12 ARALIK 2019 PERŞEMBE

Elif Sönmezışık

İFTİRA İLE İMTİHANIN ASIRLIK SEMBOLÜ: İSKİLİPLİ ÂTIF HOCA

Elif Sönmezışık

Millî tarih serencamımıza eksik/yanlış, kat'i/doğru gibi yargılarla yaklaştığımız, bir hadise hakkında birden çok kanaatin yerleşebildiği, tarihî belgeler açığa çıktıkça dayatılmış bilgilerin aşındığı, güvenirliğini yitirdiği şu zamanlarda, doğru bilgi arayışının sembolü oldu İskilipli Âtıf Hoca. Yıllar boyunca gözümüzden kaçırılan belgeleri gün ışığına çıkarma bahsinde “hakkını” teslim etme çabası, onunla aynı kaderi paylaşan nice ulemaya gecikmiş bir saygı duruşudur.

Devrinin en parlak âlimlerinden olan ve medresedeki ilim kademelerinde en üst makamlara dek yükselen İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın en bilinen hayat hikâyesi, idamından birkaç yıl önce başlıyor. Daha az bilinen hikâyesi ise, idam kararını haklı çıkarmak adına hakikati sonradan anlaşılan “uyduruk” bir kurgudur. İdamı ile ilgili tartışmalar da olmasa onu tanıma ihtimalimiz olmayacaktı belki. Sivil hareket içinde mütefekkir, yazar ve âlimlerle birlikte yaptığı çalışmalar, onun bir “İstiklal Mahkemesi Şehidi”nden fazlası olduğunu anlamamıza yetecek niteliktedir.

1875 yılında Çorum'un İskilip ilçesinde, Hasan Kethüdâoğlu Ali Mehmed Ağa ile Mekke'den göç etmiş bir Arap aşiretinin kızı Nazlı Hanım'dan dünyaya gelen Mehmed Âtıf, henüz bebekken annesini yitirir. Büyükbabası Hasan Kethüdâ'nın himayesinde, 1893'e kadar İskilip'te Abdullah Efendi'den ders alır ve medrese tahsili için ağabeyiyle İstanbul'a gelir. 1902'de “en başarılı talebe” derecesiyle medrese eğitimini tamamlayan Mehmed Âtıf Hoca, o yıl açılan Darülfünûn'un İlahiyat Fakültesi'ne girer ve mezuniyetin ardından Fatih Camii'nde ders vermeye başlar. Bir yandan da Kabataş Lisesi'nde Arapça öğretmenliği yapar. Bu tayinler sırasında Fatma Zahide Hanım ile hayatını birleştirir.

İşte ne olursa bu aşamadan sonra olur. Medreselerdeki hocalara yönelik kötü muamelenin iyileştirilmesi adına çalışmalar yaptığı sırada, hakkındaki bir şikâyet üzerine her hareketi takibe alınır. Kendisi bundan son derece rahatsız olur ve Kırım'a gitmeye karar verir. “Alternatif/suçlamacı” hikâyesinde bu gidiş “cemaatten para topladığı için şikâyet edilmesi neticesinde kaçtığı” şeklindedir. Varşova'dan sonra İstanbul'a geri döndüğünde İkinci Meşrutiyet dönemi başlamıştır ve o debdebeli günlerde, hatalı bir tutuklamadan sonra serbest bırakılmak dışında bir problemle karşılaşmaz.

Mehmed Âtıf Hoca'nın “İskilipli” namıyla tanınması, ilmî birikimi ve faaliyetlerle kendini göstermeye başlamasına, Sebilürreşad ve Mahfel dergilerinde makalelerinin yayımlanmasına tekabül eder. Okuyanların büyük sevgisini ve takdirlerini kazanır. Ancak Mahmud Şevket Paşa suikastının ardından muhalifler arasında gösterilerek sürgüne gönderilir. Sinop, Çorum, Sungurlu derken, bir hata yapıldığı anlaşılır ve yine serbest bırakılır. Yıl 1910. İskilipli Âtıf Hoca, özür mahiyetinde Medreseler Umum Müdürü olarak atanır. İlk işi, kendinin de şikâyetçi olduğu medreselerdeki düzensizliği yoluna koymak olur. Bu çalışmalarıyla yerli yabancı birçok ilim adamının da takdirini ve hayranlığını kazanır. Şöhretli bir âlim olarak adını her geçen gün daha fazla duyurur.

Anlaşılıyor ki, İskilipli Âtıf Hoca'nın ataklığı, devrin konjonktürel yapısını huzursuz edecek kadar göze batıyordu. Müderrisler Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer almasından ve Teâlî İslâm Cemiyeti'nin başkanlığını yürütmesinden, sivil toplum örgütlenmelerindeki becerisini okumak mümkün. Kim bilir, belki de bu toplum duyarlılığı, beraberinde gelen başarı ve takdirler, onu Cumhuriyet rejimi karşısında tâ o zamandan affedilmez bir suçlu hâline getirmişti.

