Hüseyin Yağmur

İLK TÜRKÇE KUR'ANIN OKUTULMASI VE DİNDE TASFİYE SÜRECİ

Hüseyin Yağmur

                                 

Bugün; bundan 75 yıl önce 1932 yılının Ocak ayında Yerebatan Camii'nde  Hafız Yaşar (Okur) tarafından İlk Türkçe Kur'an'ın okunmasıyla başlanılan ‘dinde reform ve dine karşı tasfiye' sürecini sizlerle paylaşacağız.

 Dine Karşı Tasfiye Sürecinin Başlatılması

 İslam Dinini günlük hayattan tasfiye süreci, 4 Mart 1924'de Şer'iye Evkaf Bakanlıklarının kaldırılması ve  Tevhid-i Tedrisat  Kanunu ile birlikte medreselerin kapatılması ile başlar.

Böylece imam, hatip, ve din bilgini yetiştiren okullar, 1924'le 1949 arasında tam 25 yıl açılmadı. O kadar ki memlekette zarurî din hizmetlerini görebilecek kimseler kalmadı.

Ardından 9 Nisan 1928'de “Türkiye devletinin dini; din-i İslâmdır” maddesinin ve  resmî yemin maddelerindeki dini ibarelerin anayasadan çıkarılmasına karar verildi. Din adamlarının mabetler dışında dinî kisve giymeleri yasaklandı.

Emekli Büyükelçi Oğuz Gökmen bu anlamda  bir hatırasını şöyle anlatır:Türkiye'de yaklaşık 15 yıl Papa'nın özel temsilcisi olarak görev yapmış, ‘Mönsenyör Roncalli' isimli papaz Paris'te tanıştığımızda bana Atatürk ile ilgili şu hatırasını anlatmıştı:Türkiye'de bulunduğu yıllarda Saint-Antoine Kilisesine  Atatürk tarafından gönderildiğini söyleyen bir Türk ziyaretçi gelmiş. Mönsenyör Roncalli bir hayli heyecanlanmış.Adamı özel dairesine buyur etmişler.Güleç yüzlü, kibar tavırlı ziyaretçi saygılı bir baş selamından sonra hiçbir şey söylemeden, cebinden bir  defter, bir de terzi mezurasI çıkararak başlamış papazın ölçülerini alıp defterine yazmaya.Sonra da geldigi gibi sessizce bir baş selamıyla ayrılmış. Ne olduğunu kilisede anlayabilen kimse çıkmamış.Üç  dört gün sonra aynı adam koca koca paketlerle tekrar gelmiş. Üç takım sivil elbise, palto  ve bir pardesü ile bir fötr şapka bırakıp  gitmiş. Pek kısa bir süre sonra Kıyafet Kanunu  çıkıp yerli yabancı bütün din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca Mönsenyör Roncalli Büyük Atatürk'ün büyük inceliğini ve nezaketini anlayabilmiş.Kiliseye gelen o meçhul zat ise Atatürk'ün kendi terzisi Kemal Milaslı imiş. (Gökmen,1999:115)

Başlatılan bu tasfiye süreci ile birlikte İlahiyat fakültesine  ilgi gittikçe azalarak, öğrenci sayısı 284'den 20'ye düşmüş, imam hatip okullarıyla birlikte 1932'de kapanmıştır.1932 yılından itibaren Arapça ezan okuma yasağı getirilmiş, 1939 yılından itibaren de bu kanuna uymayanlara para ve hapis cezası getirilmişti.

