştir. Birbiriyle bağlantılı olan Arab ve a'râb kelimelerinden Arab, İsmail nesli için kullanılmıştır. A'râb kelimesi ise badiye sakinleri için kullanılmaktadır. Bu bağlamda bedevi demektir (…) “Arab” kelimesi, bir ırkın ismi olmakla birlikte bu ırkın şehirde yasayanları için kullanılmakta, çölde konargöçer olarak yaşayan Araplara ise a'râb yani bedevi denmektedir” (Fatih Açık-Mustafa Harput, Toplumsal Bir Kategori Olarak Bedevilik, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi - The Journal of International Social Research, Cilt: 8 Sayı: 39, Ağustos 2015). İbn Haldun'un tezlerinin Arap dilinin içinde bir karşılığı vardır.

İbrahim Kafesoğlu, düşünürün çöl ile bozkırı karıştırdığını düşünmektedir: “İbn Haldun'a göre, Arabistan çöllerini andıran, kuzeye doğru 5. ve 6. İklimlerdeki bozkırlar sahasında oturanlar (Türkler) için de “umran”a (medeniyet'e) ulaşmak ihtimal dışında sayılmak gerekir. Kuzey Afrikalı (Tancalı) İbn Haldun'un kendi memleketinin güneyindeki kum sahraları ahalisi” hakkındaki “bilinen müşahedeleri, şüphesiz, hakikî göçebeler veya göçebe tipinde yaşayan topluluklar için doğrudur. Fakat aynı İbn Haldun'un çöl ve bozkır iklimini ayıramamaktan doğan ve dolayısıyla Türklerin de göçebeler arasına katılması fikrini hazırlayan büyük hatası (…) A. Toynbee'ye kadar tesirini serpiştirmiş görünmektedir” (İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, 2015: 33-34). İbrahim Kafesoğlu, sahra ile bozkır arasındaki farkı da şöyle izah eder: “Burada hemen kısaca belirtelim ki, Türk kültüründe iki temel unsur olan at ve demir, göçebe kültüründe mevcut değildir” (Kafesoğlu, 2015: 35).

İbn Haldun, “Asabiyetin giderek ulaştığı nihaî gaye mülktür” (İbn Haldun, 1988: 450) fikriyle hareket eder ve “Allah, insanların bazısına diğer bazısı ile hâkim olmasaydı, yeryüzü bozulurdu” (2 Bakara 251) ayetini delil getirdiği bir “ilahî kanun”dan bahseder: “Bir kabilenin içinde çeşitli aileler ve birçok asabiyetler vardır. Bunların içinde öbürlerinin tümünden daha kuvvetli olan bir asabiyetin var olması da zaruridir. En kuvvetli olan asabiyet diğerlerine galip gelir, onları kendine tâbi kılar. Böylece asabiyetlerin hepsi bu asabiyetin içinde kaynaşır, büyük bir asabiyet imiş gibi bir hale gelir. Aksi halde ihtilafa ve çekişmelere yol açan ayrılık baş gösterir (…) Dünyadaki çeşitli milletlerin ve kabilelerin hali budur. Eğer iki asabiyetten biri öbürünü mağlup eder ve onu kendine tâbi kılarsa, bu durumda yine mağlup asabiyet galip asabiyetle kaynaşır” (İbn Haldun, 1988: 451).

Oysa Kök-Türklerde halkın kabile-boylara ayrılması ve bölgelere yerleşmesi (iskânı) “Töre”ye göre yürütülmekteydi. Kök-Türk'ün “Atlı-devlet” sistemiyle yönetildiği söylenebilecektir. Bahaeddin Ögel, “Selçuklu hakanlarının at üzerinde yargı yaptıklarına dair vesikalar vardır” demiştir (Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Yayınları, 2016: 308). Ögel'e göre “Bu törenin en ana ve temel maddeleri, Türk boylarını, dışarıda ve divanda nasıl yer alacakları; yaylak ve kışlak gibi yurtların belirtilmesi gibi prensipler üzerine dayanıyordu (…) Ana töre veya törenin amacı, devlet içinde protokol ve disiplinin sağlanmasıdır. Herkesin kim olduğunu, nerede duracağını, nerede oturacağını, kime koşulacağını bilmesidir. Oğuz Destanı'na göre bunlar yazılmıştı” (Ögel, 2016: 306).