Âtıf Hoca, Âtıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatı arasından basılan Mîrât-ül İslâm, İslâm Yolu, İslâm Çığırı, Dîn-i İslâm'da Men-i Müskirât, Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyye, Tesettür-ü Şer'î, Muâyenet-üt Talebe ve Medeniyyet-i Şer'iyye isimli eserlerinin ardından 1924'te hayatının sonraki aşamalarını belirleyen meşhur Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli risalesini yayımlar. Bu metni yazma sebebi, Batı (Frenk) kılık kıyafetlerini taklitçilikte ileriye gidilmesinin –dönem itibariyle- halk tarafından hoş karşılanmadığını ve İslami yaşayışa getirdiği zararı vurgulamaktır. Risalede özenle altı çizilen bahis, yaşayışta Peygamber Efendimiz'den başka birini taklit etmenin caiz olmadığıdır. “Esasen Batı medeniyeti beşerin saadet ve tekâmülünü tekellüf eden hakiki bir medeniyet değildir. Zira o ancak insanın hayvani ve cismani cihetten saadet tekâmülünü nazarı itibara alıyor.” cümleleriyle Batı'nın ve Batılının kılık, kıyafet, hâl ve yaşayış olarak taklide değmediğini anlatmak ister.

Yaklaşık bir buçuk yıl sonra çıkan Şapka Kanunu gerekçe gösterilerek, dönemin Milli Eğitim Bakanlığı onaylı, broşür hacmini aşmayan bu risale yüzünden İstanbul'da tutuklanır. İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanmak üzere Giresun'a sevk edilir. Kanunun çıkmasından evvel basılan risalenin suç unsuru teşkil etmeyeceği karara bağlanarak İstanbul'a geri gönderilir. Ancak serbest bırakılmaz. 1926 yılı itibariyle yeniden Ankara'daki İstiklâl Mahkemesi'nce yargılanır ve Şapka Kanunu'na karşı Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun muhtelif yerlerinde meydana gelen direniş hareketlerinin sorumlularından biri olmakla suçlanır.

Hiçbir sivil müdahalenin İstiklâl Mahkemelerine söz geçiremediği bir devirde, karar itiraz dahi kabul etmez, verilen idam hükmü alelacele uygulanır (4 Şubat 1926) ve İstiklâl Mahkemesi Ağır Caza Hâkimi Kel Ali'nin “büyük zaferi” olarak tarihin netameli sayfalarına gömülür.

Öyle bir kayboluştu ki bu, yıllarca yeri bilinmeyen kabri, ancak mahkeme zabıt kâtibinin vasiyeti üzerine bulunabildi. 2008 Nisan'ında memleketi İskilip'e defnedilen Âtıf Hoca'nın o gün bugündür ziyaretçisi eksik olmuyor. 

İskilipli Âtıf Hoca'nın idamını haklı bulan güruhun iddiası ise yukarıda arz ettiğimiz hakikatten çok başkadır. Âtıf Hoca'nın ve başkanlığını yürüttüğü Teâlî İslâm Cemiyeti üyelerinin Millî Mücadele'nin karşısında saf tuttuğu ve vatan haini olduğuna dair bir tutum izler bu suçlamalar.

İddialara ilişkin elde edilen belgeleri asılsız kılan tekzibin duruşmadan önce Vakit gazetesinde yayımlandığını ve beraberinde gelişen olayları, Âtıf Hoca'nın en yakınındaki isim olan Tahirü'l-Mevlevî'nin kayda geçtiği hatıralardan; yargılanma sürecindeki baskıcı tutum ile iddia yetersizliğini ise 90'lı yıllarda yayımlanan İstiklâl Mahkemesi Zabıtları'ndan öğreniyoruz.

İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın hakkındaki idam hükmü, Cumhuriyet döneminin sancıları arasına sıkışmış, Takrir-i Sükûn Kanunu'yla uzun yıllar küflü raflarda uyuyan ve nihayet son yıllarda tartışmaya açılan meselelerden.

Bu hadisenin, tarih tartışmalarının formunu belirmede, “şapka” devrimine engel görülen “sarıklıların” idamlarının gerekçesini kavramada ve İstiklâl Mahkemeleri'nin engizisyonvari yaklaşımını eleştirmedeki tetikleyici rölü, hiçbir zaman ispatlanamayan suçlamalara rağmen, İskilipli Âtıf Hoca'nın idamı için kalemin göz kırpmadan “kırılmış” olmasıdır.

ELİF SÖNMEZIŞIK - TERCÜMEİHÂL

Yazar Elif Sönmez Işık, Türkiye Yazarlar Birliği 2017 yılı 'basın fıkrada' ödülü sahibi

ELİF SÖNMEZIŞIK DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  814057

-