Yaşanan süreci  eski milletvekili M.Bahattin Cebeci şöyle anlatır: İstanbul'daki İlahiyat Fakültesi talebe bulunamadığı gerekçesiyle kapatıldı. Fakülte'nin kapatılma hadisesini, o zaman fakültede müderris olan ikinci Diyanet İsleri Başkanı Şerafettin Yaltkaya Mustafa Asım Köksal Hocamız'a şöyle naklediyor: 1933-1934 ders yılının başında Fakülteye gittim. Kapı kapalıydı. Kapıya yapıştırılan ilan dikkatimi çekti. ‘Müdavim talebe bulunamadığı için, Fakülte kapatılmıştır' ifadesi yazılıydı. Halbuki o tarihte fakülteye devam etmekte olan 230 talebemiz vardı. Ağlayarak evime döndüm. (Cebeci,2014:25)

O günlerde Refik Ahmet (Sevengil) 15 Ağustos 1929 tarihli ‘Uyanış'ta şunları  söylüyordu:“Allah'ı sultanla birlikte tahtından indirdik. Bizim mabetlerimiz fabrikalardır.” (Kabaklı,1989:214)

Bu cümleden olarak “Rüşdü Saraçoğlu, Adliye Vekili olarak Kuran-ı Kerim'den çöl kanunu olarak bahsediyor,”(Arvas,1946:78)Milletlerarası bir fuara katılan bürokratlar Hazreti Adem ve Havva'yı çırılçıplak tasvir eden tablolarla”  (Tör,1999:20) sergide kendilerine yer açıyordu.

Sultanahmet Camii'nin dev bir resim galerisine çevrilmesi teklifi, Mimar Kemalettin'in çabalarıyla son anda önlenmişti.” (Tunçay:2004)

Dinde Reform Süreci:

Dini adetleri günlük hayattan tasfiye politikası bir süre sonra ‘dinde reform' sürecine dönüşür.1930'lardan sonra İslâm'da reform yapmak niyetleri çoğalır.Atatürk, sözlü emirler vererek veya okuduklarından el yazması notlar çıkararak kendine göre yorumlar yapar.

Ziya Gökalp'ın, “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur /Köylü anlar manasını namazdaki duanın/Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'an okunur,”  şeklinde ifade ettiği  dinde reform süreci başlatılır.

Müteakiben Kur'an ve ezana ilk müdahaleler başlar. Bir ses sanatkârı Dolmabahçe'de saz takımı eşliğinde ilk Türkçe Kur'anı ahenkle nasıl okuduklarını ve M. Kemal'in de buna nasıl katıldığını anlatıyordu.  (Kabaklı,1989:226)

Turkce-Ezan

İlahiyat Fakültesinin öncülüğünde, İslam dininde reform ve modernleşme sorununu incelemek ve üniversite kanalıyla MEB'na tekliflerde bulunmak üzere bir komisyonun kurulması kararlaştırılır. Komisyon tarihçi, ilahiyatçı, psikoloji ve mantık profesörlerinden oluşmuştur. Komisyon çalışmalarını tamamlar ve şu tavsiyelerde bulunur:

1- Oturacak sıraları, gardropları olan temiz, düzenli camilere ihtiyaç vardır. Halk buralara temiz ayakkabıları ile girecek.

2- Bütün dua ve hutbeler Arapça değil, ulusal dilde (Türkçe) olmalıdır. Camilerin iyi yetişmiş müzisyen ve müzik aletlerine ihtiyacı vardır. Modern ve kutsal enstrümantal müzik ihtiyacı acildir.

3- Basılı hutbe dizileri yerine, felsefe eğitimli vaizlerin yetkisinde dini rehberliğe geçilmelidir. (Kabaklı,1989:227)

“Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur.” diyen Falih Rfkı Atay da o günlerde şu görüşleri savunmaktadır: İslâmda bütün şer'i meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır:Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, hac, zekât! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye ait hükümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.Kaldı ki insan aklı nesih hakkını farzlar üzerine de götürebilir; zekât, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kabe'den faydalanan Mekkelilerin müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiç bir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entareli bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez.(Atay,1998:393)

O Günlerden Hüzünlü Bazı  Manzaralar

Dönemi anlatan bütün kaynaklarda dine ve dindarlara karşı izlenen tasfiye politikaları dikkat çekici boyutta yer alır.

Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Tayyar Altıkulaç, çocukluğunda yaşadığı bu olaylardan bazılarını şöyle anlatır:O tarihlerde hâfızlık belgesi veya diploması diye bir şey olmadığı gibi Kur'an kursları da kapalı idi. (Altıkulaç,2011:44)

Altıkulaç, Türkçe ezan konusunu da şöyle anlatır:İlçede adım “küçük hâfız” idi. Kimse adımı söylemez, bu unvanla anılırdım. Çarşı Camii'nde sık sık namazlardan sonra aşr-i şerif tilâvet ettiğim gibi, o yıl ramazan mukabelesini de ben okumuştum. Vakit ezanlarını da zaman zaman ben okurdum. Ama Türkçe olarak tabi:

Tanrı uludur (dört defa),

Şüphesiz bilirim bildiririm tanrıdan başka yoktur tapacak (iki defa), Şüphesiz bilirim bildiririm tanrının elçisidir Muhammed (iki defa), Haydin namaza (iki defa),

Haydin felâha (iki defa),

Namaz uykudan hayırlıdır (sabah ezanlarında iki defa),

Tanrı uludur (iki defa),

Tanrıdan başka yoktur tapacak.

Ben çocukluk yıllarımda bu ezanı yüzlerce defa okumuşumdur. (Altıkulaç,2011:47)

1935'te çıkan ‘Camiler Kanunu', 500 metre mesafede iki camiden birinin yıkılmasını öngörüyordu.

Diyanet İşleri Başkanlığı özellikle bütçede tasarruf maksadıyla bazı küçük camilerin kapatılmasını emretmişti.Böylece 1927'yi takip eden 23 yılda yüzlerce cami ibadete kapatılmıştı. Hatta II. Dünya Savaşı bahane edilerek devlet camilere el koyacak ve askeriyenin emrine verecektir. Kimisi buğday deposu olarak, kimisi asker alma dairesi, kimisi de askeriyenin atları için ahır olarak kullanılacaktır. (Armağan,2011)

Batılı tarzda şehir planlamacılığının hız kazandığı yıllarda İstanbul'da iki defa belediye başkanlığı yapmış Cemil Topuzlu Paşa, bilinçli yıkımları gündemine alan ilk kişiydi.                       

M.Serhan Tayşi, Belediye Başkanı Cemil Topuzlu'nun  İstanbul'da yaptığı kıyımdan şöyle bahseder:İstanbul'daki tarihi eserleri kendi keyfine göre yıktırmasıyla meşhur İstanbul Şehremini Cerrah Cemil (Topuzlu) Paşa zamanında, şimdiki Millet Kütüphanesi binasının çevresinde büyük bir yıkım çalışması yapılmış. 1908'de çekilmiş fotoğrafları elimizde bulunan Halil Paşa Camii, Fevziye Medresesi'nin Edirnekapı yönünde, bitişiğindeymiş.  (Tayşi,Kılınç-2009:259)

O yıllarda çocuk olan 82 yaşındaki araştırmacı yazar Mehmet İhsan Gençcan, 1939 yılından sonra CHP döneminde, özellikle ibadet yerlerine karşı bir savaş başlatıldığından bahseder.

Gençcan, Çanakkale'de bulunan bir caminin askerler için konaklama, bir diğerinin de tamirhane yaptırıldığını şöyle anlatır:Çanakkale Savaşı sırasında hasar gören ve tadilatı yapılmayan Dizdar Camii, tek parti döneminde ahır olarak kullanıldı. Minaresi sağlam olan caminin yeri, 1946 yılında satıldı. En enterasan olay ise o dönemde, bugünkü Değirmenlik Sokak dediğimiz yerde çıkan büyük bir yangındı. Sokağın hemen köşesinde Molla Yakup Camii vardı. Yangında bu caminin küçük bir kısmında hasar oldu. Bunun üzerine cami kapatıldı. Bir süre sonrada o camiyi, matematik öğretmeni Gülseren hanıma sattılar. Biz Kur'an öğrenmek için camiye gidiyorduk. Daha sonra din dersi almak yasaklandı ve bizi dağıttılar. 