Sencer Divitçioğlu'nun yazdıkları, Ögel'in işaret ettiği hususu izah etmektedir: “Oğuz toplumunda doğu yeğdir batı, güney yeğdir kuzey, sağ yeğdir sol inancı, törenlerde beylerle uluların (…) orunlarına göre yerleşmelerine ve oturmalarına neden olur. Davetli beyler, kendilerine verilen onura göre ayrılan yerlere yurtlarını kurar ve toyun orun düzenine göre sofraya otururlardı (…) Oğuz boyları arasındaki bu dizekli orun sistemi, toyda beylere sunulan yemeğin dağılmasına da yansır. Sunulan yemek, beylerin orununa göre farklılaşmıştır. Her orun sahibi beyin yiyeceği et parçası belli olduğu gibi, sofradaki hizmet işlevi de bellidir. Bu geleneğe ülüş adı verilir” (Sencer Divitçioğlu, Oğuz'dan Selçukluya, Yapı Kredi Yayınları, 2000: 51-52).

Anlaşılacağı üzere A'rablarda asabiyetler arasında çatışma esastır. Türklerde eti paylaştıran kasap, töreyi yani hangi parçanın kime verileceğini bilir. Öğel sosyal düzenin de töreye göre sağlandığını ifade eder. Boylar, aslında ordu komutanlıklarıdır. Hunlarda devlet ve ordunun Sol kanadını yani Doğu bölgesini Hun İmparatorunun büyük oğlu temsil eder (Ögel, 2016: 315).

LÜTFİ BERGEN - TERCÜMEİHÂL

2009’dan itibaren değişik internet sitelerinde ve Hece, Hece, Öykü, İdeal Kent, Düşünen Siyaset, Opus, Değirmen, Hak-İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, Kün Edebiyat, İtibar, Granada, İştirakî, Anadolu Gençlik, Çilingir, Diyanet Dergisi, Yolcu gibi dergilerde; Yeni Şafak ve Star gazetelerinin kitap eklerinde, Star Gazetesi Açık Görüş, Al Jazeera Türk, Arkitera Mimarlık gibi mecralarda makaleleri yayınlandı. 2012’de Eleştirel edebiyat- din- iktisat ilişkilerini temel alarak yöneldiği erken dönem Cumhuriyet hikâyesi incelemelerini “Edebî Metinde Din – İktisat” başlığı ile yayınladı. “Edebi Metinde Din- İktisat” başlıklı kitap 2012 TYB Edebi Tenkit Ödülü almıştır. Basılmış Eserleri: Azgelişmişlik Üstünlüktür (1996- 2012); Ahlâk Ayaklanması (1999- 2012); İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak (2011); Edebî Metinde Din – İktisat (2012) - TYB Edebi Tenkit Ödülü (2012); Kozmosta Yerlilik- Evlerimizi Kaybediyoruz (2013); Kenti Durduran Şehir (2013); Kent-İslâm ve Kapitalizm –Şehre Yürüyelim Batı Yıkılacak- (2014); İslâmcılık Söylem ve Eylem –Bir Şiddet Eleştirisi- (2014); Medeniyet – Müslüman Toplumsallığın İnşâsı- (2014); Devlet ve Allah –AnadoluSol Bakış- (2014); İnsanın Beşinci Zindanı (2015); Bilginin Kaynağı Nedir (2015); Kalın Anadoluculuk- İsmet Özel’e Bir Cuma Mektubu (2015).

LÜTFİ BERGEN DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  563130

-