Aynı yıl eğitime son verdikleri Fatih Camii'ni, 2. Cihan Harbi'nde bol miktarda asker geldiği için konaklama yeri olarak kullanmaya başladılar. Öyle kullanış ki her türlü melanet, pislik yapılıyordu. Mesela cami içinde ateş yakılıp ayakkabılarla giriliyordu. "  (Habervaktim,2011) 

Hedefteki camilerden biri de İstanbul'un Fethinin sembolü Ayasofya Camii idi.Ayasofya, 1935 yılı başlarında kamuoyu bilgilendirilmeden verilen tartışmalı bir karar sonunda sessiz sedasız müzeye çevrilmişti.

Bu camiin Türk tarihi, kültürü ve merkez cami olarak İstanbul halkı için ifade ettiği değerin büyüklüğüne rağmen, karara hiç tepki gösterilmemiş olması çok şaşırtıcıdır. Bu da kararın bir emrivaki şeklinde uygulandığını gösterir. Basının itiraz seslerini duymazlıktan gelmesi ve haberin büyütülmeden verilmesi konusunda uyarıldığına dair ciddi işaretler vardır.

Haber, Ulus gazetesinin 1 Şubat 1935 tarihli nüshasında, birinci sayfanın sağ alt köşesinde şöyle verilir: "Ayasofya Müzesi cumartesi açılacaktır. Müzenin giriş yeri şimdilik Narteks kapısıdır. Sıva kısımları tamir edilince Alemdar Caddesi'ndeki büyük kapı giriş yeri yapılacaktır. Ayasofya'nın içindeki büyük levhalar indirilmiştir. Müzenin açılışı da 2 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet'te sıradan bir haberle duyurulur.

Beşir Ayvazoğlu İsmail Hakkı Konyalı'dan nakille bu anlamda şu önemli iddiayı ortaya atar:

İbrahim Hakkı Konyalı'ya göre, başta Ayasofya olmak üzere, camiye çevrilmiş kiliselerdeki minarelerin de yıkılmasına karar verilmiş, hatta bu karar 1936 yılında Küçük Ayasofya'nın minaresi yıkılarak uygulanmaya başlanmıştı. Ayasofya'nın minareleri ise yine Konyalı'ya göre, binanın statiğinde problemler ortaya çıkacağı yolunda bir rapor sayesinde kurtuldu. (Ayvazoğlu,2009)  

Yaşananların Analizi

             

Prof.Dr.Baskın Oran, yaşananları şöyle özetler:“....Laikliğin iki unsuru var. Birincisi dinle devlet işlerinin ayrılması, İkincisi devletle dinin birbirine karışmaması. Türkiye'de herkesin kabul ettiği bu laiklik tanımı uygulamada geçersiz hale geliyor. Çünkü TC.'nin başından beri devlet, dini sürekli olarak yönetti, ona müdahale etti.” (Kabaklı,1989:205)

Prof.Dr.Mehmet Altan da yeni dönemde bir ‘devlet dini' oluşturulduğu kanaatindedir.

Diyanet İşleri ve Genelkurmay aynı kanunla kuruldu. Cumhuriyet, Diyanet İşleri'ne Genelkurmay mantığıyla bakıyordu. Müslümanlığın bir siyasi kimlik olarak gündeme gelmesinden ve bunun sömürüleceği veya bir baskı aracı olarak kullanılacağından korkulup "Din devleti olmayalım" denirken "devlet dini" oluşturuldu. (Altan,M, 2010:146)

Yabancı araştırmacı Allen'e göre ise “Çankaya, din sahasında oportunist bir tavır izliyordu. İslamiyet'in Cumhuriyet'in idealleri ile bağdaşan noktaları iyi karşılanıyor, Kemalizm'in başarısını engelleyecek yanlarına ise şiddetle karşı çıkılıyordu.” (Karpat,2007:70) 

Doç. Dr. İştar Gözaydın bu süreci şöyle anlatır: Cumhuriyet'in kuruluşundan beri gelen bir mesele bu. Cumhuriyet, dini, bir rakip olarak gördü. Ama kendine rakip gördüğü dini ortadan kaldırmadı. Onun yerine, bilgisini kendisinin ürettiği bir din oluşturmayı tercih etti Cumhuriyet. Bugün hâlâ yaşanan budur. Bizde devlet, din bilgisini kendisi üretmek istiyor.(Gözaydın,2010)

Dine karşı yapılan çalışmaların nasıl bir öfke oluşturduğunun farkında olanlar sadece yabancılardı. Dönemin ABD Büyükelçisi John Grew bunlardan biriydi.Grew, “İslamlığın bir kenara atılması halkın büyük bir çoğunluğunda ezici derecede ağır olan vergilerden daha çok hoşnutsuzluk uyandırıyordu” (Grew,2000:112) tesbitini yapmaktaydı.

Devrimin akislerini taşıyan bu köktenci uygulamalar cemiyetin derin katmanlarında rahatsızlık oluşturduğu gibi bazıları derin tartışmalara sebep oluyordu.

Bu konuda Halide Edip Adıvar'ın laiklik üzerine bir hatırasını nakletmek, bazı konulara daha da açıklık getirilebilir:“Edinburg Muharirler Kongresi”nde bizim çok alakadar ve çok kuvvetli Hıristiyan ve dindar olan biri demişti ki:“Sizdeki laisizm nihayet İslâm dinini kaldıracak ve hepiniz Hıristiyan olacaksınız.(Kabaklı,1989:201)

 HAFTAYA: 1913 BABIALİ DARBESİNİ KİMLER, NASIL YAPTI?

                                                        KAYNAKLAR

 Altan Mehmet, (2010), Kent Dindarlığı,İstanbul:Timaş Yay

 Altıkulaç Tayyar,(2011) Zorlukları Aşarken I,İstanbul:Ufuk Yayınları

 Arvas İbrahim, (1946), Tãrihi Hakikatler, Ankara:Yargıçoğlu Matb.

 Armağan Mustafa, (2011), Zaman, 22.5.2011

 Atay F. Rıfkı,  (1998), Çankaya, İstanbul:Bateş Yay.

 Ayvazoğlu Beşir,(2009),Zaman,  24.09.2009  

 Cebeci M.Cemal (2014),Doksanüç Yılın Ardından,Hatıralarım,Ankara:Kimder Yay

 Grew John,(2000), Türkiye Hatıraları  İstanbul:Cumhuriyet Gaz. Yay.

 Gökmen Oğuz,(1999), Bir Zamanlar Hariciye,İstanbul:?

 Gözaydın İştar, (2010),Neşe Düzel,Taraf, 20.12.2010

 Habervaktim,(2011) 11.5.2011

 Kabaklı Ahmet,(1989), Temellerin Duruşması, İstanbul: Türk Edebiyat Vakfı Yay

 Karpat Kemal, (2007), Osmanlıdan Günümüze Elitler ve Din, İstanbul: Timaş Yay

 Tayşi Mehmet Serhan,Kılınç Taha,(2009),Ali Emiri'nin İzinde, İstanbul:Timaş Yayınları

 Tör Vedat Nedim (1999) Yıllar Böyle Geçti, İstanbul: Yapı.Kredi Yay

 Tunçay Mete, (2009, Star, Fadime Özkan, 23.11.2009,

 

HÜSEYİN YAĞMUR - TERCÜMEİHÂL

Yakın tarih ve siyaset araştırmacısı, yazar

HÜSEYİN YAĞMUR DİĞER YAZILARI

Yorum Yaz

  225530

-